1
MÜNÂCÂT

1. Hamd-i lâ-yuhsâ Hudâ’nın şânına mutlak sezâ
Sâni-i tekvîn O’dur îcâdına yok intihâ

2. Hem senâ-yi âferîn olsun o zâta bî-aded
Kullarına fazl u ihsân eylemiş kim lâ-yuâd

3. Nev’-i insânı husûsâ gayrıdan kılmış şerîf
“Ahsen-i takvîm” ile öğmüş yaratmış hem zarîf

4. Nüsha-i insânda kılmış âlem-i kübrâyı cem‘
Zâtını tevhîd için vermiş ona hem nutk u fem

5. Şâir-i gâfil nizâm-ı nazmı kılmışken vebâl
Ârif-i billâha kılmış şi’r ü nazmı Hak helâl

6. Âlem-i farkda ne hoşdur dilberin vechinde hâl
Âlem-i tevhîdde kim var levn ü sûret bir hayâl

7. Cümle eşyâ bir cemâlin mazharı düşmüş meğer
Ânın içün rûz u şeb ay gün felek durmaz döner

8. Bir tecellî mazharı âlemler etmiş âşikâr
Bilmezem hâb mı hayâl mi yâ nedir bu rûzigâr

9. Aşk ile kılmış kimin âşık kimin ma‘şûk-i râz
Âşıka yanmak yakılmak ma’şûkun elinde nâz

10. Her sıfattan görünen ol gören oldur bî-gümân
Vech-i dilber ziyneti, hem âh u zâr-ı âşıkân

11. “Kulhü va’llâhü ahad”, “âmentü billâhi’s-samed”
Doğmadı doğurmadı şânında yok “kufven ahad”

12. Bâ-husûs ol masdar-ı âlem Muhammed Mustafâ
Mersad-ı Hak’dır cemâl-i nûr-ı pâk-i pür-ziyâ

13. Şânını “Levlâk” okur hem medh eder Bârî-Hûdâ
Bûsitân-ı âlem anınla bulur neşv ü nemâ

14. Mazhar-ı Hak’dır vücûdu Rahmeten-li’l-âlemîn
Vech-i nûrundan bezetmiş yârim etmiş nâzenîn

15. Rûhuna yâ Rab salât et, cismine bî-had selâm
Ez-ezel âbâd-ı dünyâ tâ ilâ yevm-il kıyâm.

16. Vâlideyn-i Ehl-i Beyt amm-i selâse ibn-i amm
Çâr-yâr-ı sâdıka, ashâba hem küllü’l-ümem

17. Nefsini bilmekden âcizken Kemâlî bi-ta‘ab
Medhi-hân olmuş “hüda-Peygamberi” gâyet aceb


2
NA‘T-I PEYGAMBER

1. Ey vücûdu kâinâta bahşeden zevk u safâ
Yani kim mebnî-i âlem sensin ey kân-ı vefâ

2. “Rahmete’n-li’l-âlemîn” sensin sana olsun salât
Ez-ezel âbâd-ı dünyâ tâ ilâ yevmi’l-cezâ

3. Âb-ı lâ’linden alır ezhâr u esmâr lezzeti
Bûy verir anber güle rayhâne zülfünden sabâ

4. Reng-i ruhsârın bezetmiş âlemi misl-i arûs
Kays’ı Mecnûn eylemiş Leylâ’yı etmiş dil-rübâ

5. Bir beşersin kim beşer âciz seni idrâkde
Çünki sensin mazhar-ı mazmûn-ı remz-i “kul kefâ”

6. “Yevme tublâ”da halâik cem‘ine sensin şefî
Melce’-i âsî vü mücrim sensin ey sâhib-livâ

7. Nâmını zikr ile Âdem oldu makbûl-ı ilâh
Lutfunun muhtâcıdır hep enbiyâ ve evliyâ

8. Kâm alır dergâhına yüz döndüren bî-çâreler
Ben kara yüz de n’ola dergâhına olsam revâ

9. Âsîdir çokdur günâhı bu Kemâlî hastenin
Afv kıl cürmün, elim tut yâ Habîb-i Kibriyâ


3
NÜBÜVVET MÜHRÜ

1. Yâ Muhammed âferînler gıbtalar tahsîn sana
Yani kimse ermedi ermek değil mümkin sana

2. Sen bir arslansın ki yok mahlûk içinde bir eşin
Pençe-i kahrında yeksândır süreyyâ tîn sana

3. Dön yüzün her cânibe her ne dilersen öyle yap
Her zamân her şey senindir nesne yok bed-bîn sana

4. Sen muzaffersin muhakkak düşmanın makhûrdur
Sen mutâ’ âlem mutî’-eflâk ü ins ü cin sana

5. Âciz-i vasfın Kemâlî mazhar-ı lutf olmasa
Ne lisân, ne ömr kâfî, ne akıl ne sin sana


4
ENÎSÜ’L FUKARÂ
(Dervîşlerin yoldaşı)

1. Cân u ten, varlık bekâsız bir vedââtdir sana
Sen seni bilmek bahâsız bir sâadetdir sana

2. El, ayak, dil, göz, kulak kalble alır kalbe verir
Bu rumûzu anlamak bî-had kerâmetdir sana.

3. Hayy u Kayyûm’dur havâ içre nefes, andan kelâm
Her nefes tesbîh-i Mevlâ’dır, inâyetdir sana

4. Devlet-i dünyâ nasîbinse gelir olma melûl
Gelmediyse hâle râzı ol ki devletdir sana

5. Ehl-i irfâna yetiştinse kaçırma fırsatı
Râh-ı Hak’da bulduğun fırsat, ganîmetdir sana

6. Fâriğ ol redd ü talebden, himmetinle hizmet et
Amr u Zeyd’in hizmeti, m‘nâda hizmetdir sana

7. Verseler dünyâyı göz doymaz gönül açılmadan
İzz ü câhın kesreti belki felâketdir sana.

8. Bir kıla mâlik misin kendi vücûdun sandığın
Cümle a’zâ-yı vücûdun bir emânetdir sana

9. Ömr mahdûddur, nefes ma‘dûd u devrân bî-sebât
Bî-bekâ bir mülke meyletmek ihânetdir sana

10. İzzet ü zillet senin zannınla bulmuşdur vücûd
Belki izzet sandığın miftâh-ı zilletdir sana

11. Rûhu cisme, cismi bu dâmü’l-hevâya atma kim
Cism rûhun kabridir, kalb onda cennetdir sana

12. Ağniyânın izz ü ikbâlin görüp olma melûl
Fakre düşsen sabr kıl Hak’dan sıyânetdir sana

13. Arzusu ile yanıp yakıldığın her şey senin
Âşıkındır, sed çeken ancak cehâletdir sana

14. Bir tüyünce olsa bin düşman yine havf etme kim
Sabr bir burc-ı metin, miftâh-ı nusretdir sana

15. İzzet ü ikbâl ü devlet saltanat hayli sipâh
Bir avuç toprakdır ancak ders-i ibretdir sana

16. Çıksa eflâke başın bu yerde mağrûr olma kim
Âkıbet hâk üzre hâk olmak tabîatdır sana

17 Bak neler gelmiş, neler olmuş, ne kalmış nîk ü bed
Gösteren fânîyi bâkî, cehl ü gafletdir sana

18. Hâl nâ-ma‘lûm, geçen mechûl, âtî nâ-bedîd
Sâlimü’l-kalbi’l-lisân olmak selâmetdir sana

19. Emrine her şey mutî, muhtâc-ı zâtındır senin
Bilmemek muhtâcını, sonra melâletdir sana

20. Habbeler, otlar, ağaçlar her biri bin renk ile
Rızkını izhâr eder uşşâk-ı vuslatdır sana

21. Hüsn-i sûret sîret-i pâki kılar mahrûm-ı aşk
Aşk-ı nisvân, meyl-i şehvet ayn-ı âfetdir sana

22. Aşkdan mahrûm olan âhir kalır mahrûm-ı nûr
İhtirâs içre kalırsan nûr zulmetdir sana

23. Düşdüğün her bir belânın menbaı sensin tamâm
Zâr ü feryâd etdiğin, senden şikâyetdir sana

24. Her ne istersen ara gönlünde, her şey andadır
Gayra bakma, kendini görmek musîbetdir sana

25. İlm-i bî-irfân u bî-ihlâs amelden kıl hazer
Her dü âlemde rehâkâr hüsn-i niyyetdir sana

26. Merd ü nâ-merd sandığın zann u gümânındır senin
Yoksa insânoğlu bir lâzım uhuvvetdir sana

27. Ehl-i dünyâya mülâzim olma ondan kıl hazer
Fikri zikrin mahveder zikri mazarratdır sana

28. Nimet ü rızkın senin gökden yağar yerden çıkar
Sihrdir altûn gümüş aldanma nikmetdir sana

29. Her neye görsen lüzûm, lâzımsa mutlak ol olur
Düşdüğün tûl-i emel hasret, nedâmetdir sana

30. Yükseğe kalktım deme, fazla sukûtundur senin
Fazla yüksekden düşersen, fazla şiddetdir sana

31. Sen sana dost olmadıkça umma dostluk kimseden
Dost âlemde ararsan, hüsn-i sîretdir sana

32. İhtirâsı, aşkı fark etmez esîr-i nefs olan
Sû’ya meylin ihtirâs aşk zevk u ni’metdir sana

33. Aşkdır nûr-ı avâlim ihtirâs bir nârdır
Aşkı ârifden dile, ayn-ı hidâyetdir sana

34. Her ne var âlemde aynı sendedir etme gümân
Mahzen-i gönlünde sînen levh-i hikmetdir sana

35. Hakk’ı gör her şeyde görmezsen, senin Hak gördüğün
Şüphesiz bil, Hakk’ı fikretmek ibâdetdir sana

36. Hak için sev her neyi sevdinse Hak’sız nesne yok
Hak için halka muhabbet eyle tâatdir sana

37. Her ne yapsan her ne bilsen haddini bil dâimâ
Aczini, noksânını idrâk fazîletdir sana

38. Her ne söylersen, ne yapsan kâinât görür duyar
Kendi kendinden utanmazsan cinâyetdir sana

39. Az uyu, az söyle, az ye ziynete etme heves
Sâdık ol her işde lâzım istikâmetdir sana

40 Her neye azmeylesen dönme vefa kıl ahdine
Yâvegû olma sükûtun bir meziyetdir sana

41. Hayr u şerrin mahzeni gönlündedir, miftâhı akl
Şerre vehmin hayra rehber âlî himmetdir sana

42. İzleme her gördüğün, hem söyleme her duyduğun
Her sözün mes’ûlüsün sonra mezemmetdir sana

43. Kimsenin mâlin hesâb etme karartır kalbini
Kimsenin hâlin suâl etme kasâvetdir sana

44. Pek sakın aldanma bunda her gülen ağlar gider
Gördüğün ikbâl ü idbâr şekl ü rü’yetdir sana

45. Dediler, derler, desinler, diyecekler kaydını
Atmadıkça hep hayât kîn ü kudûretdir sana

46. Bekleme iyilik fenâlık kimsede yokdur mecâl
Nisbetin dert ü elem, düşman izâfetdir sana

47. Olmasa rûh işlemez azâ, beden toprak kalır
Kendi rûhun en büyük burhân-ı vahdetdir sana

48. Kopmuyor bir gül emeksiz, zann-ı bâtıldır demek
Ol emek tevfîkdir, bâkîsi zahmetdir sana

49. Hisset-i tab‘ olma, mutî‘vü mâni‘ Allah’ı bil
Râh-ı Hak’da evvel-i ihsân sehâvetdir sana

50. Düşme sevdâya o yol pek korkulu menzil uzak
Aşk refîk olmazsa son menzil redâatdir sana

51. Nefse lâzım olmayan yokdur, gözün aç, ârif ol
Hakka lâzımsa gelir lutf u himâyetdir sana

52. Nefse teslîm olma, et bir kâmile teslîm-i nefs
İllet-i nefse devâ, iksîr-i sohbetdir sana

53. Çok sakın sû’-i karinden, verse de alma selâm
En büyük ikrâmı bil, şerr ü şekâvetdir sana

54. Boş yere etme tamâ cânın yakar nâr-ı hased
İftirâ kendi elinle bir adâvetdir sana
(Boş yere aç gözlülük yapma, kıskançlık ateşi cânını yakar. İftirâ da kendi kendine yaptığın düşmanlıktır.)

55. Hikmetullahdır hükûmet deme şu iyi bu fenâ
İttifâk-ı ümmete lâzım itâatdir sana

56. Her umûrda ehlini bul, meşveret eyle müdâm
Meşveret bir emrdir lâzım riâyetdir sana

57. Derde düşkünse devâ bil, hasta oldunsa şifâ
Sen hemen derk-i umûr eyle sekînetdir sana

58. Ber-murâd olmak dilersen nâ-murâd ol dâimâ
En büyük kâm aldığın, en çok merâretdir sana

59. İtimâd et Hakk’a dâim andadır feyz ü felâh
İtimâd her rütbeye bil nâiliyyetdir sana

60. Azm u himmet, itimâd birle neye atsan elin
Dağ erir, deryâ kurur, her “usr” “yusret”dir sana

61. Kimseyi ta‘yîb ü techîl eyleme aslın gözet
Bağlıdır takdîre, buhtân ü şenâatdir sana

62. Medh ü zemm-i halk ile memnûn u mahzûn olma kim
Halk içinde iştihâr nikbet melâmetdir sana

63. İns ü cin toplansa bir şey yapmanın imkânı yok
Artıp eksilmez ezelden ol ki kısmetdir sana

64. Derseler allâme-i dehr, eyleme da‘vâ-yı ilm
En nihâyet sandığın bil ki bidâyetdir sana

65. “Kenz-i lâ-yefna”yı bulmak herkesin kârı değil
O hazîne gevheri, sabr u kanâatdir sana

66. Hânedân-ı Mustafâ’yı yâd edip ağla müdâm
Döktüğün gözyaşları bârânı rahmetdir sana

67. Şâir oldunsa Kemâlî, zâhirin terk eyle kim
Söyleten söyletmeyen bâtında kudretdir sana

68. Herkese âlemde bir yüzden kalır ibkâ-yı nâm
Nutk-ı hayrın bâis-i rahm ü şefâatdir sana


5

1. Na’t-ı aşkın eyledi her nikmeti ni‘met bana
Vird-i aşkın verdi bir mihnetde bin râhat bana

2. Vâridât-ı aşkı gör kim aldı her vâriyyetim
Fakr içinde verdi bî-pâyân bir devlet bana

3. Zühd ü takvâ hırkasın yaktım yele verdim külün
Âşıkım Âl-i Abâ hubbu yeter tâ‘at bana

4. Câm-ı aşka cân verip içdim der-i meyhânede
Kûşe-i meyhâne oldu menba’-i hikmet bana

5. Eyledi arş-ı vücûda istivâ, sultân-ı aşk
Verdi cümle âleme hükmetmeye kudret bana

6. Nâr-ı dünyâdan gözüm yumdum açıldı nûr-ı aşk
Sâbit oldu suhf-ı âlem ser-be-ser âyet bana

7. Eyleyip benlik belâsından rehâ bir pîr-i aşk
Hücre-i dervîşi kıldı ravza-yı cennet bana

8. Aşk-ı Haydar Hayber-i nefsi yıkıp fethetti hep
“Kenz-i mahfî” gevheri oldu bütün kısmet bana

9. Deyr ü mescidden çıkıp atdım tarîk-i aşka cân
Cân u cânân oldu bir hem fırkat ü vuslat bana

10. Eyledim niyyet salât-ı aşk-ı Haydar kılmağa
Bu namâzı tâ ebed kılmak-durur niyyet bana

11. Keşf olup zulmetde nûr a‘mâ iken oldum basîr
Neş‘et-i eşyâ göründü neş’e-i vahdet bana

12. Mutma’in oldum harîm-i aşka girdim bi’r-rızâ
Râzı oldu “İrci‘î” emrin verip İzzet bana

13. Gör Kemâlî aşkı kim şerh etti her bir âyeti
Âyet-i “innî en’allâh”dan gelir hayret bana


6

1. Derd-i aşkın öyle te’sîr eylemiş kim cânıma
Olsa yem kanım yetişmez dîde-i giryânıma

2. Gördüğüm anda seni ben akl ile etdim vedâ
Hâb u râhat girmez oldu mesken-i vîrânıma

3. Destini kat‘ etmemek kâbil değildi Yûsuf’un
Ben gibi baksaydı bir kez Yûsuf-i Ken‘ân’ıma

4. Nâr-ı hasret tâ ciğerden yakdı cismim kıldı nâr
Bâd-ı âhım verdi dehşet âteş-i sûzânıma

5. Mescid ü meyhâneyi ta‘rîfe tâkat kalmadı
Küfr-i zülfün kim musallat eyledin îmânıma

6. İnledi feryâd u zârımla felekler ser-te-ser
Rahm kılmazsın nedendir nâle vü efgânıma

7. Taşa te’sîr eyledi âhım Kemâlî neyleyem
Ne elim yetdi ne âhım ol güzel cânânıma


7
TAHMÎS-İ FUZÛLÎ

1. Bülbülün aşkı eder bülbülü gülzâre fedâ
Nice pervâneleri zevki kılar nâre fedâ
Kâinât olsa sezâ Ahmed-i Muhtâr’e fedâ
Cânımın cevheri ol lâl-i şeker-pâre fedâ
Ömrümün hâsılı ol şîve-i reftâre fedâ

2. Kamer-i hüsn-i nev’înin nice meh hayrânı
Devr-i eflâk ü nücûmun sebeb-i devrânı
İns ü cin arz u semâ bir nice şeh nâlânı
Derd çekmiş serim ol hâl-i siyâh kurbânı
Tab görmüş tenim ol turre-i tarrâre fedâ

3. Âşıkın ömrü biter sanma biter derd-i seri
Her tüyün ağzı olup söylese bin dil beheri
Yine şerh eyleyemez derdini yüz binde biri
Gözlerimden dökülen katre-i eşkim güheri
Leblerinden saçılan lü’lü-i şehvâre feda

4. Âşıkın derdine merhemdir ezel yareleri
Yine dil yaresidir dertlerinin çâreleri
Yıkadı gözyaşı gözle görülen kareleri
Çâk-i sînemde olan kanlı ciğer-pâreleri
Mest-i çeşminde olan gamze-i hunhâre fedâ

5. Usanıp ömrüme sensiz utanıp cânımdan
Câne ten oldu cehennem dil-i sûzânımdan
Giryeler doldu cihân dîde-i giryânımdan
Pâre pâre dil-i mecrûh-i perîşânımdan
Ser-i kûyinde gezen her ite bir pâre fedâ

6. Başımı taşlara çaldım da yüzüm kurtardım
Hâk-i pâyinde akıttım da gözüm kurtardım
Söz verip dergâh-ı pîrîde sözüm kurtardım
Cân u dil kaydını çekmekten özüm kurtardım
Cânı cânâneye etdim dili dildâre fedâ

7. Ehl-i dünyânın azâbına sebeb nân-ı azîz
Ehl-i irfâne yeter kim tuta irfânı azîz
Ey Kemâlî tuta gör Hazret-i Kur’ân’ı azîz
Ey Fuzûlî n’ola ger saklar isem cân-ı azîz
Vakt ola kim ola bir şûh-i sitemkâre fedâ


8
Bu nazm-ı şerîf Dr. Rızâ Abud’a atfen yazılmıştır.

1. Bir mübârek zâta erdim cismi pâk ismi Rızâ
Menba‘-i ilm ü maârif mahzen-i cûd u sehâ

2. Bir nazarda gönlümü cezbetti ka‘r-ı hüsnüne
Bir nazarda aklımı aldı elimden bî-riyâ

3. Ârif-i billâh bî-mürşid değil, furkan-ı aşk
Eylemiş ta‘lîm ona fevkâ’s-semâ tahta-serâ

4. Bir Üveysî’dir velî sultân-ı esrâr-ı kader
Bî-hurûf u lâfz u savt etmiş meğer ihsân ana

5. Tıynet-i pâkinde tertîb eylemiş Hallâk-ı küll
Safvet ü sıdk u kerem ihlâs u îmân u vefâ

6. Hüsnü hûb tab‘ı latîf hâli nezîh rûhu kerîm
Vech-i pâkinde ayândır merhâmet re’fet hayâ

7. Hikmet-i Lokmân’a vâkıf ârif-i eşyâ-yı Hak
Bahşeder her bir marîze zâhir ü bâtın şifâ

8. Eylemiş emvâtı ihyâ enbiyâ-yı sâbıkîn
Evliyâ-yı hâs eder insânı ölmekden rehâ

9. Bir zamân mehcûr kalmış sînesinde aşk-ı pâk
Zâhir olunca zuhûr etmiş ne nazm-ı dil-rubâ

10. Meclis-i irfânına girdim unutdum kendimi
Her hurûf-ı sohbeti bahşetdi rûha bin safâ

11. Kalmadı kalbimde zulmet gönlüme doldurdu nûr
Gözlerinden sözlerinden parlayan nûr-ı zekâ

12. Vecd ile sevdim sevildim oldu dil pâmâl-i aşk
Varlığım mahvoldu dergâhında oldum bî-hevâ

13. Mesnevî’yi nazm “Elif, lâm, mîm”i tefsîr eylemiş
Sırr-ı mi’râcdan haber vermiş nedir “sümme denâ”

14. Nazm ile mevlidini şerh eylemiş Peygamber’in
Aşk ile na’t-ı Resûlullâh’a vermiş hoş edâ

15. Dinledikçe aczimi gördüm tarîk-i aşkda
Anladım medh-i Resûlullâh’a yokmuş intihâ

16. Âferîn ey şâir-i Hak âferîn ey fahr-i dîn
Ey büyük insân sana bin âferîn tahsîn sana

17. Duymayan eş ‘ârını ya duysa lezzet almayan
Cinsi insân olsa da insân değildir mutlakâ

18. Bak neler yazmış nasıl Allâh’ı i‘lâm eylemiş
Bak nasıl vasf eylemiş kimmiş Muhammed Mustafâ

19. Gör neler görmüş bu toprakdan ne ihrâc eylemiş
Bak bu hâkin remzine saçmış ne dürr-i bî-bahâ

20. Kudret-i aşkı ne bilsin gâfil ü nâdân ü kör
Ol bilir ki tâ ezelden aşka etmiş iktidâ

21. Yüksel ey mahbûb-ı cân azdır sana bu saltanat
Âlem-i eflâki geç arşdan cihâna kıl salâ

22. Belki insânoğluna senden yağa Hak rahmeti
Belki insânoğlu nutkundan bulur derde devâ

23. Mazhar-i ism-i Hakîm’sin âlim-i sırr-ı beşer
Merhametle kıl nazar insânlığa ol reh-nümâ

24. Pek garîbdir iltifâtlarla dil-i âvâremi
Nazm-ı pâk ile edâ-yı şükre kılmışlar sezâ

25. Yoksa bende aczden başka bulunmaz bir şey
Belki akseyler bize ol nûr-ı pâkinden ziyâ

26. İstiâze eylemiş Allâh’ına her şerden
İstigâse eylemiş Allâh’a olmuş âşinâ

27. Hak bilir hüsn-i teveccühdür bana ancak murâd
Yoksa dağlar gevher olsa kalbime vermez cilâ

29. Sönmesin ikbâl ü zevki tâ ebed olsun füzûn
Zâr u giryânla Kemâlî eylerem her dem duâ


9

1. Mâh-ı Ken‘ân’dan mı aksetmiş bu hüsn ü ân sana
Sen mi benzersin ona yoksa meh-i Ken‘ân sana
(/Azîz sevgili!/ Bu güzellik sana Ken‘ân ilinin /parlak ayı Yûsuf Peygamber’den mi aksetmiş? Sen mi ona benzersin yoksa o mu sana benzer?)

Ken‘ân ilinin mâhı yani Hz. Yûsuf, kesret yurdunda vahdeti yaşayan kâmil insândır. Her kâmil Hz. Yûsuf’un taşıdığı velâyet nûrunu taşıdığı için hepsi birbirine benzer. Zira burası birlik makâmının güzelliğini yansıtır. Hüsn ve ân, velâyet nûrunun güzelliğini ifâde eder.

2. Sen gülistân-ı melâhetde açılmış tâze gül
Ben de ey şâh-ı cihân bir bülbül-i nâlân sana
(Ey cihânın şâhı, sen güzellik gül bahçesinde açılmış taze bir gülsün, ben de senin için inleyen bir bülbülüm.)

3. Bilmezem hûrî misin yûhut melek mi yâ nesin
Bu letâfetle yazıktır söylemek insân sana
(Bilmiyorum hûrî misin, melek misin, ya nesin? Bu letâfetli /nûraniyetle/ sana insân demek eksikliktir, günâhtır.)

İnsân-ı kâmil nefsini rûh, rûhunu sır ettiği için latîf ism-i şerifinin mazharı olmuştur. Bu sebeple nefs-i emmâredeki insânlar gibi kâmillere bakıp da onları sıradan bir insân zannetmek gaflettir. Onlar hazâ insânlık ve melekût âleminin üstünde bir nûrdur.

4. Böyle hoş-reftâr ile arz-ı cemâl ettikçe sen
Olmamak kâbil değildir müşterî rıdvân sana
(Sen böyle güzel /salına salına/ yürüyüşünle yüzünü gösterdiğinde Cennet’in bekçisi olan Rıdvân’ın sana müşteri olmaması düşünülemez.)

5. Bu Kemâlî her zamân kûyin tavâf etmektedir
Yol bulursa eylemek ister fedâ-yı cân sana
(Ey sevgili! Bu Kemâlî her zaman bulunduğun yeri tavaf eder. Bir yolunu bulursa cânını sana fedâ etmek ister.)


10

1. Bir gece değişti ansız bir havâ
O anda Ahmed Muhammed Mustafâ
Yürüdü ve geçti cibâl ü sahrâ
Hak buyurdu “Sübhânellezî esrâ”
(Bir gece ansızın hava değişti. O anda Hz. Ahmed Muhammed Mustafâ dağları ve çölü yürüyüp geçti. Bütün noksanlıklardan münezzeh olan Cenâb-ı Hak ona “Sübhânellezi esrâ./Gece yürü! İsrâ/1.” buyurdu.

2. Âyât-ı ilâhîyi gördü bir bir
Ona Kur‘ân dedi “Semî‘ ü Basîr”
Bir anda keşf oldu gâib ü hâzır
Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ
(Muhammed (a.s.) İlâhî âyetleri bir bir gördü. Kur’ân’da O’na –Cenâb-ı Hak kendi sıfatlarıyla seslenip- “Semi‘ ve Basîr/ işiten ve görendir İsrâ/1.” dedi. Bir anda Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya kadar görünen ve görünmeyen her şey kendisine açıldı.)

(Subhânellezî esrâ bi-abdihî leylen mine’l-mescidi’l-harâmi ilâ’l-mescidi’l-aksallezî bâraknâ havlehu li-nûriyehu min âyâtinâ, innehu huve’s-semîul basîr. /Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir. İsrâ/1).

3. Biz buraya kadar eyledik îmân
Bundan sonrasını bildire Rahmân
Hallolmadı gitti esrâr-ı Kur‘ân
Nedir “kâbe kavseyn” nedir “ev-ednâ”
(Biz buraya kadar imân ettik, bundan sonrasını Cenâb-ı Rahmân /keşif yoluyla/ bildirsin. Kur’ân’ın sırları hallolmadı gitti. “Kâbe kavseyn/iki kavs kadar yakın-cem‘” nedir, “Ev ednâ/daha da yakınlık-cem‘ü’l-cem‘” nedir bilmiyoruz.)

“Summe denâ fetedellâ fekâne kâbe kavseyni ev ednâ./Sonra -Muhammed’e- yaklaştı, -yere doğru- sarktı. Araları iki yay aralığı kadar veya daha da yakın oldu. Necm/ 8-9.”

4. Mescid-i Aksâ’da verdi bir selâm
Nebîler velîler hâzırdı tamâm
Kâim bi-emrillâh olmuştu imâm
Bütün insânlığa oldu reh-nümâ
(Resûlullah (a.s.) Mescid-i Aksâ’da bir selâm verdi. Nebîler ve velîlerin hepsi hazırdı. Allah’ın emriyle namâza durdu ve imâm oldu. Bundan sonra bütün insânlığa yol gösterdi.)

Mescid-i Aksâ, müslümânların ilk kıblesi ve mukaddes kabûl edilen Harem Mescitlerinin üçüncüsüdür. Mescid-i Aksâ Filistin toprakları içerisinde ve Kudüs şehrinde bulunmaktadır. Mescid-i Aksâ önceleri “Beytü’l-Makdis” (Kutsal ev) şeklinde anılırdı. Kur’ân-ı Kerîm’de “Mescid-i Aksâ” adıyla mübârek bir mekân olarak bahsedilir:
(Subhânellezî esrâ bi-abdihî leylen mine’l-mescidi’l-harâmi ilâ’l-mescidi’l-aksallezî bâraknâ havlehu li-nûriyehu min âyâtinâ, innehu huve’s-semîul basîr. /Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir. İsrâ/1).
Kur’ân-ı Kerîm de “mabed” diye söz edilen bina Beyt-i Makdis olarak adlandırılırdı. Hz. Peygamber (s.a.v.) Mirâc’a çıkarken Beyt-i Makdis’e uğramıştır. İsrâ hadîsinde Hz. Peygamber (s.a.v.) “Burak’a bindim. Kudüs’teki Beytu’l-Makdis’e vardım.” diye söz etmektedir. Diğer taraftan Kudüs bütün dinlere göre kutsal sayılmıştır. Zira İbrâhîm, Zekeriyâ, İsâ, Süleymân, Dâvud gibi Peygamberler burada yaşamıştır. Kudüs M. 638 yılında Halîfe Hz. Ömer (r.a.) zamanında feth edilmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) bir hadîs-i şeriflerinde:
“Yolculuk ancak şu üç Mescitten birisine ibâdet için olur. Benim şu Mescidime, Mescid-i Harâm’a ve Mescid-i Aksâ’ya.” buyurmuştur.

5. Bu akılla mi‘râc bilinir sanma
Bilinmez deyip de sakın usanma
Aşka uy hevâya uyup aldanma
Makâm-ı aşk durur “refîk-i a‘lâ”
(Bu akılla mi‘râç bilinir sanma. Ben bu akılla mi‘râc sırrını anlayamam deyip de sakın usanma. Aşka uy, nefsin arzûlarına kapılıp da aldanma. Aşk makâmı yüce dostun makâmıdır. /Aşka uyan bu makâma yükselir/).

Refîk-i a‘lâ, yüce dost, ulu dost manâsına gelir. Hz. Resûlullah vefâtından önce Hakk’ın zâtına işâreten Refîk-i a‘lâ’ya gidiyorum buyurmuştur.

6. Bu sırra yolu yok “akl-ı maâş”ın
Bî-hûde salmasın derdlere başın
“Sidre”de bırakıldı azîz yoldaşın
Ne mekân kaldı ne zamân ne fezâ
(Bu sırrı dünyevî akılla /kıyâs ve mantık/ yoluyla anlayamazsın, başını bu yolda boşuna dertlere salma. Hz. Peygamber azîz yoldaşını /Cebrâil’i/ Sidre’de /sınırda/ bırakdı. Ne zamân ne mekân ne de sonsuz boşluk kaldı.)

7. Bekâ meydânını seyrân eyledi
Bütün akl u fikri hayrân eyledi
“Refref-i aşk” ile tayrân eyledi
“Reâ min âyâti Rabbihi’l-kübrâ”
(Bekâ meydânı seyretti. Bütün aklı-fikri hayrân etti. Aşk denen Refref ile bir kuş gibi uçtu. Allah’ın en büyük işâretlerini gördü.)

“Lekad reâ min âyâti rabbihi’l-kubrâ./Andolsun, o, Rabbinin en büyük alâmetlerini gördü. Necm/18.”

8. Dile varsa keşf oldu evvel ü âhir
Gâh bâtına geçti gâh oldu zâhir
Âyân etti sırrın “Kayyûm u Kâdir”
“Küllü men aleyhâ fânin ve yebkâ”
(İlk ve son ne varsa hepsi keşf oldu. Bazen içe (cem‘e) daldı, bazen farka geldi. Kayyûm ve Kâdir olan Allah, sırrını O’na açıkça gösterdi.)

Kayyûm: Zâtı ile kâim, bâkî ve ebedî olan, mahlûkları varlıkta durduran. Her şeyin O’nun kudret ve irâdesiyle varlığını sürdürebildiği tek varlıktır Allah. Gökleri, yeri, her şey’i ayakta tutan O’dur. Kayyûm, kâimin mübalâğasıdır. “Her şey üzerinde kâim” demektir. Bunun mânası “Bir şey’in kıyâmı yani bir varlık sâhibi olarak durabilmesi neye bağlı ise, onu veren.” demektir. Allah her şey’in mukadder olan vaktine kadar durması için sebeplerini ihsân etmiştir. Onun için her şey Hak ile kâimdir. Kendi varlığı ile kâim olup tüm mevcûdâtı kendi varlığı ile varlık sahnesinde meydana getirip tutan O’dur. Yarattıklarının işini çeviren her işleneni bilen evveli olmayandır Allah.
Kâdir: Kudret sâhibi olan, her şeye gücü yeten Allah.
Mirâç ve sülûk sırasında cem‘ makâmlarının idrâki “Lâ fâ‘ile illallâh” ve “lâ mevsûfe illallâh” ve “lâ mevcûte illallâh” sırrının tahakkuk etmesiyle, ilâhî mertebeleri zevk ve şuhûduyla “Ve kullu men ‘aleyhâ fân. Ve yebkâ vechu rabbike zu’l-celâli ve’l-ikrâm” (Yeryüzünde bulunan her şey yok olacak, ancak azamet ve ikrâm sâhibi Rabb’inin zâtı bâkî kalacak. Rahmân/26-27) âyet-i kerîmesi gereğince mâsivânın basar ve basîretden yok edilip kaldırılmasıyla, mevcût olanın, gören ve görünenin, fâil ve mutasarrıfın Hak Teâlâ olduğunu görmekle hâsıl olur.
Bâtın ve zâhire geçmek: Bazen cem‘de Hak ile Hak, bazen cem‘den farka gelip Hak ile halkta olmak demektir.

9. Hak sanma felekde yerde gökdedir
Mekânda zamânda günde aydadır
İki ok atımı ya tek yaydadır
Bu gözle görülmez Hazret-i Mevlâ
(Cenâb-ı Hakk’ı yerde, gökde, belli bir mekânda, zamânda, ayda, günde sanma. O, iki ok atımı kadar yakın yahut tek yaydadır /yayın kendisidir./ Hakk’ı kendinde bulamayan, O’nu bu gözle göremez.)

10. Bu göz O’nu görmez O gözde görür
Akıl onu bilmez O aklı bilir
Her şey fenâ bulur O bâkî kalır
Bu akl u iz‘ânla bilinmez aslâ
(Bu göz O’nu görmez, O bizim gözümüzde görür. Akıl O’nu bilmez, O bizim aklımızı bilir. Her şey yok olur, O bâkîdir, yok olmaz. O bu akıl ve kavrayış gücümüzle anlaşılmaz.)

11. Sûre-i İsrâ’da okunan Kur‘ân
Helâli harâmı eylemiş beyân
Kuruldu kalbinde kürsî-i Rahmân
Nûruna gark oldu nûr-ı Mustafâ
(Okunan Kur’ân’ın İsrâ sûresinde helâl ve harâm açıkça anlatılmıştır. Hz. Mustafa’nın kalbinde Rahmân’ın kürsüsü kuruldu /zât sırrı tecellî etti/. Mustafa’nın nûru /Nûr-ı Muhammedî/ Hakk’ın nûruna karıştı.)

12. Herkesçe bilinmez o sırr-ı muğlâk
Habîbi erişti o sırra mutlak
Dedi “Men reânî fekad reel-Hak”
Buna da câhiller dediler rüyâ
(Allah’ın gizli sırrı herkes tarafından bilinmez. O sırra Habîb-i Ekrem ulaştı. O, “Men reânî fekad ree’l-Hak./Beni gören Hakk’ı görmüştür.” buyurdu. Buna da câhiller rüyâ dediler.)

13. Ne felek ne semâ O’na hâildi
Ne varsa mâsivâ cümle zâildi
Ne Hak’dan ayrıydı ne de vâsıldı
Kemâlî bilinmez esrâr-ı likâ
(Ne felek ne de semâ ona perde değildi. Hak’tan başka ne varsa hepsi yok oldu. Ne Hak’tan ayrıydı, ne de O’na vâsıldı. Kemâlî, cemâlullah sırları bilinmez.)


11

1. Toprak aç koynunu kızım Mücellâ
Sana pâk geliyor incitme aslâ
Suâl melekleri selâma dursun
O imtihân verdi aliyyü’l-âlâ
(Toprak, koynunu aç, kızım /Uçak kazâsı şehitlerinden Eczâcı/ Mücellâ Emîr tertemiz sana geliyor, onu incitme. Sorgu/suâl melekleri selâma dursun, zira o imtihânını en iyi şekilde verdi.)

2. O senden pâk doğdu pâk geldi sana
O bir yara oldu dosta düşmana
Sevine sevine vardı Rahmân’a
O’nu dâvet etti Hazret-i Mevlâ
(O senden temiz doğdu ve sana tertemiz olarak geldi. O’nun ölümü dosta ve düşmana acı verdi. Onu Allah davet etti, o da sevine sevine Hz. Rahmân’a vardı.)

3. O fânî dünyâda zâten gülmedi
Bu dünyâ zevkini nedir bilmedi
Zâten murâdsızdı murâd almadı
O’nu karşılasın Hazret-i Zehrâ
(O bu geçici dünyada zâten gülmedi, dünyanın zevki nedir bilmedi. Zâten hiçbir isteği yoktu ve murâd almadı. /Âhirette/ Onu Hz. Zehrâ karşılasın.)

4. Gâyet sahî idi Mücellâ kızım
Fakîre yardımcı bî-riyâ kızım
Ehl-i vefâ idi mehlikâ kızım
Şefâat eylesin Hazret-i Tâhâ
(Mücellâ kızım gâyet cömertti. Fakîre yardımcı olan riyâsız biriydi. Ay yüzlü kızım vefâ ehliydi. Hz. Tahâ /Resûlullah/ ona şefâat etsin.)

5. Garîbe yardımcı fakîre yoldaş
Yaşadı cihânda o yirmi beş yaş
Anası babası kaldı üç kardaş
Ağlayıp ettiler hepsi elvedâ
(Garîbe yardımcı, fakîre yoldaş olarak bu dünyada yirmi beş yıl yaşadı. Arkasında anası, babası ve üç kardeşi kaldı. Hepsi ağlayıp, ona elvedâ etti.)

6. İnsânlık içinde o bir melekti
Pâk gelip pâk gitmek ona dilekti
Emeli hak sözü hep dinlemekti
Ona mesken olsun cennet-i âlâ
(İnsânlık içinde o bir melekti. Onun dileği temiz gelip temiz gitmekti. Gâyesi Allah’a vuslat, sözü sükût ve büyüklerini dinlemek idi. Ona cennet-i alâ mesken olsun.)

7. İnsânlar içinde yoktu bir eşi
İyiliğe koşmaktı onun her işi
Dertten kurtulmadı zavallı başı
Onu güldürmedi bu fânî dünyâ
(İnsânlar içinde bir eşi yoktu. Onun her işi iyiliğe koşmaktı. Bu geçici dünya onu güldürmedi. Zavallı başı dertten kurtulmadı.)

8. Göklerin şehîdi yerler azîzi
Biz onu görmeyiz o görür bizi
Ne çâre ezelden yazılmış yazı
Her şey yok olacak Hak’tan maâdâ
(Göklerin şehîdi, yerlerin azîzidir. Biz onu görmeyiz, o bizi görür. Ne çâre ki yazımız ezelde yazılmış. Hak’tan başka her şey yok olacaktır.)

9. Ahdine vefâyı etmişti âdet
Halka Hâlik için eylerdi hizmet
Başladığı her iş hep hüsn-i niyyet
Onu hoş yaratmış vâcib Teâlâ
(Sözünde durmayı âdet etmişti. Halka Hak için hizmet ederdi. Başladığı her işte niyeti güzeldi. Cenâb-ı Hak onu hoş yaratmıştı.)

10. Hem hûyu hem kendi eşsiz güzeldi
Akrânı içinde hûyu meseldi
Rûhu latîf cismi tam bî-bedeldi
Kadınlar içinde tam bir Zelîhâ
(Hem hûyu hem kendi eşsiz güzellikteydi. Yaşıtları içinde hûyunun güzelliği dillere destândı. Rûhu hoş, cismi benzersizdi. Kadınlar içinde tam bir Zelîhâ /gibi/ idi.)

11. Bir gün gibi doğdu gün gibi battı
Gönlünden dünyâyı kopardı attı
Murâdsız kalmakla murâda yetti
Erdi her murâda erdirsin Hudâ
(Bir gün gibi doğdu, gün gibi battı. Gönlünden dünyâyı koparıp attı. Murâtsız olmakla asıl murâdına kavuştu. Allah onu her murâdına kavuştursun.)

12. Dünyâyı terk etti havâya uçtu
Dünyâ safâsını bırakıp kaçtı
Mâsivâdan geçip Hakk’a kavuştu
Ne heves kaldı ne gam ne hevâ
(Dünyâyı terketti, havaya /amâ âlemine/ uçtu. Dünyâ safasını bıraktı, kaçtı. Allah’tan başka her şeyden geçti. Hakk’a kavuştu. Ne hevesi, ne gamı, ne isteği kaldı.)

13. Felek ateşlere yaktı tenini
Hem eritti damarında kanını
Hak ona buldurdu tam imânını
Fânî fenâ oldu kalmadı sivâ
(Felek tenini ateşlerde yaktı, damarındaki kanını eritti. Hak ona tam imânını buldurdu. Yokluk /kalıcı zannettiğimiz bu kâinât/ yok oldu, gönlünde Hak’tan başka hiçbir şeyi kalmadı /bütün vehimlerden kurtuldu/.)

14. Ateş İbrâhîm’e olmuştu gülzâr
Mücellâ kızıma nûr oldu her nâr
Derdim tâzeleme Kemâlî tekrâr
Firâk âteşine yoktur intihâ.
(Ateş Hz. İbrahîm (a.s.)’e gül bahçesi olmuştu. Mücellâ kızıma da her ateş /dünyevî imtihânlar/ nûr oldu. Kemâlî, derdimi tekrâr tazeleme. Ayrılık ateşinin sonu yoktur.)

12
1. Sâkiyâ sun bâde-i aşkından uşşâka şarâb
Hasret-i la‘lin ile bağrım yeter etdin kebâb
(Ey Sâki! Aşk kadehinden /dudağından/ âşıklara bir şarâb /aşk ve irfân sohbeti/ sun. Dudağının hasretiyle bağrımı kebâb gibi yaktığın yeter.)

2. Gör bahâristânda eşcâr u nebâtın neş’esin
Devreder bâd-ı sâbâ câm doldurur her dem sehâb
(İlkbaharda ağaçların ve bitkilerin neşesini gör. Sabah rüzgârı devrederken bulutlar da her dem /her an, kanlı gözyaşı/ kadeh doldurur.)

3. Nev-arûs-i âlemin meşşâtasın görsen eğer
Her çiçek Cibrîl olup senden sana eyler hitâb
(Âlemin yeni gelinini süsleyeni görsen eğer, her çiçeğin Cebrâil olup senden sana hitap ettiğini anlarsın.

(Eğer tabîata bakıp içindeki Hay, Musavvir ve Kâdir olan Hakk’ın elini görürsen baharda açan her çiçek sana Cebrâil gibi ilâhî bir işâret /âyet/ bildirir.)

4. Ey çemenzâra giren gâfil temâşâ kılma kim
Hüsnü çıkmış temâşâya şecer ü nehr ü hübâb
(Ey yemyeşil bahçeye giren kişi, etrafına öyle boş gözlerle, gâfilce bakma. Ağaçlar, nehirler ve su kabarcıkları /Hakk’ın/ güzelliğini seyretmeye çıkmış.)

5. Cîfedir dünyâ ana baksan eğer hayvân gibi
Çeşm-i âdemle bakarsan bu durur hüsn-i meâb
(Dünyaya bir hayvân gözüyle bakarsan onu leş olarak görürsün. Bir insân gözüyle bakarsan güzelliğin barındığı yer olduğunu görürsün.)

6. Zâde-i tab-ı meni görme mübârek cismini
Sen seni bilsen eğer şânındandır yüz dört kitâb
(Mübârek cismini, dölsuyunun tabîatından /özelliklerinden/ doğan /yani menîden mürekkep/ bir şey olarak görme. Eğer sen seni bilirsen yüz dört kitâbın /sırrının/ sende var olduğunu anlarsın.)

7. Her nefes ihyâ imâta eyleyen kimdir seni
Kayd-ı unsurdur cehennem ger havâ vü ger türâb
(Seni her nefes öldürüp dirilten kimdir? İster hava ve ister toprak olsun Cehennem unsurlara yani bedene kayıtlı olmaktır.)

8. Devlet-i dîdâr-ı yâri bulmak istersen eğer
Seyr kıl mirsâd-ı dilden sen sana olma hicâb
(Eğer sevgilinin yüzünü görmek istersen sen kendine perde olma, gönül rasathânesinden hakîkatini seyret.)

9. “Kenz-i lâ yefnâ-yı fakr”ın mahzeni gönlündedir
Gitme sevdâ-yı beyâbâna düşüp çekme azâb
(Fakr /yokluk/ gönül mahzeninde saklı olan gizli bir hazînedir. Çöl /yaban, masivâ/ sevdâsı peşine düşüp azap çekme.)

Hadîs’te şöyle buyrulmuştur: “El-kanâatü kenzi lâ-yefnâ: Kanâat, tükenmez bir hazînedir.”

10. Cümle eşyâda sıfâtullâhı gör olmuş ayân
Gerçi kesretde zuhûru bâtına çekmiş nikâb
(Gerçi çoklukta açığa çıkıp bâtınına /birliğine, zatına/ perde çekmişse de, cümle eşyâda apaçık görünen Allah’ın sıfatlarıdır.)

Bâtın vahdet âlemidir. Vahdetin anlaşılması için çokluk perdesinin kaldırılması gerekir.

11. Ârif ol kim her eser etmiş müessirden zuhûr
Nûr neşretmez kamer ger olmasaydı âfitâb
(Ârif ol, Hakk’ı bil ki her eser, eserin sâhibinden ortaya çıkmıştır. Eğer güneş olmasaydı ay nûr saçmazdı.)

Nûr, zulmetin yani karanlığın zıddıdır. Velâyet nûru tecellî edince nefs-i emmâre zulmeti gider. Ay nûrunu güneşten aldığı gibi her velî hakîkatini bir tek kaynaktan hakîkat-i Muhammediyye’den alır.

12. Nisbetindir nûru nâr eden nigâristânı hâr
Zıll-ı zâildir vücûdun gördüğün her su serâb
(Nûru nâr eden, güzellikleri çok olan yerleri dikenliklere çeviren senin /mâsivâya/ bağlılığındır. Vücûdun gelip geçici bir gölge, su gibi gördüğün her şey serâbdır.)

13. Çeşme-i âb-ı hayâtın menba‘ı sende nihân
Bulmak istersen Kemâlî aşka eyle intisâb
(Kemâlî, ölümsüzlük suyunun çeşmesinin kaynağı sende saklıdır. Eğer hayât suyunun kaynağını bulmak istersen aşka bağlan /âşık ol./)

13
1. Akl u iz’ânla bilinmez sırr-ı mâ evhâ-yı kalb
Sâhibi cisme açılmaz Cennet-i Me’vâ-yı kalb
(Kalb’in içine doğan “Mâ evhâ” yani “Allah kuluna vahyedeceğini vahyetdi.” sırrı akıl ve bilgiyle bilinmez. Kalb makâmının cenneti /irfân/ cisim /nefs-i emmâre/ sâhibine açılmaz.)

“Mâ evhâ: Fe evhâ ilâ abdihi mâ evhâ: Böylece Allah kuluna vahyedeceğini vahyetdi. Necm/10.”

2. “Kâbe kavseyn” cism ü cânın olduğun fehmeylesen
Keşf olur mutlak sana bil râh-ı “ev ednâ”-yı kalb
(Kâbe kavseyn sırrı senin cismin ve cânındır. Bunu anlasan bil ki kalbin ev ednâsı /daha yakın oldu sırrı/ sana açılmış olur.)

Âyette şöyle denilir: “Kâbe kavseyni ev ednâ./İki yayın birbirine uzaklığı kadar, hattâ daha da yakın oldu. Necm/9.” “Kâbe kavseyn”den gâye cem‘ü’l-cem‘ yani Hakk’ın enfüs ve afâkta tecellîsidir. Kemâlî’nin mirâcı anlatırken “iki yay mikdârı, hatta daha yakın gerçeğini cisim ve cânın olduğunu anlasan” buyurması yakınlığın, yani Hakk’a vuslatın hem maddî (cismen) hem de manevî (rûhen) olduğunu beyân etmektedir.

3. Belde-i pâk-i vücûdun pâk kıl her şirkden
“Leyl-i esrâ”da açılsın Mescid-i Aksâ-yı kalb
(Vücûdunun temiz şehrini /kalbini/ bütün ikiliklerden arındır ki /Hakk’ın sırrı/ kalb Mescid-i Aksâ’sına isrâ /mirâç/ gecesinde açılsın.)

Kur’ân’da: “Subhânellezî esrâ bi abdihî leylen minel mescidi’l-harâmi ilâl-mescidi’l-aksallezî bâraknâ havlehu li-nûriyehu min âyâtinâ innehu huve’s-semîu’l-basîr. /Kulunu bir gece Mescid-i Harâm’dan (Mekke’den), kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için, çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya (Kudüs’e) götüren Allah’ın şânı yücedir. Doğrusu O, işitir ve görür.” (İsrâ/1) buyrulmuştur. Mirâç, enfüs ile afâkı gönülde buluşturmak, Hakk’ın içte ve dışta müşâhede etmektir. Bu manâda Mescid-i Harâm enfüs, Mescid-i Aksâ ise afâkı temsîl eder. İki yolculuk da tamamlanırsa rüyetullah gerçekleşir. Mirâç insânın kendi vücûdunda Hak ile seyrânıdır. Bu seyrân tamamlanır ve yolculuk sırasında bütün peygamberlerin makâmları tek tek ziyâret edilirse kalbteki mükâşefe yoluyla her müşkil çözülür.

4. Yere göğe sığmayan bir kalbde olmuş ayân
Bî-mekândır bî-zamân bî-had durur kusvâ-yı kalb
(Yere göğe sığmayan Allah bir müminin kalbinde apaçık görülmüştür. Kalb nihâyet mekânsız, zamânsız ve sınırsız olan Hakk’ın tecellî mahallidir.)

5. Kalb-i ârif arş-ı Rahmân’dır ana gir ol emîn
Saklamış her mümîni küffârı her rüsvâ-yı kalb
(Ârifin kalbi Rahmân’ın arşıdır. Ona gir ve emîn ol. Kalb her inananı, inanmayanı ve her rüsvâyı saklamıştır.)

Hadîs-i kudsî’de Cenâb-ı Hak “Semâvâta ve arza sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.” buyuruyor. Müminin yani kendisine velâyet sırrı emânet edilen kişinin kalbi Rahmân’ın arşıdır. Arş, varlığın merkezi, beynidir. Varlık onun etrafında döner.
Emîn, kendisine sırr-ı Hak emânet edildiği için güvenilen ve yakînen bildiği için kalbi tatmin olan kişidir. Emânet sahipleri zikr-i dâimîdedir.

6. Cilve-i kalbdir dönen eflâk ü eşbâh her ne var
Dağılıp katre dönüp enhâr olur deryâ-yı kalb
(Gökler, felekler ve benzeri dönen ne varsa hepsi kalbdeki Rabbânî cilveler /tecellîler/dir. Kalb deryâsı dağılıp damla, sonra gene bir yere toplanıp nehir olur.)

7. Bin felek bî-had melek yüz bin semâvât ü zemîn
Olsa bir hardalçe saymaz sâkin-i sahrâ-yı kalb
(Kalbin /sonsuz/ sahrasının sâkini olan ârif-i billah, bu çokluk âlemindeki sonsuz ve sınırsız gökleri ve yerleri, sonsuz ve sayısız felek ve melekleri küçücük bir hardal çekirdeği saymaz.)

İnsân-ı kâmil bütün âlemlerin toplamıdır. Çokluk yanıltıcıdır. Enfüs âleminde seyre girip içindeki âlemleri keşfeden kâmil zâhir âlemindeki çokluğa takılmaz.

8. Hep hayât bir katre bir katre hayât-ı kâinât
Anlamaz bu sırrı herkes anladı dânâ-yı kalb
(Bütün hayât bir su damlası, bir damla da kâinâtın hayâtıdır. Bu sırrı herkes anlamaz, ancak kalbi ârif olan anlar.)

9. Bir havâdandır nefes, ses, cism ü cân nutk u beyân
Göz görür dil söyler ammâ sarf eder ma‘nâ-yı kalb
(Nefes, ses, cisim ve cân, konuşup açıklama yapmak gibi şeylerin hepsi bir tek kaynaktan yani /varlığın masdarı yahut sermâyesi diyebileceğimiz/ havâdan gelir. Göz görür, dil de söyler ammâ bunlardan tasarruf eden kalbteki manâdır.)

10. Akl u rûh hiss ü hayâl halâ melâ hüsn ü cemâl
Zerre-i nûrunda saklar âfitâb-ârâyı kalb
(Aklı ve rûhu, hissi ve hayâli, halâ ve melâ /yani boş ve dolu görünen bütün âlemleri, zâhirî ve bâtınî bütün güzellikleri, kalb güneşini süsleyen /Cenâb-ı Hak/, nûrunun zerresinde saklar.)

11. Ârif-i kalb olmayan insân doğar hayvân ölür
Ermedi sırr-ı hayâta etmeyen ihyâ-yı kalb
(Gönül ârifi olmayan insân doğar, hayvân ölür. Kalbini /bu âlemde yaşarken diriltmeyen/ hayâtın sırrına ermedi.)

12. Kalıb u gâlib arasında döner kalb ârif ol
Kalıbın hükmü muhât gâlib muhît eşyâ-yı kalb
(Ârif ol! /Şunu iyi bil! İnsândaki dönüşme kabiliyeti olan /kalb/ kalıb ve gâlib arasında, yani kalıba ait ahlâk-ı zemîmesi ve bununla mücâdele etme kabiliyeti olan kalb makâmı arasında gider gelir durur. Kalıp ihâta edilmiş, kuşatılmıştır. Gâlib ise kalbin içindekileri kuşatan ve değiştiren güçtür.)

13. Sırr-ı Hak’dır sırr-ı kalb hem ratb ü yâbis andadır
Ey Kemâlî her şeyin fevkındedir bâlâ-yı kalb
(Ey Kemâlî kalbin sırrı, Hakk’ın sırrıdır. Yaş ve kuru /bütün ikilikler/ ondadır. Kalbin yukarısı /yani rûh makâmlarından olan akıl ve sır makâmları/ her şeyin ve her makâmın üstündedir.)


14

1. On dört asır evvel eser-i sun‘-ı garâib
Nûrlattı cihânı dediler Leyl-i Regâib
(On dört asır önce, insânı şaşkına çevirecek /ilâhî/ bir san’atın eseri olarak Regâib gecesinde Muhammed zuhûr etti ve cihânı nûr ile doldurdu.)

Regâib, ilâhî ihsân, hakîkat meyli ve arzûsu demektir. Cuma gecesine rastlamasının sebebi “cem‘ makâmına işâretendir. Zâhiren Receb ayının ilk Cum’a gecesine Regâib gecesi denmiştir. Peygamber Efendimiz (a.s.) bu gece pek çok ilâhî ikrâma kavuşmuş olduğu için Cenâb-ı Hakk’a şükür için on iki rekat namâz kılmış ve yine bu gece için şöyle buyurmuştur:
“Receb, Allah Teâlâ’nın ayıdır. Şabân benim ayımdır. Ramazân benim ümmetimin ayıdır.” Diğer taraftan Regâib için Hz. Peygamber’in ana rahmine düştüğü gece olduğu da rivâyet edilmiştir.
Hz. Muhammed’in doğuşu tabiî ki cihân insânlığı için bir rahmet olmuştur fakat asıl olan Nûr-ı Muhammedî tohumunun insân gönlüne düşüp orada manen doğmasıdır. İnsân bu tohumu kabûl edecek hale gelmek için aslına rağbet etmeli, aşk ve şevk duymalı ve zemini hazırlamalıdır. Bu geceye mahsûs teşvîk edilen ibâdet ve tâat Nûr-ı Muhammedî tohumunun neşv ü nemâ bulması için şevke gelmekten kinâyedir. Gerisi aşktır ki bir kâmil ve mükemmil mürşid murâkabesinde kendiliğinden gelir.

2. Bir nûr ki nûr oldu cihân kalmadı zulmet
Bir nûr ki gark oldu semâ necm ü kevâkib
(Bir nûr ki cihânı nûr doldurdu, karanlık kalmadı. Bir nûr ki gökyüzü ve yıldızlar onda yok oldu.)

3. Bir nûr ki güneş ayla felekler ve melekler
Bir nûr ki anın şu‘lesidir bunca mevâhib
(Bir nûr ki güneş, ay, felekler ve melekler, bunca ilâhî ihsânlar onun ışığındandır.)

4. Bir nûr ki eğer doğmasa doğmazdı bu kevneyn
Bir nûr ki o deryâdan alır mâ‘i sehâib.
(Bir nûr ki doğmasaydı madde ve manâ âlemleri olmazdı. Bir nûr ki bulutlar suyu o deryâdan alırlar.)

5. Bir nûr ki bu varlık bütün “a‘mâ”da yüzerken
Bir nûr ki gelen cümle nebîler ona nâib
(Bir nûr ki bu varlık âmâ /gayb/ âleminde yüzerken /yani henüz bedenden koku almamışken/ gelen bütün nebîler /bu âlemde onun vekiliydi.)

6. Ol nûr geçip bunca makâmât-ı rüsülden
“Erhâm-ı zekiyyât” ile keşfoldu “nesâib”
(O nûr bunca resûllerin makâmlarından geçip bütün incelikleri fark edebilecek bir zekâ ve farkındalığa sahip bir kudretin rahmet etmesiyle ilâhî remizler apaçık hâle geldi.)

7. İnsân-ı ezel hil‘at-ı insâna büründü
İnsânlığı izhâra muhâtab oldu muhâtıb
(Öncesi olmayan, ezelî insân /dönüp dolaşıp/ insân-ı kâmil şekline büründü. İnsânoğluna insânlık sırrını muhâtıb olan /yani anlatan kâmil/ bu sırrı anlatma yetkisine sahip oldu.)

İnsân-ı ezel, varlığın aslıdır.
Her kâmil insân velâyet ve irşâd yetkisine sahip olduğunda zât-ı Hakk’a muhatap olmuş demektir. Buradaki insân-ı ezel, biyolojik olarak yaratılan ilk insân demek değildir. Velâyet tahsîliyle aslını idrâk eden, ilk varlığına inen ve Hak’ta ifnâ olan insânın ayan-ı sâbite hâlidir. Yine buradaki “ezel” kavramı zamanla mukayyed değil “an” ile mukayyeddir.
Allah (c.c.) kemâle ulaşmış /Muhammedî/ kuluna bir ân içinde vahy edeceğini eder, zât sırrını verir. Nitekim kula zat sırrının telkin edildiği bu ân âyette şöyle anlatılmaktadır:
“Fe evhâ ilâ abdihî mâ evhâ. Allah o anda kuluna vahy edeceğini etti. Necm/10”

8. Birden çıkan yirmi sekiz harfde nebîler
Geçti Amine ânede hatmoldu merâtib
(Birden, yani eliften /aynı kaynaktan/ çıkan ve belli bir merâtip içinde kemâl tahsîl ederek devr edegelen/ yirmi sekiz harf /yani Nûr-ı Muhammedî’nin sıfatlar âlemindeki nebîler tarafından ifşa edilen makâmları/ en son Âmine annemize /=Hakk’ın emîn ve güvendiği bir anda kâmil Muhammedîlere/ geçti. O anda bütün varlık makâmları tamamlandı, nefs Hak’ta ifnâ oldu.)

9. Ey nûr sana nisbet ne ezel var ne ebed var
Düstûr-i mübînsin hikem-i yâbis ü râtib
(Ey nûr, sana kıyâsla ne ezel ne de ebed /=zamân/ var. Kurunun ve yaşın /ikiliklerin/ hikmetlerini açıklayıp âşikâr eden bir kânûnsun.)

10. Ey ümm-i Nebî her neyi aldınsa “a‘mâ”dan
Sendin o makâm içre kalem nâtık u kâtib
(Ey nebîlerin aslı olan Muhammed! Âmâ âleminden /gayb, ahadiyet yahut ayân-ı sâbite denilen âlemden/ ne aldın ise aslında bu hakîkatleri aldığın makâmın içinde olan da, kalem de, nutk edip yazdıran da, yazan da sendin!

Ümmî kelimesi zâhiren anasından doğduğu gibi kalan, okuma öğrenemeyen anlamındadır. Ümm, Arapça “ana”, ümmî ise anaya ait demektir. Ehlullah indinde vücûd tektir. Çokluk vücûd-ı vâhidin sıfatlarıdır. Cenâb-ı Hak kendi varlığından bir nûr yaratmış ve buna Nûr-ı Muhammedî demişlerdir. Varlığın hakîkati olan dört unsurun aslı bu nûrdur. Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlardaki ilk zuhûru havadır. Nûr-ı Hak sonra sırasıyla ateşe, su ve toprağa inmiştir. Sıfatlar bu unsurların terkibiyle binbir sûrete bürünmektedir. İnsânın hakîkati bu anâsırda gizlidir. Onun içindir ki anâsır her şeyin anasıdır. Anâsırın hakîkati ise tevhîde inildiğinde anlaşılır. Ümmî bu manâda Nûr-ı Muhammedîye mensup kişi demektir. Hz. Peygamber bizâtihî ilk nûru temsîl ettiği için ümmîdir. Diğer taraftan bu kavramla anlatılmak istenen insânın seyr ü sülûku için temelde kitabî bilgilerin çok da ehemmiyetli olmadığını vurgulamaktır. Bilgi de bir sıfattır ve aslına inen zâtî bilgiye dahil olacağı için tafsilata takılmayacaktır. Bu bakımdan ümmî aynı zamânda zâtî bilgi kaynağı demektir.
Âmâ, Türkçe’ye sonsuz karanlık, görünmezlik âlemi yahut ince bulut diye aktarılabilir. Fakat burada âmâ kavramından maksat zât-ı ahadiyettir. Cenâb-ı Hak bu mertebede gayb, ayân-ı sâbite hâlinde olup henüz sıfatlara tenezzül ve tecellî söz konusu değildir. Âlemde ikinci bir varlık yoktur hepsi kendinden kendinedir. Burası insânlığın hedefi olan vahdet-i vücûdun idrâk edildiği yerdir.

11. Ey rahmet-i Rahmân bütün âlemde hayâtsın
İlminle ayân olmadadır hâzır u gâib
(Ey Rahmân’ın rahmeti olan Nûr-ı Muhammed! Sen bütün âlemde hayâtsın. Görünen ve görünmeyen her şey bilginle açığa çıkmaktadır.)

12. İsmin ezelî Ahmed ü Mahmûd u Muhammed
Evsâf-ı şerîfin durur aksâ-yi metâlib
(İsmin ezelden beri Ahmed, Mahmûd ve Muhammed’dir. Arzu edilen en büyük rütbe senin bu şerefli özelliklerindir.)

13. Evrâd-ı Kemâlî durur “Encâehü‘l-a‘mâ”
Aşkından ırag etme kulun hâsir ü hâib
(Kemâlî’nin zikri “Encâehü’l-a‘mâ”dır. Ya Rabbi! Hiçbir şey dile getiremeyen bu mahcûp /perdeli, günâhkâr/ kulunu aşkından uzak etme.)

“En câehul a’mâ./Yanına o kör geldi diye.” Abese/1
Hz. Peygamber (a.s.) müşriklerin ileri gelenlerini, çağırıp onlara İslâm’ı anlatıyordu. Böyle bir toplantı sırasında, âmâ olan Abdullah bin Ümmü Mektûm yanına gelip “Öğrettiklerini bana da öğret” diyerek birkaç kere sözünü kesti. Peygamber (a.s.) bu durumdan huzûrsuz oldu, gayr-ı ihtiyarî huzûrsuzluğu yüzüne aksetti. Bu durumda onunla ilgilenmeyip, bir şey söylemeyerek başını çevirdi, tebliğine devâm etti. Bu hâdise sebebiyle indirilen sûreden sonra Peygamber Efendimiz Abdullah bin Ümmü Mektûm’un gönlünü hoş etmiştir. Âyetlerde şöyle denmektedir:
“Âmâ’nın kendisine gelmesinden ötürü yüzünü ekşitti ve çevirdi. (Resûlüm! onun hâlini) sana kim bildirdi! Belki o temizlenecek, yahut öğüt alacak da o öğüt ona fayda verecek.” Abese 1-4
Kemâlî Hazretleri bu nutk-ı şerîfinde âmâ olması münâsebetiyle söz konusu âyetin telmih ettiği olayla kendini aynîleştirip Hak kapısından ümidin kesilmemesi gerektiğini anlatıyor.


15

1. Seni muhtâc eden eşyâya sensin Hak değil muhtâc
Seninçün aç olan eşyâ önünde görme kendin aç
(Seni eşyâya yani şeylere muhtâç eden senin nefsindir, Hak değil. Senin için aç olan eşyâdır. Kendini eşyâ önünde aç görme.)

Burada açlık ve muhtâçlık yaratılış ve tevhîd merâtibine göredir. Varlığın en üstünde insân vardır. Eşyâ insân içindir ve insânın rızkıdır. Bu rızk ilâhî bir sevk ve ihsân ile insân denilen makâma doğru seyretmektedir. İnsân rızkının toplamıdır ve bu rızk ile meydana gelmiştir. Rızkın insâna, insânlık makâmına ulaşıncaya ve insânda kemâl bulup Âdem-i manâ oluncaya kadar geçireceği evreye /sürece/ “ömür” denir. Zaman da ömürleri ihtivâ eder. Rızkını ve ömrünü tamamlayan insân zamandan “ân”a yani aslına geçecektir. Eşyâ insâna gelmeden aslına intikâl edemez, bu sebeple insâna dönmesi lazımdır. Muvahhidler yediklerini, giydiklerini, kullandıkları malzemeleri bu şuurla enfüse mâl ederler. Hak ile alıp Hak ile verirler. Dolayısıyla muhtâç olan eşyâdır, ihtiyâç duyulan insândır fakat gaflet ehli şehâdet âlemi olan dünyada eşyânın mahkûmu ve mecbûru olur da kendini tüketir gider. Muvahhidler ise eşyâyı Hakk’a dönüştürürler.

2. Hayât-ı fânîyi bâkî görenlerdir ölenler hep
Bu dâre ne gelen var ne giden var anla gönlün aç
(Bütün ölenler, fânî dünya hayâtını bâkî görüp aldananlardır. Gönlünü aç ve şunu iyi idrâk et! Bu dünya /varlık/ evine ne gelen vardır, ne de giden!)

Çokluk biricik varlığın türlü sıfatlara tenezzül eden görüntüleridir. Bakan tevhîde ulaşırsa baktığının vahdet âlemi olduğunu tasdik edecektir. Kaldı ki ten fânîdir rûh ölmez. Muvahhidler tenlerini cân ettikleri için âleme cân gözleriyle ve hakîkatiyle bakarlar. Bu manâda gelen ve giden, doğan ve ölen vardır demek ikiliktir. Her oluş kendinden kendinedir. Dalga denizden ayrı değildir.

3. Cahîm-i tende kalma kalbe gir cennât-i Adn oldur
Akar altında enhâr neş‘esiyle rûh eder mi‘râc
(Kalbe gir, ten cehenneminde takılıp kalma, Adn cenneti odur. Onun altında ırmaklar akar, bu hâlin verdiği neş’e /sevinç ve vecd/ rûh mirâc eder.)

İbn Abbâs (r.a.)’dan gelen bir rivâyette, cennetin sekiz tabakası olduğu haber verilmektedir. Bunlar, Firdevs, Adn, Naîm, Dâru’l-Huld, Me‘vâ, Dâru’s-Selâm ve İlliyyûn Cennetleridir. Bu tabakalardan her birinde müminlerin yaptıkları iyi işler karşılığında girecekleri veya yükselecekleri derece veya mertebeler vardır. Cennet-i irfân: Hak bilgisine ulaşanların makâmı. Makâm-ı rü’yet. Cennet-i Rıdvân/ Ravza-i Rıdvân: Rıza, hoşnutluk cenneti. Cennetü’n-Naîm: “Beni Cennetü’n-Naîm’in vârislerinden kıl. ” (Şuârâ, 26/ 85; Mâide, 5/ 65; Tevbe, 9/ 21; Yûnus, 10/ 9). Cennetü’l-Adn: “Şüphesiz ki imân edenler ve güzel amel işleyenler yok mu, işte onlar mahlûkatın en hayırlısıdırlar. Onların mükâfâtı Rableri katında Adn Cennetleridir ki onların altlarından nehirler akar, orada onlar ebedî kalıcıdırlar, Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da O’ndan râzı olmuşlardır. Bu Rabb’inden korkanlar içindir.” (Beyyine, 98/ 8, Ayrıca bk. Tevbe, 9/72; Ra’d, 13/23; Nahl, 16/31). Cennetü’l-Firdevs: “Şüphesiz, imân edip güzel amel işleyenler için barınak olarak Firdevs Cennetleri vardır.” (Kehf, 18/107; Mü’minûn, 23/11). Cennetü’l-Me’vâ: “İmân edip güzel amel işleyenlere gelince, onlar için Me’vâ Cennetleri vardır.” (Secde, 32/19, Necm, 53/15). Dârü’s-Selâm: “Hâlbuki Allah Dârü’s-Selâm’a çağırıyor ve O, dilediği kimseleri dosdoğru bir yola hidâyet buyurur.” (Yûnus, 10/25, En‘âm, 6/127). Dârü’l-Huld: “O Rab ki fazlından bizi durulacak yurda (Cennet’e) kondurdu.” (Fâtır/35).
Kur’ân’da va‘dedilen cennet şöyle tasvîr edilmiştir:
“Takvâ sahiplerine va‘dedilen cennetin durumu şudur ki içinde kokusu değişmeyen sudan nehirler, tadı bozulmayan sütten nehirler, içenlere lezzet veren şaraptan nehirler ve saf baldan nehirler bulunur. Onlar için orada her çeşit meyve bulunur ve (onlar için) Rab’lerinden mağfiret vardır. (Bunların durumu), ateşte devâmlı kalacak olan ve hamîm (sıcak kaynar su) içirilen, bu sebeple bağırsakları parçalanan kimsenin durumu gibi midir? Muhammed/15.”
Hz. Niyâzî-i Mısrî “Mevâid’inin 17. Sofrasında bu âyeti şöyle yorumlamıştır:
“İnsânlık âleminde suyun, sütün, şarâbın ve balın misali şöyledir; Bil ki ilim arayan kimse ilim talebinde suyun denizi araması gibi olmalıdır. Nasıl ki su, gece gündüz durmadan ne dağ, ne ova, ne taş, ne orman, ne de güzel ve çirkin arazi demeden hepsini geçip denize kavuşur. İşte ilim talebinin de hiç durmaması, ilim denizine ulaşıncaya kadar matlubunu bulduğu herkesten -o kimse şeref ve izzet sâhibi olmasa da- tevazuu esirgememesi lazımdır. İlmi de kendi ruhunu ve başka ruhları besliyecek faydalı bir ilim olmalıdır. Nasıl ki süt vücûdları besler. İlim ve ameliyle bir mürşid-i kâmile koşmalıdır ki şarap gibi sâkîsini de içenini de sarhoş eden bir ma’rifete (bilgiye) erişebilsin. Ahlâkı da kalblere şifâ veren süzme bal gibi olmalıdır. Bir kimse bunları yani ilmi, ameli, marifeti ve güzel ahlâkı kendinde toplarsa onun meclisi cennet olur.”
Muvahhidler indinde Hak’tan başka bir varlık yoktur. Öyleyse cennet ve cehennem, nûr ve nâr, güzellikler ve kötülükler, olumlu ve olumsuz bütün ikilikler tevhîdi idrâk edemeyen insânlar için içte ve dışta, bedenli ve bedensiz âlemde birer mertebeden ibârettir. Cennet ve cehennemin kat kat oluşu, madden ve manen geldiğimiz ve yaşadığımız mertebeye göredir. Tevhîde yönelip yakîn arttıkça cennetin en üst seviyesine doğru yükselme başlayacaktır. Bunun aksine tevhîdden uzaklaştıkça cehennem tabakalarında derinleşme söz konusu olacaktır. Mâlûmdur ki cennet sekiz, cehennem yedi kattır. Sekizinci cennet Adn cenneti’dir. Bu makâm tevhîd mertebelerinin tamamlandığı noktadır. Adn yani irfân cennetine girenler, istedikleri mertebede seyredip istedikleri cennete tenezzül edebilirler.
Velhâsıl Kemâlî Efendi bu nutkunda ten cehenneminden yani ikiliklerden kurtulup ilim arayışına giren ve bir kâmil mürşide ulaşarak vuslata niyet eden sâlikin nefsinin rûh olup mirâcını gerçekleştireceğini muştulamaktadır.

4. Hayâl-i unsûr-ı Leylâ karartmış nûr-ı Mevlâ’yı
Gözün görmez kulak duymaz edersin sen seni iz‘âc
(Leylâ’nın bedenin hayâli Mevlâ’nın nûrunu karartmış. Gözün görmez, kulağın duymaz. Sen senin canını sıkar, kendine râhatsızlık verirsin.)

5. Unutdun aslını rûhu düşürdün düzâh-ı cisme
Nice âbâ vü üm geçdin olunca nutfe-i emşâc
(Aslını unuttun, rûhunu cisim cehennemine /ateşine/ düşürdün. Döllenmiş bir nutfe yani insân hâline gelinceye kadar nice baba / akl-ı kül, nefs-i kül, tabîat, hebâ, felekler/ ve anadan /dört unsurdan/ geçip geldin.)

Mevâlid-i selâse yani madenler, bitkiler, hayvânlar ve insân ulvî babalar (nûr-ı evvel, nefs-i kül) ile ulvî anaların (dört unsurun) izdivâcından neş’et etmiştir (doğmuştur). Hak nûru (Muhammedî nûr) son merhalede insân nutfesine gelmiş ve oluş tamamlanınca bütün özellikleriyle açığa çıkmıştır. Bu vücûdda kemâle ulaşır, aslını hatırlarsa tekrâr ulvî babaya yani âdem-i manâya döner. O da ancak bir kâmil rehberliğinde olur.

6. Vücûdun fehm kıl vehmin seninle doğma düşmendir
Budur bâğ-ı cinândan Âdem’i arza eden ihrâc
(Vücûdunu anla. Vehmin seninle birlikte doğmuş düşmandır. Âdem’i cennet bağçesinden dünyaya sürdüren sebep budur.)

7. “Nefahtü fîhi mi’n-rûhi”le serdâr-ı avâlimken
Seni mest eylemiş emvâl ü evlâd fitne-i ezvâc
(Allah’ın İnsâna kendi rûhumdan üfledim sırrıyla âlemlerin başını çekmişken mülklerinin, çocuklarının ve eşlerinin verdiği fitne seni sarhoş etmiş.)

“Ve nefahtü fîhi min rûhî: İnsâna kendi rûhumdan üfledim. Sad/2.”
“Fe izâ sevveytuhu ve nefahtu fîhi min rûhî fekaû lehu sâcidîn: Artık tesviye edip kendi rûhumdan üflediğim zamân, hemen ona secde ederek yere kapanın! Hicr/29.”

8. Değiştin neş‘e-i ûlâ mezâkın zevk-i dünyâya
O süflî, düşmen-i âbâ vü ecdâdındır ondan kaç
(En ulvî yaratılış zevkini yani Cenâb-ı Hakk’ın varlığındaki aşk ve oluş zevkini dünya zevkine değiştin. O bayağı dünya zevkleri baba ve dedelerinin düşmanıdır ondan kaç.)

İnsânın iki neş’esi vardır. Birisi ruhlar âlemindeki neş’e diğeri de cesedler âlemindeki neş’edir. Neş’e-i ûlâ, insânın bedenlenmeden önceki zevk-i ilâhî hâlidir. İnsân-ı kâmil diye bu ilk hal ve hayâta dönen kişiye derler. Kâmiller el’an bu hâl içindedir.
Abâ ve ecdâd, ilk yaratılan Nûr-ı Muhammedî’nin henüz madenler, bitkiler ve hayvânlara (mevâlid-i selâseye) inmeden önceki adıdır. On sekiz bin âlem bir tek nûrun açılımıdır. İnsân-ı kâmil bu ilk nûra ulaşıp Hakk’ın varlığında olduğu için ulvî âbâdan kinaye “Baba” diye adlandırılır ki, bu ilk nûru temsîl etme noktasında bütün varlığın babasıdır. Varlık da onun evlâdı gibidir.
Kemâlî Hz. burada temâs ettiği husûs gibi Hz. Mısrî Fuzûlî’nin gazeline yaptığı tahmîsinin bir bendinde şöyle der:
Cümle eşyâda birer hâlet konulmuşdur tamâm
Birbirinden ba‘zı nâkıs ba’zun istidâdı tâm
Meşrebi ‘alâ olan neş’e nedir hâsıl kelâm
Aşkdır ol neş’e-i kâmil kim andandır müdâm
Meyde teşvîr-i harâret neyde te’sîr-i sadâ

“Cenâb-ı Hak bütün eşyâya (dört unsûra) kendine mahsûs bir hâl (ilâhî birer sıfat) koymuş, o nesneyi o sıfat ile zuhûra getirmiştir. Bu yüzden eşyâ, birbirleriyle mukayese edildiğinde birinin diğerinden istidât (yani fıtrattan getirdiği kabiliyet ve sıfatlar) yönüyle eksik veya tam olduğu görülecektir. Hâsılı kelâm, yaratılışı (yani neş’esi, oluşu, meydana gelişi) yüce (tâm, kâmil) olan meşrep (=tabîat, fıtrat, doğuştan Hakk’ın zâtından sıfatımıza yüklediği ilâhî ahlâk) nedir bunu bilmek gerekir. Gerçekte o kâmil neş’e, (yani bizi tamamlayan, bizim hakîkatte doğmamızı, kendimizi gerçekleştirmemizi ve aslımıza dönmemizi sağlayan oluş sırrı) aşktır, başka bir şey değil! Şaraptaki harâretin (=yakıcılığın) sırrı, neydeki sadânın (=sesin) tesiri de bu yüzdendir. Burada şarapla su ve hararet münâsebetiyle ateş; neyle hava ve toprak unsurları yani dört unsur, bu unsurlarla insâna yüklenen fıtrat düşünülmelidir.

9. Ukûli seyredip eflâki geçtin unsûra düştün
Giyindin hil‘at-i insânı örtdün ma‘rifetden tâc
(Nûr-ı Muhammedîden çıktın. Ukûlü /akıl âlemlerini/ seyredip felekleri geçtin, dört unsura /hava, ateş, su ve toprağa/ geldin. Buradan İnsân elbisesini giyinip marifet tâcını taktın.)

10. Kemâlî bahr-i aşka gark olup kesb-i kemâl eyle
Halel vermez o deryâ-yı muhîte kesret-i emvâc.
(Kemâlî, aşk denizinde yok olup kemâle ulaş. Seni ihâta eden /senin etrafını çeviren/ deryâya /Muhammedî nûra/ dalgaların çokluğu zarar vermez.)

Mısrî Efendi “Risâle-i Devriyye’sinde şöyle buyurur:
“Ey azîz, bilinmelidir ki, tefsîr ve hadîs bilginleri ittifak etmişlerdir ki, o Zât-ı akdes ve Teâlâ ve tekaddes Hazretleri ahadiyyet (birlik) mertebesinde gizli bir hazîne iken bilinmeği istediğinde rûhlar ve cisimler âlemini yaratıp kendi rahmetinin cemâlini; kudretinin kemâlini, azâmetinin celâlini, nevâl ve nimetini, kısmetini, çeşitli sıfatlarını ve hikmetinin sırlarını zuhûra getirmek isteyince, yarattıklarının hepsinden önce, yokluğun zuhûr ettiği yerden (yani kendi zâtından) bir nûr cevheri vücûda getirmiştir. Bazı rivâyette kendi nûrundan bir latîf ve yüce cevher var edip bütün kâinâtı bu nûr cevherinden tedricen ve bir tertip ile açığa çıkarmıştır. Bu cevher için; Cevher-i evvel, Nûr-ı Muhammedî, Levh-i mahfûz, Küllî akıl, İzâfî rûh da denilebilmektedir. Bütün rûhların ve cisimlerin başlangıcı ve menşei o cevherdir. Hak Teâlâ, sevgiyle bu cevhere bir kerre bakmıştır. Bu cevher, sevginin hayâsından o anda eriyip su misali akmış ve onun saf, tertemiz özü, en yüksek seviyeye çıkmıştır. Bundan sonra, O cevherin özünden, evvelâ “küllî nefs”i, sonra sırasıyla meleklerin; nebîlerin, velîlerin, âriflerin, âbidlerin, müminlerin, kâfirlerin, cinlerin, şeytânların, hayvânların, bitkilerin, madenlerin(tebâyî’nin) rûhlarını yaratmıştır. Bu ruhların her birisi kendi derecelerine göre mâlûm makâmlarına gitmiştir. Sonra her ruh kendi cinsini bulup mücenned (toplu) askerler olup her grup makâmında kalmıştır. Melekût âlemi, bu on dört ruhla tamamlanmıştır.
Bu âlemlerin en yüce, en saf ve en latîfine Gayb âlemi, Lâhût âlemi veya Ceberût âlemi adı verilir.
Ortasına Ruhlar âlemi, Mânâ âlemi, Emîr âlemi gibi isimler verilir.
En aşağı, en kesif ve cisimlere en yakın olan âleme ise, Mücerredât âlemi, Berzah âlemi, Misâl âlemi” denmektedir.
Bunun üzerinden iki bin sene kadar zaman geçtikten sonra Hak Teâlâ’nın kadîm irâdesi taalluk etmişti ki, nam ve nişanını -yani, zâtındaki sıfatlarını- ortaya çıkarmak için cisimler âlemini halkeyledi.
Cenâb-ı Hak sonra o ilk cevhere sevgiyle bir daha nazar kılmıştır. Ve onun yüzü suyu hürmetinden harekete gelip dalgaları yükselmiş; pek yüce özünden de arş-ı azam vücûda gelmiştir. Sonra bu cevherin aslından sırasıyla Kürsî, Cennet, Cehennem, Yedi gök, Dört unsur vücûda gelip sûret bulmuştur.
Arş-ı âlâdan esfel-i safilîne kadar bu sûret âlemi, bu tertip üzere nizâm bulup adı geçen on beş çeşit cisim ile mülkün kuruluşu tamamlanmıştır.
Bu âlemin en yücesine Ulvî âlem, Büyük âlem, Cisimler âlemi, Bekâ âlemi, Âhiret âlemi derler.
Ortasına; Mütevassıt (orta) âlem, Ecrâm (cânsızlar) âlemi, İsriyye (Esîr) âlemi, Felekler âlemi, Semâvat âlemi derler.
En aşağıdaki âleme; Suflî âlem, Unsûrlar âlemi, Kevn ü fesâd âlemi, Dünyâ âlemi adları verilir.
Sonra, melekût âleminin varlıkları ile mülk âleminin varlıklarının hepsi pek zengin ervâh çeşitleri ile basit cisimlerin tamamı, hece harfleri gibi yirmi dokuzda tamamlanmıştır. Bu iki âlemin, yani, mülk ve melekût âlemlerinin belli sayıdaki söz konusu varlıklarının terkibinden üç kısım mürekkep cisim meydâna gelmiştir ki bunlar maden, nebât ve hayvânâttır. Nasıl ki hece harfleri denilen elif, be, te se gibi harflerin terkibinden isim, fiil ve harf vücûda gelmiştir, kelimelerin de asılları insân gibi olmuştur. Keza, varlıkların her biri iki âlemden üç terkip (bileşik=maden, bitki, hayvân) şeklinde zuhûr edip onlardan bu cihân kitabı, nihâyetsiz ve sınırsız manâlar bulmuştur.
Âleme ibret gözüyle bakan ehlullah ârifler, her nesneden pek çok hikmetler seyretmişler, yaratıcının sırlarına muttali olmuşlar ve eşyânın sûretinden manâsına (özüne) varıp huzûr bulmuşlardır.
Rubâî:
Âlem ki tamâm nüsha-i hikmettir
Manâsını fehm eyleyene cennettir
Mahrûm-ı şühûd olanların çeşmine
Zindân-belâ çâh-ı gam u mihnettir
………
Topraktan madene ve ondan bitkiye, ondan hayvâna ve ondan insâna ve insândan insân-ı kâmile gelinceye kadar bunların tamamı tarîk-i meâd yani çıkış yoludur.

Kavs-i nüzûl
Pes ilâhî nûr, ve feyz-i nâ-mütenahî, ahadiyyet mertebesinden ukûl üzere ve onlardan nüfûs üzere ve onlardan felekler üzere ve onlardan tabâyi’ üzere ve onlardan anâsır ve toprak üzere nâzil ve fâiz olur ki buna mebde ve kavs-i nüzûl de derler.

Kavs-i urûc
Topraktan madene ve ondan nebâta, ondan hayvâna, ondan insâna ve ondan da insân-ı kâmile yükselip ve rücû edip insân-ı kâmilden Hakk’a vâsıl olur Bu hemen o nûr-ı ilâhîdir ki ibtidâ o makâmından gelip bu makâmları geçip yine kendi makâmına gidip devresini tamam eder. “Her şey aslına dönecektir. ” fehvasınca o nûr, aslına gider.

Sonra aslına olan muhabbet hükmüyle ve kevnî hakîkatlere yönelmelerle genişleyen vücûdun zuhûr ettiği şeylerdeki tavırlarının her birisine vâsıl oldukça o tavrın boyasıyla boyanıp ve o mazharın özellikleriyle vasıflanır. Ve bu geçiş o umûmî vucûdun tenezzülünden ibârettir. Amma o vücûd ki dünyada kâmil olsa gerektir, onun seyri ukûl, nüfûs, eflâk ve anâsırdan toprağa gelinceye kadar sür’atle olup tenezzülünde bir engel olmaz. Topraktan madene, nebât, hayvân, insân ve insân-ı kâmile gelinceye kadar yükseliş mertebelerinde oyalanmadan sür’atle gelir. Bedende oyalanıp kalmaz. Fakat o vücûd ki onun kemâle ermeğe liyâkatı olmaz, onun seyri nüzûl ve uruc mertebelerinde engeller olup kemâlini bulamaz. O vücûd, nüzûl mertebelerinde bazen âteş, bazen havâ, bazen su ve bazen de toprak sûretinde yolda oyalanır durur. Yükseliş mertebelerinde de gâh maden sûretinde gâh bitki, gâh hayvân ve gâh insân sûretinde gelip kemâle ulaşıncaya kadar çeşit çeşit sûretlerde yani manialarda habs olup kalır. Mesela o genişleyerek yol alan vücûd bitkiler âlemine dahil olacağı sırada bazı afet arız olup nebât olamaz. Yahut, nebât olur lâkin olgunlaşmadan önce fâsid olup (bozulup) sonra yeniden bitmeğe ihtiyaç duyar. Bazen de itidâlden uzak olan nebâta red olunup hayvânın yemine lâyık olamaz. Bazen de hayvân yemine kâbiliyetli olur, lakin yenilmeden zâil olur. Böylece nice yıllar oyalanır. Bazen de bir hayvân, insân tarafından yenecek hale gelmişken yenmeden bozulur. O hayvân bu durumda insân mertebesine yükselemez. Diğer taraftan eti yenen bir hayvân bazen insân mertebesine nakl eder. Ancak, kemâl mertebesine vasıl olmaz ve akl-ı külli bulamaz, dünyaya hayvân gelir nadân gider. Bazen de yükseliş mertebelerini geçip topraktan ağaçlara gelip sür’atle meyveler sûretine girip insân gıdâsı olup nutfeye dönüşerek insân sûretine gelir, ârif ve âkil olur. Lakin akl-ı evvele vâsıl olup kemâl bulamaz. Bazen, sür’atle buğday, arpa, sebze vs. şekline girip insân yiyeceği olur. Menî sûretini bulup ana rahmine gelip kan pıhtısı ve muzga (et parçası) olup insân şeklini alıp âkil, ârif, kâmil olup akl-ı evvele vâsıl olur. Nihâyet mirâcını tamamlar.
Bu şerefli vücûdun, yani insân-ı kâmil vücûdunun yükselişinin başlangıcı madenler olmuştur ki onların öncesi tîn-i lezic yani yapışkan bir topraktır. Sonra ondan hacere yani taşa terakki kılmıştır. Ondan parçalanmaya müsait cevhere ulaşır ki, demir, bakır, kurşun, kalay, gümüş ve altın gibi madenlerdir. Ayrıca la’l, yakut ve zümrüt gibi cevâhirin mertebelerine yükselmiştir ki ta mercâna varıp ondan nebâtî eserlerden kendini gösterip o mertebeden de yükselip tohumsuz biten bitkiler mertebesine gitmiştir. Sonra tohum ile biten bitki mertebesine ve ondan ağaç sûretine varıp ta hurma ağacına ulaşmıştır. Hurma mertebesinden hayvân mertebesine yükselip nice yıllar o mertebelerde ömür sürmüştür. Ta fiil ve sûrette insâna benzeyen maymûn mertebisini bulmuştur. Bu mertebeden de yükselip insân sûretine gelmiştir. Sonra o insân kemâlin sûret ve sîretinde terakkî edip insân-ı kâmil mertebesine gidip ilâhî ahlâk ile dolmuştur. O kemâl-i marifete erip akl-ı külle vâsıl olmuştur. Bu mertebede onda dâire-i vücûd tamamlanıp nihâyet bulmuştur. Zira umûmî âlemin vücûdunun emri devri yani küllî ruh bulunmuştur ve bu her şeye sirâyet eden vücûd bir daire şeklinde resm olunmuştur. Onun başlangıcı akl-ı evvel, nihâyeti insân-ı kâmildir. Sonra vücûd dairesinin âhiri evveline gelip insân-ı kâmilde muttasıl olup tamamen bilinmiştir. Ammâ feyz-i Rabbanî mevcûdâtın tamamında vardır ve insân-ı kâmil bunlarla vâsıldır. Mevcûdâtın hepsi o semte yönelmiştir ve o semte nâzırdır. Herkes kabiliyeti kadar feyz-i feyyâza nâildir. Çünki genişleyen ve varlığı ihâta eden vücûd olan Rabbânî feyz çeşit çeşit şekillerde zuhûr edip pek çok mertebeye ulaşmıştır. Sonra, hemen her mazhar ve sûretin boyasıyla boyanıp gerektiği kadar ışık salmıştır ve tek bir vücûd iken muhtelif sûretlerle zuhûra gelmiştir. Sonra her nesnenin bir ismi vardır ki o isim ona Rab olmuştur. Her kim ki kendi rabb-ı mukayyedi terbiyesinde kalmıştır, o kimse Hakk’ı unutup kendini tanımış kendine tapınmıştır. Sonra bütün zamanlarında âlem halkıyla cenk ü cidâl (kavgâ) edip kendini inkâr ve itirâz ateşine salmıştır. Kendi çizdiği yollardan giderek keder denizine dalmıştır. Ve kim ki kendi Rabbisi terbiyesinden çıkıp rabbü’l-erbâb dairesine dâhil olmuştur tabîat zindânından rûh fezâsına gelmiştir. O kimse nefs putunu kırıp Samed olana yönelmiştir. O bütün vakitlerinde cümle halk ile sulh ve salah kılıp işlerini Hakka havale etmiş, her gamdan azad olmuş ve saâdet-i ebediyye bulmuştur. Zira ki insân-ı kâmil olup akl-ı külle vasıl olmuştur. Onun devresi tamamlanıp her murâdı hâsıl olmuştur.
Bu anlattığımız dâire-i vücûdu bir hakîm-i ilâhî olan Hz. Celâleddîn-i Rûmî (k.s.) remz edip kavs-i urucunu beş beyitte işâret edip açıklamıştır:
“Cânsızdım, bu sûretten ölüp kurtuldum, yetişip gelişen biri haline geldim, bitki oldum. Bitkiden öldüm, hayvân sûretinde dirildim. Hayvânlıktan da öldüm, insân oldum. Artık ölüp yok olmadan ne diye korkayım. Bir hamle edeyim de insân iken öleyim; melekler âlemine geçip kol kanat açayım. Melek olduktan sonra da ırmağa atlamak, melek sıfatını terk etmek gerek.”
Ve bir insân-ı kâmil kendi halini beyân ile bu manâyı şöyle beyân etmiştir. Nazm:
Devr edip geldim cihâna yine bir devrân ola
Ben gidem bu ten sarâyı yıkılıp vîrân ola

Cûş edip ummân-ı cân cismim gemisin dağıda
Yerler altında tenim toprak ile yeksân ola

Bu vücûdum dağı kalka atıla yünler gibi
Şeş cihâtım açıla bir haddi yok meydân ola

Dört yanımdan nâr u bâd u âb u hâk ede hücûm
Benliğim anlar alıp bu varlığım tâlân ola

Dağıla terkîbim otuz iki harf ola tamâm
Nokta-i sırrım kamunun cevherine kân ola

Cümle efkâr u havâssım haşr ola bu arsada
Kalkalar hep yeniden san kim bahâristân ola

Yevm-i tüblâdır o gün her ma‘nâ bir sûret giyer
Kim nebât u kimi hayvân kimisi insân ola

Kabrime dostlar gelip fikr edeler ahvâlimi
Her biri bilmekde hâlim vâlih ü hayrân ola

Her kim ister bu Niyâzî derdmendi ol zamân
Sözlerini okusun kim sırrına mihmân ola

Ve mümkündür ki vacibü’l-vücûd ile mümkinü’l-vücûdu bir daire farz edesin ki onu bir doğru çizgi ile iki kısma taksim ederler. Ve ona hatt-ı mevhûm (vehmî çizgi) ve dairenin çapı derler. Bu hat ile bu daire iki kavs şeklinde görünür. Çünki bu mevhûm varlıktan ibâret olan vehmî çizgi asla kavuşmak ile ortadan kalkar. Dairenin şekli olduğu gibi yani bir bütün olarak görünür ve “Kabe kavseyni ev ednâ (Necm/9)” yani yakîn sırrı onda bilinir. Şimdi, mezheb-i hükemâ üzere devrân-ı vücûdî bu miktâr beyân ile hatm olundu.”

16
TAZMÎN-İ YAVUZ SULTÂN SELÎM

1. Bir âteşe yandım ki ne dil kaldı ne maksûd
Sa‘y ü amel ümmîd ü taleb oldu siyeh dûd
İkbâl-i cihân ger sana hep olsa da mebsût
Aldanma bu dârü’l-mihenin her şeyi bî-sûd
“Feryâd ez-în nev‘-i vücûd-i adem-âlûd”
(Bir ateşe /aşka/ yandım ki ne gönül kaldı, ne de emel. Gayretlerim, ümidlerim isteklerim siyâh bir duman olup yok oldu. Eğer sana dünyanın talihi hiç açılmasa da /dünyada yüzün gülmese de/ üzülüp aldanma. Çünki bu meşakkat evi denilen dünyanın her şeyi faydasızdır. El-amân hiçliğe bulaşmış bu vücûd elinden el-amân!)

2. Eflâke çıkan başların avdet-gehidir hâk
Tesrî-i sukûta çekiyor bir başı eflâk
Bir fîl-i mühîb mûr-i zaîf ile olur çâk
Pâkize-vücûd var ki olur hem-dem-i nâ-pâk
“Feryâd ez-în nev‘-i vücûd-i adem-âlûd”
(Toprak, göklere çıkan başların dönüş yeridir. Felekler bir başı hızlı bir düşüşe /aşağıya/ çekiyor. Heybetli bir fil, zayıf küçük bir karıncayla /karınca tarafından/ parçalanabilir. Temiz bir vücûd /kişi/, kirli bir kişiyle dost olur. El-amân hiçliğe bulaşmış bu vücûd elinden el-amân!)

3. Ashâb-ı gönül derd ü elem gamla mükedder
Nâ-merd-i leîm her neyi isterse müyesser
Erbâb-ı fazîlet hele her yerde muhakkar
Âkillere dünyâda adâvetse mukarrer
“Feryâd ez-în nev’-i vücûd-i adem-âlûd”
(Gönül sahipleri dertli, elemli, gamlı ve üzüntülüdür. Kınanmış rezil kişiler her neyi isterlerse kolaylıkla elde ederler. Fazîlet sahipleri her yerde hor ve hakîr görülür, hakârete uğrarlar. Akıllılara da dünyada düşmanlık takdîr edilmiş. El-amân hiçliğe bulaşmış bu vücûd elinden el-amân!)

4. Ahmâklaradır mesned-i ikbâl-i cihânın
Nâdânedir ikrâmı vefâsı humakânın
Dünyâ hele baştan başa mülk-i süfehânın
Kim der ki bu dünyâda yeri var fudalânın
“Feryâd ez-in nev’-i vücûd-i adem-âlûd”
(Dünyâ ikbâli olan makâmlar ahmâklar içindir. Ahmâkların ikrâmı ve vefâsı da câhilleredir. Hele bu dünya baştan başa zevk ve eğlenceye düşkün akılsızların yeridir. Kim der ki bu dünyâda fazîletli kişilerin yeri vardır. El-amân hiçliğe bulaşmış bu vücûd elinden el-amân!)

5. Bir yerde kerem sâhibi menfûr-i ekâbir
Bir yerde kalem sâhibi hattât-ı mezâmir
Yok başka hüner şimdi cehâletle mefâhir
Toplandı bütün sâhib-i takvâda mehâzir
“Feryâd ez-în nev’-i vücûd-i adem-âlûd”
(Bir yerde kerem sâhibi /sözde cömert görünen/ devlet yetkililerinin nefret ettikleri, Bir yerde Zebûr’un sûrelerini yazan kalem sâhibi kişiler. Şimdi câhillikle övünmekten başka hüner yok. Bütün görüntüler /gösteriş ve riyâ kokan davranış ve ibâdetler/ sözde takvâ sahiplerinde toplandı. El-amân hiçliğe bulaşmış bu vücûd elinden el-amân!)

6. İnsâna elem kendi emel ettiği her iş
Hiç kimse bunun ön ve sonun etmedi derpîş
Bir gonca için saklanır altında nice nîş
Bir şâh-ı cihânın sonudur medfen-i dervîş
“Feryâd ez-în nev’-i vücûd-i adem-âlûd”
(İnsâna elem veren şeyler kendi arzûladığı işlerdir. Hiç kimse bunun öncesini ve sonrasını göz önünde bulundurmadı. Bir gonca elde etmek için nice dikene su verilir. Dervîşin kabri bir cihân hükümdârının sonudur. El-amân hiçliğe bulaşmış bu vücûd elinden el-amân!)

7. İnsân yetişir kendini bulmakla kemâle
Bir yerde düşer kendini bilmekle zevâle
Bir yerde serâb ehli düşer bunca vebâle
Hayretler içinde döner eflâk bu hâle
“Feryâd ez-în nev’-i vücûd-i adem-âlûd”
(İnsân kendisini /aslını, ayn-ı sâbitesini/ bulmakla kemâle ulaşır. /Bunu şöyle de diyebiliriz;/ o bir noktada kendini bilmekle sona ulaşır. Çokluğu gerçek zannedenler yani serâb ehli bir yerde bunca günâha /şirke/ düşerler. Felekler bu hâle hayretler içinde dönerler. El-amân hiçliğe bulaşmış bu vücûd elinden el-amân!)

8. İnsâna belâ kendine mâl ettiği varlık
İnsâna cefâ kendine atfettiği darlık
İnsân kurulan bunca sarây sonra mezârlık
Bâkî değil âlemde ne izz ü ne de harlık
“Feryâd ez-în nev’-i vücûd-i adem-âlûd”
(İnsânın belâsı, kendine mâlettiği varlık /benlik/, yine kendine atfettiği darlık da çektiği cefâların sebebidir. İnsân tarafından kurulan bunca sarây sonra aynı insânların mezârlığı olmuştur. Âlemde ne izzet /ululuk/ ne de horluk bâkî değildir. El-amân hiçliğe bulaşmış bu vücûd elinden el-amân!)

9. İnsân, ne idin şimdi nesin ya n’olacaksın
Bir gün gelecek asla dönüp hâk olacaksın
Nâ-pâk gidersen deme kim pâk olacaksın
Yaptıklarını orda görüp çâk olacaksın
“Feryâd ez-in nev’-i vücûd-i adem-âlûd”
(Ey insân! Sen evvelde ne idin, şimdi nesin, peki sonra ne olacaksın? Bunları iyi düşün. Birgün gelecek aslına dönüp, toprak olacaksın. Kin, kibir, riyâ, cimrilik gibi kirlerle gidersen zannetme ki temiz gidip vuslata nâil olursun! Yaptıklarını orada /ölüm anında/ görüp kendini parçalayacak, ben ne yaptım diyeceksin. El-amân hiçliğe bulaşmış bu vücûd elinden el-amân!)

10. Bir nisbet imiş izzet ü ikbâl ne kim var
Bir bâzîçedir âşık u ma‘şûk u füsûnkâr
Bir hârikadır şi‘r-i Kemâlî eder izhâr
Bu mısrâ-ı Yavuz’u nice dem eyledi tekrâr
“Feryâd ez-in nev’-i vücûd-i adem-âlûd”
(İzzet ve ikbâl / büyüklük ve gelecek/ endişesi, buna benzer dünyevî her türlü arzûlar geçicidir. Âşık, maşûk ve insânı büyüleyen her şey bir /ilâhî/ oyundur. Kemâlî’nin şiiri bir hârikadır ki bunları ortaya çıkarır. Yavuz Sultân Selîm’in bu /mes’eleyi izâh eden enfes/ mısrâını nice kereler tekrâr etti:
“Feryâd ez-in nev’-i vücûd-i adem-âlûd”
Bu feryâd, yokluğa bulaşmış vücûd nev’inin yani bütün varlığın feryâdıdır.)

17
1. Ey ezel askeri ey rûh-ı vatan şanlı şehîd
Sana ölmez dedi Hak verdi sana ömr-i mezîd
Seni medhetmek için tâkati yok insânın
Seni medhetmededir Hazret-i Kur‘ân-ı Mecîd
(Ey ezel askeri Mehmetçik, ey vatanın rûhu, ey şanlı şehîd! Cenâb-ı Hak senin için ölmez dedi ve sonsuz -ölümsüz- bir ömür verdi. İnsânın seni medhetmeye gücü yetmez. Seni hakkıyla Hazret-i Kur’ân medhetmektedir.)

“Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Aksine onlar diridirler ancak siz fark edemiyorsunuz. Bakara/154.”

“Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın. Aksine onlar diri olup Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar. Allah’ın lutfundan kendilerine vermiş olduklarıyla sevinç içindedirler ve arkalarından henüz onlara kavuşmamış olanları, kendilerine bir korku olmayacağı ve üzülmeyecekleri üzere müjdelerler. Âl-i İmrân/169-170.”
*
“Ezel askeri” tâbiri insânlıkla birlikte tevhîd ve adâlet için gayret ve himmet eden kuvve-i kudsiyye sâhibi Ricâl-i Gayb’ın teveccühünü kazanmış olan İslâmı gerçekten temsîl eden güçtür. Bu güç Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla, İslâm’la şereflenmesiyle birlikte Türkler’in eline verilmiştir. El’an devletimizin ve Mehmetçiğimizin elindedir ve ebediyen de öyle olacaktır.

2. Kanınla Kore dağlarını Bedr’e çevirdin
Dağlar gibi düşmanları süngünle devirdin
Türklük ne imiş Türk ne imiş târîhe serdin
Sen ölmedin ettin ebedî târihi tecdîd
(Ey ezel askeri Mehmetçik! Akıttığın kanla Kore dağlarını Bedr’e çevirdin. Dağlar gibi düşmanları süngünle devirdin. Türklük neymiş, Türk kimmiş tarihe yazdın. Sen hiçbir zaman ölmedin, tarihi yeniledin.)

3. Birlik yoluna attığın evlâd u ıyâli
Hürriyet-i efkâr uğruna mâl u menâli
Yükseltmek için göklere azminle Hilâl’i
Yükselttin anınla yanacak şem‘a-i tevhîd
(Ey ezel askeri Mehmetçik! Çoluk çocuğunu birlik yolu için terk ettin. Fikir hürriyeti için mâlını mülkünü harcadın. Hilâli göğe yükseltmek için azminle savaştın. Onunla birlikte yanacak olan tevhîd nûrunu da göğe yükselttin.)

4. Sen ölmedin ölmezsin evet ölmeyeceksin
Sen Türk gülüsün din gülüsün solmayacaksın
Dâvetlisin Allâh’ına reddolmayacaksın
Düşman solacak mahvolacak haîb ü nevmîd
(Ey ezel askeri Mehmetçik! Sen ölmedin, ölmezsin, ölmeyeceksin, Türk’ün ve dinin gülüsün solmayacaksın. Sen, Allah’a davetlisin geri çevrilmeyeceksin. Düşman solacak, mahvolacak, muztarip ve ümitsiz bir halde yok olup gidecek.)

5. Köyden köye dağdan dağa evden eve gezdin
Baba ana evlâd demedin içine yazdın
Düşman bin idi sen bir idin belki de azdın
Allah diye atıldın edip düşmanı terdîd
(Ey ezel askeri Mehmetçik! Sen, köyden köye, dağdan dağa, evden eve gezdin. Anne, baba, evlâd demedin, hepsinin özlemini içine attın. Binlerce düşmanın vardı, sen ise tek başına idin ve sayıca çok azdın. Yine de ‘Allah’ diye atıldın, düşmanı geri püskürttün.)

6. Ak saçlı analar babalar yavrular evde
Kaldı araba tarla hem at sevgili köyde
Bunları bırak yurdunu cânın gibi sev de
Atıl savaşa düşmanı kıl kahr ile teb’îd
(Ey ezel askeri Mehmetçik! Aksaçlı analar, babalar, yavruların yavrun evde, araba, tarla, at ve sevgili yarin köyde kaldı. Bunları düşünme, yurdunu canın gibi sev de düşmanın üzerine atıl, onları yok edip uzaklaştır.)

7. Sen pâk şehîdsin sana şâhid dere dağlar
Bir katre kanından coşarak her dere çağlar
Mevtinle hayât-ı ebedî almada sağlar
Türk varlığını varlığınız eyledi tezyîd
(Ey ezel askeri Mehmetçik! Sen temiz bir şehîdsin; dereler, dağlar buna şâhiddir. Her dere bir damla kanınla coşarak çağlar. Hayâtta olanlar, senin ölümünle ebedî hayât bulmaktadırlar. Varlığınız Türk varlığını çoğalttı.

8. Yârân-ı Bedir cengin ile fahr eder elbet
Kunuri’de gösterdiğiniz şân u şecâat
Hendek gününü andıracak darbe-i hayret
Bir darbesi dîni ebedî eyledi te‘yîd
(Ey ezel askeri Mehmetçik! Bedir dostları elbette senin savaşınla övünür. Kunuri’de gösterdiğin şan ve yiğitlik, Hendek gününü andıran ve insânı hayrete düşüren darbe, İslâm’ın büyüklüğünü sonsuza kadar doğruladı.)

9. Ey rûh-ı Kerîmin keremi bahtiyâr ana
Ey rûh-i şerîfin şerefi ihtiyar ata
Ne pâk idiniz ki sizi medheyledi Mevlâ
Ne pâksınız Kur‘ân bu sözü eyledi te‘kîd
(Ey ezel askeri Mehmetçik! Ey cömertliği ebedî ve sınırsız olan Rabbimin rûhunun ihsânı olan mutlu ana! Ey Şerefli Rûh’un /Seyyid-i Kâinât Efendimizin/ şerefi olan ihtiyâr ata! Ne temizdiniz ki sizi Allah medhetti. Ne temizdiniz ki bu sözü Kur’ân tekrâr tekrâr ifâde etti.)

10. Ey her şeyini Hak yoluna mahveden arslan
İnsânlığı kurtarmak için ahdeden insân
Göklerdeki melekler seni yerlerdeki hayvân
Hak’dan dilemiş tâ kılasın düşmanı tecrîd
(Ey ezel askeri Mehmetçik! Ey her şeyini Hak yoluna harcayan aslan! Ey insânlığı kurtarmak için söz veren insân! Göklerdeki melekler, yerlerdeki cânlılar ülkedeki düşmanı yok etmen için seni arzûlamışlardır.)

18
1. Kıl lisânını pâk her dem Zât-ı zikrullâh ile
Fikrini imhâ edip isbât-ı zikrullâh ile
(Lisânını her an Cenâb-ı Hakk’ın zât ismini –Allah’ı (c.c.) zikr etmekle temizle. Nefy ile /=Lâ ilâhe diyerek/ fikirlerinin yok edip /illallah/ zikriyle Hakk’ı isbât et.)

2. Bu vücûdun “mâsivallâh”dan tamâm tathîr kıl
Kalbini tenvîr kıl lem‘ât-ı zikrullâh ile
(Vücûdunu yani benliğini Allah’tan gayrı her şeyden tamamen temizle. Kalbini Allah’ın zikrinin parıltısıyla aydınlat.)

3. Öyle zâkir ol ki “ezkürküm” sana olsun ayân
Öyle zâkir ol ki öl emvât-ı zikrullâh ile
(Öyle bir zikredici ol ki ‘ben de seni zikredeyim. ’ sırrı sana açıkça belli olsun. Öyle bir zikr et ki Allah’ı zikrede zikrede öl.)

“Fezkurûnî ezkurkum: Siz beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim. Bakara/152.”
“Allah’ı öyle çok zikredin ki tâ -insânlar- size mecnûn desinler. Hadîs”

4. “Nahnu akreb”den nigâh etmek dilersen hüsnüne
Pâk kıl gönlündeki mir‘âtı zikrullâh ile
(Mutlak güzele /Hakk’ın zâtından kuluna seslendiği/ “Biz yakınız.” makâmından bakmak istersen, gönlündeki aynayı zikrullah ile temizle.)

“Nahnü akreb: Biz yakınız. Kâf/ 16.”

5. Enfüs ü âfâka Hak zâhir olur bu miryede
Sen likâ-yı Rabb’i gör âyât-ı zikrullâh ile
(Ey insân! Sen bu şek ve şüphe yani ikilik içinde gelip giderken Cenâb-ı Hak enfüse /iç âleme/ ve afâka /dış âleme/ zannın üzere yansır /yani sen içinde ve dışında meydana gelen olaylardan Hakk’ı geldiğin hâl üzere anlarsın/. Ey insân! Sen zikrullahın neticesinde tecellî edecek olan işâretlerle Rabbinin yüzünü gör. Bak o zaman şek kalır mı?)

6. Mahv-ı sevdâ-yı huzûbât-ı cihân mümkün değil
Terk-i gaflet etmeden lezzât-ı zikrullâh ile
(Zikrullahın lezzetiyle kabiliyetini artırıp gafleti terk etmeden dünyadaki hiziblerin /türlü düşüncelerin/ sevdâsını yok etmek ve gönlünü arındırıp Hakk’ı bilip bulmak mümkün değildir.)

7. Rûhu görmez ten gözü âmâ gelir âmâ gider
Gönlünü doldurmadan mişkât-ı zikrullâh ile
(Zikrullahın nûruyla gönlünü doldurmadan ten gözü cân gözü hâline gelip de rûhu yani aslını görmez ve dünyaya kör gelip kör gider.)

“Ve men kâne fî hâzihî a’mâ fe huve fîl âhırati a’mâ ve edallu sebîlâ. Bu dünyada âmâ olan, âhirette de âmâ olur. İsrâ/72.”

8. Âkil ol sicn-i tabîatda kalıp olma helâk
Kıl tabîat sandığın cennât, zikrullâh ile
(İyi düşün, tabîat hapishânesinde /dört unsurdan mürekkep bu bedende ve unsurlarla gelen mizâcında/ takılıp kalarak yok olup gitme. Tabîat sandığın şeyi Allah’ı zikr etmekle cennet hâline getir.)

9. Sırr-ı ârifden Kemâlî sırr-ı aşk olsa ayân
Cümle eşyâyı görür tâat-ı zikrullâh ile
(Kemâlî! Ârifin sırrından aşkın sırrı belirse, bütün eşyâyı zikrullah ile tâat /kulluk/ eder görür.)

19
1. Anâsır kisvesinden seyr kıldım sırr-ı “Tâhâ”ya
Ridâ-yı Murtazâ’yı giydim azm ettim “ev ednâ”ya
(Bu vücûd elbisesinden Tâhâ’nın /hakîkat-i Muhammediyye’nin/ sırrını seyrettim. Hz. Alî’nin hırkasını giydim, ev ednâ /cem‘ü’l-cem‘, Hakk’a en yakın olma/ makâmına ulaşmaya azmettim.)

Tâhâ sûresi, Resûlullah’ın ledünnî yönünü anlatan 25 âyetten oluşan bir sûredir. İlk âyet şöyledir: “Kâle rabbişrah lî-sadrî./Mûsâ, dedi ki: “Rabbim! Gönlüme ferahlık ver. Tâhâ/1.”
“Kâbe kavseyni ev ednâ. İki yayın birbirine uzaklığı kadar, hatta daha da yakın oldu. Necm/9.” “Kâbe kavseyn”den murâd cem‘ü’l-cem‘, yani Hakk’ın enfüs ve afâkta tecellîsidir. Hakk’a yakînin tamamlandığı, kulun Hak rengine boyandığı makâmdır.

2. Hümâ-yı himmetim oldu havâ-yı aşkda nâbûd
Meğer her fânîyi ifnâ imiş bu nükteden gâye
(Gayretimin hümâ kuşu aşkın havasında /hevâsında/ yok oldu. Meğer bu manâlı sözün /aşkın/ gâyesi her fânîyi yok etmekmiş.)

3. Düşüp Mecnûn-veş gezdim beyâbânsız hıyâbânsız
Kalıp bî-hiss ü bî-idrâk kapıldım başka şeydâya
(Mecnun gibi çölde yolunu kaybederek dolaşıp durdum. Ne bir his ne bir düşüncem kaldı, başka bir aşk çılgınlığına kapıldım.)

4. Nişânsız lâ-mekânîde bir oldu cân ile cânân
Erip Rûhu’l-Kudüsten rûh üfürdüm Ümm-i Îsâ’ya
(Nişânsız ve mekânsız olan /zât âleminde/ cân ile cânân bir oldu /vahdette buluştu./ Varıp Rûhü’l-Kudüs’ten /Rahmânî nefes’ten, Cebrâil’den/ İsâ (a.s.)’nın annesine rûh üfürdüm.)

5. Kitâb-ı hazret-i insânı şârih aşkdır mutlak
Şecerden nâr-ı aşk “innî enallah” dedi Mûsâ’ya
(Hazret-i insânın kitabını şerh eden tek gerçek aşktır. Aşkın ateşi Mûsâ (a.s.)’ya bir ağaçtan seslenip: “Muhakkak ben, ben Allah’ım” dedi.)

Vâdî-i Eymen, Hazret-i Mûsâ’nın Tûr dağında Allah’ın tecellîsine mazhar olduğu yer /makâm/.
Cenâb-ı Hak âyette öyle buyurmaktadır:
“Fe lemmâ etâhâ nûdiye min şâtıı’l-vâdil-eymeni fîl buk’ati’l-mubâraketi mine’ş-şecerâti en yâ Mûsâ innî enallâhu Rabbü’l-âlemîn./Mûsâ, ateşin yanına gelince, o mübârek yerdeki vâdinin sağ tarafındaki ağaçtan şöyle seslenildi: “Ey Mûsâ! Şüphesiz ben, evet, ben âlemlerin Rabbi olan Allah’ım. Kasâs/30.”

6. Ne Mecnûn’um ne Leylâ’yım ne ma‘şûkum ne de âşık
Hadîs-i aşkımı benzetmek olmaz Kays’a Leylâ’ya
(Ne Mecnûn’um, ne Leylâ’yım, ne âşıkım, ne de sevgiliyim. Aşkımın rivâyetini Leylâ ve Mecnûn’nun aşkına benzetmek doğru olmaz.)

7. Benim Şîrîn’imin âşıkları hep bed-i vasfında
Kimi bî-tâb cân vermiş kimi bî-âb u bî-vâye
(Benim Şîrîn’imin âşıkları hep onun kusurlarını sayıp döker. Bu hâlleriyle onların kiminin tâkati kalmamış kimi susuz ve kimi de nasipsiz olduklarından Ferhâd olup dağları delememişlerdir.)

8. Benim vâdî-i aşkımdan görünmez encüm ü eflâk
Harîm-i “li mâallâh”dan dönülmez semt-i esmâya
(Benim aşkımın vâdîsinden yıldızlar ve felekler /çokluk/ görünmez. Li ma‘allâh /benim Allah ile öyle bir anım var ki/ makâmından esmâ /yani çokluk/ semtine dönülmez.)

Li-ma‘allâh sırrı: Allah ile birlikte olma sırrı. Hz. Peygamber “Benim Allah ile öyle anlarım olur ki, ne mukarreb melekler, ne de bir nebî o yakınlığı elde edememiştir.” buyurmuştur. Cenâb-ı Peygamber’in bu makâmda işaret ettiği sır “makâm-ı cem‘dir. Cem‘ makâmında olup da zât tevhîdinin zevkini alan kişi esmâ ve sıfât âlemine dönmek istemez.

9. Fezâ-yı aşkımın bir köşesinde bin felek gâib
O eflâkin biri binlerce fâikdir bu dünyâya
(Aşkımın nâ-mütenâhî bir köşesinde bin felek saklıdır. Bu feleklerden her birisi bu dünyadan binlerce kat üstündür.)

10. Felekler bahr-i aşkın katre-i emvâcının aksi
Avâlim ser-be-ser meftûn u müstağrâk bu deryâya
(Felekler aşk deryâsının dalgalarının damlasının yansımasıdır. Âlemler baştan başa bu aşk deryâsına mübtelâdır ve o sonsuzluğun içinde kaybolup gitmiştir.)

11. Âmâ-yı kudretimden bin “ulü’l-ebsâr” zâhirken
Hakîkî hüsnümü görmez de derler bak şu âmâya
(Kudretimde mevcût olan âmâ sırrından bin /pek çok/ gönül gözü açık ehlullah zâhir olmuş iken gerçek güzelliğimi /gönül vechimi, a‘yân-ı sâbitemi/ göremeyenler “bak şu köre” derler.)

Ulû’l-ebsâr: Basîret sahipleri, gönül gözü açıklar. Bazı âyetlerde gönül gözü uyanıklar için şöyle buyrulur:
“Huvellezî ahrecellezîne keferû min ehli’l-kitâbi min diyârihim li-evvelil’-haşr mâ zanentum en yahrucû ve zannû ennehum mâniatuhum husûnuhum minallâhi fe etâhumullâhu min haysu lem yahtesibû ve kazefe fî-kulûbihimur ru’be yuhribûne buyûtehum bi eydîhim ve eydîl mû’minîne fa’tabirû yâ ulîl ebsâr.”
“O, kitap ehlinden inkâr edenleri ilk toplu sürgünde yurtlarından çıkarandır. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah’tan koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah’ın emri onlara ummadıkları yerden geldi. O, yüreklerine korku düşürdü. Öyle ki evlerini hem kendi elleriyle, hem de mü’minlerin elleriyle yıkıyorlardı. Ey basîret sahipleri, ibret alın. Haşr/ 2.”
*
“Kad kâne lekum âyetun fî-fieteynil-tekatâ fi-etun tukâtilu fî-sebîlillâhi ve uhrâ kâfiratun yeravnehum misleyhim ra’yel-ayni, vallâhu yûeyyidu bi-nasrihî men yeşâ’ inne fî-zâlike le-ibreten li-ulî’l-ebsâr.”
“Şüphesiz, karşı karşıya gelen iki toplulukta sizin için bir ibret vardır: Bir topluluk Allah yolunda çarpışıyordu. Öteki ise kâfirdi. (Onları) göz bakışıyla kendilerinin iki katı görüyorlardı. Allah da dilediğini yardımıyla destekliyordu. Basîreti olanlar için bunda elbette ibret vardır. Âl-i imrân/13.”

12. Nice hayretlere düşdüm fenâ oldum bekâ buldum
Kemâlî abd-i mahz buldum sığındım lutf-ı Mevlâ’ya
(Nice şaşkınlıklar yaşadım? Yok oldum ve ölümsüzlüğe ulaştım. Kemâlî hâlis kul olup Allah’ın lutfuna sığındım.)

20
1. Nasıl bir mübârek geceydi yâ Rab
Muhammed dünyâya geldiği gece
Felekler oynayıp cihân güldü hep
Annesi sevinip güldüğü gece
(Yâ Rab! Muhammed’in (s.a.v.) dünyaya geldiği gece nasıl bir mübârek geceydi. Annesinin sevinip güldüğü o gecede felekler oynayıp bütün cihân gülmüştü.)

2. Göklerden nice bin kapı açıldı
Âlemler üstüne rahmet saçıldı
Nûrdan Muhammed’e donlar biçildi
Dünyâ sürûr ile dolduğu gece
(Dünya’nın sevinçle dolduğu o gece, göklerden binlerce kapı açıldı. Âlemlerin üstüne rahmet saçıldı. Muhammed’e (s.a.v.) nûrdan elbiseler biçildi.)

3. Gökten yere indi cümle melekler
Zemîne baş eğdi bir bir felekler
Anda kabûl oldu her bir dilekler
Duâya elini açtığı gece
(Annesi Âmine duâ için elini açtığı gece bütün melekler gökten yere indi. Felekler tek tek yere baş eğdi. Her bir dileği o anda kabûl oldu.)

4. Koğuldu göklerden çıkamaz şeytân
Halâs oldu insân zulmünden insân
Bir avuç toprakla kör oldu düşman
Tenha çöl yoluna daldığı gece
(Resûl-i Ekrem (s.a.v.) tenha çöl yoluna daldığı gece şeytân göklerden kovuldu, artık yerinden çıkamaz oldu. İnsân, insânın zulmünden kurtuldu. Düşmanın üzerine bir avuç toprak attı, hepsinin gözü kör oldu.)

Bedir Savaşı’nda müşrikler galip gelmek üzereyken Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) yerden bir avuç toprak alıp “Yüzleri kara olsun!” diyerek müşriklerin üzerine doğru attı. Bu kum tanecikleri, hepsinin yüzüne ve gözüne geldi. Birden dehşete düşerek dağılmaya başladılar. Buna benzeyen bir mucize de Huneyn Savaşı’nda yaşanmıştır. Bu mucize Kur’ân’da şu âyet ile anlatılır:
“Onları siz öldürmediniz, Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı. Bütün bunları Allah, müminleri güzel bir imtihân ile imtihân etmek için yaptı. Muhakkak ki Allah her şeyi hakkıyla işiten her şeyi hakkıyla bilendir. Enfal/17.”

5. Ben hâmile iken dedi annesi
Karnımda duyardım hak tevhîd sesi
Görürdüm Yemenî Hindî Fârisi
Muhammed memesin aldığın gece
(Annesi Âmine Hatun “Ben hamileyken karnımdan “Hak”ın tevhîd sesini duyardım.” dedi. Muhammed annesinin memesini aldığı gece, annesi Âmine’nin perdeleri açılır, mekân ortadan kalkar ve Yemen’i, Hind’i, İran’ı görürdü.)

6. Kisrânın eyvânı yıkıldı gitti
Hem Semâve gölü kurudu bitti
Mecûsî ateşi söndü kül tuttu
Zâlimlere korku saldığı gece
(Peygamberimizin doğduğu gece İran Şah’ının Medyan’daki sarâyının -14 sütunu- yıkılmış, Semâne Gölünün suyu kuruyup çekilmiş ve Mecûsîlerin –İran’da bulunan- tapınağındaki ateş sönüp kül olmuştu. Bütün bunları gören zâlimlerde ister istemez bir korku olmuştu.)

Semâve gölü halk indinde kutsal kabûl edilen ve kuruyacağına aslâ ihtimâl verilmeyen bir göldür. Fırat’ın bölünüp Basra’ya akmaya başladığı noktada düz ve kurak bir arazide bulunur. Hz. Peygamber’in doğduğu gece bu göl kurumuş devâmındaki nehrin kurak vâdisi gölün aksine bir anda sularla dolmuştur.

7. Göklerde okundu büyük bir ezân
Muhammed doğduğun eyledi ilân
İşitdi anladı her ehl-i lisân
Şark u garb hayrette kaldığı gece
(Doğunun ve batının hayrete düştüğü o gecede semâyı kaplayan büyük bir ezân okundu. Bu ezân Muhammed’in (s.a.v.) doğduğunu ilân etti. Sözdeki nükteyi bilenler bu daveti işitip anladılar.)

8. Nûr idi gölgesi yere düşmedi
Mübârek yüzünden sinek uçmadı
Ak bulut başından batıp aşmadı
Parmağıyla ayı böldüğü gece
(Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) gölgesi nûrdu ve yere düşmedi, mübârek yüzüne sinek konmadı, başının üzerinde sürekli bir bulut onu takip ederdi, bir gece parmağıyla ayı ikiye bölmüştü.)

Şakk-ı kamer mucizesi, risâletin sekizinci senesinde Mekke’de vukû bulmuştur. Kureyşin ileri gelenleri Peygamberimizden bir mucize istemeye karar verdiler. Efendimiz ay ışığı altında Hz. Alî, Abdullah İbn Mesûd, Abdullah İbn Abbâs, Abdullah İbn Ömer’in de bulunduğu bir toplulukla konuşuyordu. Kureyş, Peygamberimizden mucize istedi. Peygamberimiz de mübârek elini gökyüzündeki Ay’a doğrulttu ve bir işâretiyle ay ikiye bölündü. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) etrafındakilere “şâhid olun, şâhid olun. ’’ buyurdular. Bu mucizenin ardından şu âyet nâzil oldu:
“Sâat /kıyâmet/ yaklaştı, ay yarıldı. Fakat onlar /Kureyş müşrikleri/, herhangi bir mucize görseler hemen yüz çevirirler ve ‘Bu, süregelen bir büyüdür. ’ derler. Kamer/ 1-4”.
Diğer taraftan Resûlullah Efendimizin gölgesinin yere düşmemesi, zâhirini ve bâtınını birlemesinden kinâyedir. Ayân-ı sâbiteye ulaşan ehlullahın da beşerî benliğiyle sırrı yani ilâhî benliği aynı vücûddur, bu sebeple gölgesizdirler. Gölge ikiliktir.

9. Dehşetinden putlar yere döküldü
Mât oldu müşrîkin beli büküldü
Taşlar dile geldi dağlar söküldü
Müşrîkîne kılıç çaldığı gece
(Resûl-i Ekrem, Allah’a şirk koşanlara kılıç çaldığı gece putlar dehşetinden yere döküldü. Allah’a ortak koşanların belleri büküldü ve çoğu ölüp gitti. Dağlar yerinden oynadı, taşlar dile geldi.)

10. Kırk yaşına geldi oldu Hak Resûl
Ashâb-ı selâmet etdiler kabûl
Hep acze düştüler erbâb-ı ukûl
Kitâbın eline aldığı gece
(Kırk yaşında Allah’ın Resûlu oldu. Kurtuluşa azmeden ashâbı onu hiç tereddütsüz kabûl ettiler. Akıllı kişiler Resûlullah’ın getirdiği kitabı ellerine aldıkları gece şaşırdılar, hep acze düştüler.)

11. Aşkının sonuna yetti Muhammed
Kendinden kendine geldi bir davet
Ümmetin diledi buldu icâbet
Mi‘râc namâzını kıldığı gece
(Muhammed (s.a.v.) Allah aşkının son merhâlesine ulaştı. Burada kendinden kendine bir davet geldi. Mi’râc namâzını kıldığı gece ümmetini diledi ve Cenâb-ı Hak onun duasını kabûl etti.)

12. Muhabbet nûrundan doğdu Muhammed
Ana ulaştırır yine muhabbet
Kemâlî aşkıdır âşıka devlet
Kurtulur o aşkı bulduğu gece
(Muhammed (a.s.) muhabbetin nûrundan doğdu. İnsânı muhabbete yine muhabbet ulaştırır. Ey Kemâlî! Âşıka saâdet aşkıdır. Kim bu aşkı bulursa o gece kurtuluş gecesidir.)

21
1. Ey Türk! Bu yerlerden geçme bîgâne
Eğer mâlik isen pâk bir vicdâna
Bunun ulviyyeti sığmaz beyâna
Çanakkale deyip atma yabana
(Ey Türk! Eğer temiz bir vicdâna sahipsen, bu yerlerden yabancı birisi gibi geçme. Çanakkale deyip /sıradan bir toprak parçası görüp/ de yabana atma. Bunun yüceliği sözle anlatılamaz.)

2. Ey Türk! Başını eğ bu bârigâha
Bu yoldan gidilir doğru Allâh’a
Eğer ümmet isen Resûlullâh’a
Mülkünü çiğnetme zâlim düşmâna
(Ey Türk! Bu mukaddes topraklara başını eğerek, tâzimle ayak bas. Zira bu yoldan –
yani şehâdet yolundan gidersen- doğru Allah’a varılır. Eğer Resûlûllah’a ümmetsen zâlim düşmana mülkünü çiğnetme.)

3. Ey Türk! Bu sözümü sakın unutma
Vatanı bırakıp Ka’be’ye gitme
Vatansız dîn olmaz başka söz tutma
Eğer inandınsa ulu Kur‘âna
(Ey Türk! Bu sözümü sakın unutma, vatanı bırakıp Ka’be’ye gitme. Eğer yüce kitâbımız Kur’ân’a inandıysan başka sözleri tutma ve şunu iyi bil ki vatansız İslâm olmaz.)

4. Ey Türk! Bu şehîdler sanma öldüler
Hep aşk-ı vatanla ser-mest oldular
Bu fenâ mülkünde bekâ buldular
Yetiştiler hayât-ı câvidâna
(Ey Türk! Bu şehîdlerin öldüğünü sanma. Onlar vatanın aşkıyla kendilerinden geçtiler. Bu yokluk âleminde ebedî hayâtı buldular ve ölümsüz sonsuz hayâta yetiştiler.)

5. Burada medfûndar nice pehlivân
Bunlara hâdimdir ehl-i âsumân
Nice cânlar oldu fedâ-yı cânân
Her biri bedeldi bin pehlivâna
(Nice yiğitler burada gömülüdür. Gök ehli /melekler/ bunlara hizmetçidir. Nice cânlar cânlarını burada sevgiliye fedâ ettiler. Onların her biri bin pehlivâna bedeldi.)

6. Bak sana ne diyor şu karşı dağlar
Bir karış yerinde bin yiğit ağlar
Murdâr bir ölüdür vatansız sağlar
İnsân sûretinde benzer hayvâna
(Bak, bir karış yerinde bin yiğit ağlayan şu karşı dağlar sana ne diyor: Vatansız sağlar murdâr /pis/ bir ölüdür. Onlar insân sûretinde birer hayvândır.)

7. Bak sana ne diyor mübârek Boğaz
Diyor ki hâlimi oku, ağla, yaz
Evlâd-ı vatandan bu durur niyâz
Beni çiğnetmesin pây-ı nâdâna
(Bak mübârek Boğaz sana ne diyor: “Hâlimi oku, ağla ve yaz. Vatan evlâdından istediğim şudur ki beni haddini bilmeyen düşman ayaklarına çiğnetmesin.”)

8. Bu Boğaz’dır ulu Türk’ün ocağı
Bu Boğaz’dır şehîdlerin durağı
Cihâna hükmeden gör şu bayrağı
Felekler baş eğdi bu âlî-şâne
(Ey sen, gaflet etme! Bu boğaz, Ulu Türkün ocağı, şehîdlerin durağıdır. Cihâna hükmeden şu bayrağı gör, bu bayrağa iyi bak. Şanı, şerefi çok büyük olan bu bayrağa felekler baş eğdiler.)

Bayrağımız dünyadaki bütün bayrakların en güzeli, en manâlısıdır. “Hilâl” ebced değeri 66 olmakla Cenâb-ı Allah’ı, “yıldız” Arabî hat ile Muhammed (a.s.) lafzını, ikisi birden kavseyn sırrını remzeder. Remizler açılınca bayrağımızdan “kelime-i şehâdet lafzı” çıkar. Ayrıca ay ve yıldız İbrâhîm(a.s.)’dan hatırlanacağı üzere, velâyet nişânlarından birer nişândır. Bunun hakîkatini bilen basîret sâhibi ceddimiz -Cenâb-ı Hak ebediyyen korusun!- Bayrak hasbelkader yere düşecek olursa zât-ı Hakk’a mahçûp olmamak için onu remzî olarak ifâde etmişlerdir.
Boğazlar ise erenler yurdu Anadolu’nun hâkimiyetinin sembolüdür. Boğazlara kim hâkim ise dünyaya hâkim demektir.

9. Bu Boğaz’dır Türk’ün devlet temeli
Bu Boğaz’dan doğar Türk’ün emeli
Boğazsız bir vücûdu neylemeli
Bak boğazdan gelir hayât insâna
(Türkün devlet temeli bu Boğaz’dır. Türk’ün emeli, isteği bu boğazdan doğar. Bak! İnsâna hayât boğazdan gelir. Boğazsız bir vücûdu ne yapacaksın? Böyle bir vücûd hiçbir işe yaramaz.)

Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Türk Boğazlarından geçişler yeniden tanzim edilmiştir. Bu sözleşme 1923’te Lozan Antlaşması ile birlikte imzalanan metnin yerine geçmiştir. Mâlûmdur ki Türkiye Lozan Antlaşması’yla birlikte imzalanan Boğazlar sözleşmesinin getirdiği kısıtlamaları kaygı ile karşılamış bu konuda muhatap devletlere yeni bir teklîf getirmişti. İngiltere Dışişleri Bakanlığının 23 Temmuz 1936 tarihli bir notasında konu hakkında şu görüşlere yer verilmiştir: “Türkiye’nin Boğazlar Sözleşmesi’nin değiştirilmesi ile ilgili isteği haklı kabûl edilmektedir.” Boğazların statüsü ve gemilerin geçişini yakın takibe alan HYPERLINK “https://tr.wikipedia.org/wiki/Birle%C5%9Fik_Krall%C4%B1k” \o “Birleşik Krallık” Birleşik Krallık’ın Türkiye’yi desteklemesine paralel olarak HYPERLINK “https://tr.wikipedia.org/wiki/Balkan_Antant%C4%B1” \o “Balkan Antantı” Balkan Antantı Daimi Konseyi 4 Mayıs 1936’da HYPERLINK “https://tr.wikipedia.org/wiki/Belgrad” \o “Belgrad” Belgrad’da yaptığı toplantıda Türkiye’nin teklifini destekleme kararı almış ve 22 Haziran 1936’da HYPERLINK “https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0svi%C3%A7re” \o “İsviçre” İsviçre’nin HYPERLINK “https://tr.wikipedia.org/wiki/Montreux” \o “Montreux” Montrö kentinde toplanan Daimi Konsey 20 Temmuz 1936’da HYPERLINK “https://tr.wikipedia.org/wiki/Bulgaristan” \o “Bulgaristan” Bulgaristan, HYPERLINK “https://tr.wikipedia.org/wiki/Fransa” \o “Fransa” Fransa, HYPERLINK “https://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%BCy%C3%BCk_Britanya” \o “Büyük Britanya” Büyük Britanya, HYPERLINK “https://tr.wikipedia.org/wiki/Avustralya” \o “Avustralya” Avustralya, HYPERLINK “https://tr.wikipedia.org/wiki/Yunanistan” \o “Yunanistan” Yunanistan, HYPERLINK “https://tr.wikipedia.org/wiki/Japonya” \o “Japonya” Japonya, HYPERLINK “https://tr.wikipedia.org/wiki/Romanya” \o “Romanya” Romanya, HYPERLINK “https://tr.wikipedia.org/wiki/Sovyetler_Birli%C4%9Fi” \o “Sovyetler Birliği” Sovyetler Birliği, HYPERLINK “https://tr.wikipedia.org/wiki/Yugoslavya” \o “Yugoslavya” Yugoslavya ve HYPERLINK “https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye” \o “Türkiye” Türkiye tarafından imzalanan yeni Boğazlar Sözleşmesi ile Türkiye’nin kısıtlanmış haklarını iade etmiş ve Boğazlar’ın idaresi tekrâr tarafımıza geçmiştir.
Kemâlî Hazretleri bu manzûmeyi Boğazlar meselesinin tartışıldığı günlerde kaleme almıştır. İşte ehlullah olayları bâtında takip ettiği gibi zâhiren de takip eder ve yol gösterir.

10. Bu Boğaz sanma bir deniz yoludur
Bu denizler Türk’ün kanı doludur
Boğaz mukaddestir gâyet uludur
Bu yoldan gidilir nûra nîrâna
(Bu Çanakkale Boğazı’nın sadece bir deniz yolu olduğunu sanma. Bu denizler Türkün kanıyla doludur. –Bu sebeple boğaz, kanla sulanan topraklar kadar kutsaldır ve uludur. /Türkiye’nin/ aydınlığa ulaşması yahut ateşe gitmesi Boğazlar’ın selâmetiyle ilgilidir.)

11. Âh şu dağlar şu dereler şu taşlar
Hesâbsız yiğitler sayısız başlar
Altında üstünde yatan kardaşlar
Nasıl cenk ettiler burda şîrâne
(Âh şu dağlar, şu dereler, şu taşlar! Bunların altında ve üstünde şehîd olup yatan kardeşler, sayısız yiğitler, sayısız başlar…/evet bunların hepsi/ burada aslanlar gibi savaşmışlardı.)

12. Kazıldıkça bu dağlardan kan çıkar
Türk’ün kanı dönmüş su olmuş akar
Bu dağlar âteştir âlemi yakar
Doldurur cihânı bitmez dumâne
(Türkün kanı /Çanakkale’de/ su gibi akmış. / O nedenle/ bu dağları kazıdıkça kan çıkar. Bu dağların her biri bir âteştir ki âlemi yakar, cihânı bitmez tükenmez /sönmeyen/ dumanla doldurur.)

13. Şu mübârek dağlar sanma toprakdır
Şehirler yığını süngü bayrakdır
Türk kanıdır sanma otdur yaprakdır
Şehitler derdini çekmiş ayâne
(Şu mübârek dağları toprak sanma. Onlar şehîdlerin, sürgülerin ve bayrağın yığınıdır. Otlar, yapraklar Türk kanından oluşmuştur. Belli ki şehîdlerin derdini çekmişlerdir.)

14. Türk’ün kanı sular gibi çağladı
Türk’ün elemiyle dağlar ağladı
Hülyâ ile düşman Türk’ü bağladı
Zincir vurulur mu her bir kaplana
(Türk’ün kanı sular gibi çağladı. Onların elemiyle dağlar ağladı. Düşmanlar boş hayâller peşinde Türklüğü Çanakkale’ye bağladılar. Heyhât! Her bir kaplana zincir vurulabilir mi?)

15. Türk’ün kanı denizlere karışdı
Türk’ün gayretine düşman da şaşdı
Türk yılmadı düşman nâ-merdce kaçtı
Türk’ün şecâati çıktı meydâna
(Türk’ün kanı denizlere karıştı. Türk’ün gayretine düşmanları bile şaşdı. Türk yılmadı, düşmanları nâmerdçe kaçtı. Türk’ün yiğitliği meydana çıktı.)

16. Fikret bu yerlerde ne kadar yiğit
Ne maksad uğruna oldular şehîd
Hep diyorlar sana kaldı son ümîd
Çalış yurdumuzu koyma vîrâne
(Düşün, bu yerlerde pek çok yiğit ne maksad uğruna şehîd oldular. Ey Türk! Herkesin söylediği şudur: İslâm’ın son ümidi sensin. Çalış ve yurdumuzu harâbe koyma.)

17. Bu şehîdler atmış cümle varını
Mâl ü evlâdını nazlı yârini
Bugünü düşünme fikret yarını
Atma evlâdını nâr-ı hicrâna
(Bu şehîdler sahip oldukları her şeyi, mâllarını, evlâdlarını, nâzlı yârlarını vatan için terkettiler. Sen de bugünü değil yarını düşün ve evlâdını ayrılık ateşine atma.)

18. Ben bu şehîdleri gördüm rüyâda
Rûhları cennette cismi dünyâda
Elleri kılıçta gözü gavgâda
Hiçbiri bakmıyor hûr u gılmâna
(Ben bu şehîdleri rüyâmda gördüm. Rûhları Cennet’te vücûdları dünyada yaşıyordu. Elleri kılıçta gözleri savaş meydanında idi. Hiçbiri Cennet’teki hûrî ve gılmâna bakmıyordu.)

19. Bu yurdu ettiler sana emânet
Sakın emânete etme hıyânet
Vatanda bulmayan câ-yı selâmet
Düşürür kendini çâh-ı hüsrâna
(Bu yurdu sana emânet ettiler. Sakın emânete hıyânet etme. Vatanında emin bir yer bulmayan hâinler, kazdığı ihânet kuyusuna kendi düşer.)

20. Mahzûn istihkâmı dağı ovası
Boş kalır zannetme şehîd yuvası
Mahvoldu önünde binlerce âsî
Kalmasın birinden tek bir nişâne
(Dağı, ovası, siperi hüzün dolu olsa da Allah ve vatan için ölen bu şehîdlerin yuvası boş kalır zannetme. Binlerce âsî bu yiğitlerin önünde mahvoldu gitti. /Yâ Rabbi lutfet! Bu âsîlerin hiçbirinden bir tek iz bile kalmasın.)

21. Çelikten kal‘alar deryâyı tuttu
Her biri binlerce gülleler atdı
Bunlara siper Türk göğsünü tutdu
Benzetmek yazıktır Türk’ü arslana
(Çelikten kaleler /savaş gemileri/ Çanakkale Boğazı’nı doldurmuştu. Herbiri binlerce gülle attı. Türk askeri göğsünü bunlara karşı siper etti. Türk’ü aslana benzetirsek yazık olur. /Hangi arslan bu güllelerin önünde durabilir ki?/)

22. Havâdan denizden ettiler hücûm
Beyâne hâcet yok düşmanlar ma‘lûm
Dünya şâdumândı Türklerse mağmûm
İşimiz kalmışdı ulu Yezdâna
(Havadan ve denizden hücûm ettiler. Düşmanları söylemeye gerek yoktur zâten herkes tarafından biliniyor. Dünya sevinç içindeydi, Türkler ise kederli. İşimiz ulu Allah’a kalmışdı.)

23. Bin dokuz yüz on beş on sekiz martdı
Düşmanın şiddeti arttıkça arttı
Şühedâ kanları deryâyı tutdu
O yerler benzedi kandan tufâna
(Tarih 18 Mart 1915’ti. Düşman saldırısının şiddeti arttıkça arttı. Şehîdlerin kanları denizi kapladı. O yerler kandan tufana benzedi / kan sel olup aktı/.)

24. O şanlı korkunç gün ne ünlü gündü
Türkler’e ya mâtem ya da düğündü
Gemiler battıkça düşman döğündü
Hâtime verildi zulm-i udvâna
(O şanlı, korkunç gün ne ünlü gündü. O gün, Türklere mâtem yahut düğün günüydü. Gemiler battıkça düşman dövündü. Düşmanların zulmüne o gün son verildi.)

25. Düşmanın askeri oldu târumâr
Ne disiplin kaldı ne şeref ne âr
Çâresiz firâre verdiler karâr
Dümensiz tersine döndü pervâne
(Düşman askerleri darmadağın oldu. Ne disiplin, ne şeref, ne âr kaldı. Çâresizce, kaçmaya karar verdiler. Savaş gemilerinin pervâneleri dümensiz tersine döndü.)

26. Ervâh-ı şühedâ bekliyor seni
Bizi şâd edecek Türkoğlu hani
Kâşif-i müşkilât Gâzî’yi tanı
Bir tüyü bedeldir cümle cihâna
(Şehîdlerin rûhları, “bizi şâd /memnûn/ edecek Türkoğlu –Gazî- hani nerede kaldı? diye seni bekliyor. Ey sen! Bütün zorlukları açan Gâzî Mustafa Kemâl’i iyi tanı. Onun bir tüyü bütün cihâna bedeldir.)

27. Bütün dünyâ Türk’e düşman olmuştu
Karalar denizler âteş olmuştu
Yalnız başına tek Türk kalmışdı
Gönülleri bağlı bir kumandâna
(Bütün dünya Türk’e düşman olmuş, karalar, denizler ateşle dolmuşdu. Ortada sadece gönülleri bir kumandana bağlı Türkler kalmışdı.)

28. Mecma‘-i kemâlât Mustafâ Kemâl
Tulû etdi buldu düşmanlar zevâl
Anafartalarda bitmişdi her hâl
Bir ders verdi düşmanlara merdâne
(Mustafa Kemâl kemâlâtı /yani insânî en güzel ve en mükemmel özellikleri kendi nefsinde toplayan bir zâttır. Onun bu mükemmel vasıfları/ bir güneş gibi doğunca bütün düşmanların sonu geldi. Bu durum Anafartalar’da olmuştu. Düşmanlara mertçe bir ders verdi.)

29. Ey Türk! Mahzûn olma gelecek bir gün
Gâzimiz açacak büyük bir düğün
Sevinçle görürsün gamla gördüğün
Sen hemen hizmet et sâhib-kırâna
(Ey Türk! Mahzûn olma, bir gün gelecek, Gâzimiz büyük bir düğün kuracak ve o gün gam içinde gördüklerinin düğün dernek yaptığını, sevinçli olduklarını göreceksin. Sen hemen o talihli ve güçlü kumandana hizmet et.)

30. Kemâlî duâ et Gâzi-yi a’zam
Olsun bu milletin serdârı her dem
Hükmüne râm olsun bil-cümle âlem
Dünyâyı döndürsün bâğ-ı cinâna
(Kemâlî! O büyük Gâzî her zaman bu milletin komutanı olsun, bütün âlem onun hükmüne baş eğsin. Sen onun için “dünyayı cennet bağına döndürsün!” diye duâ et.)

22
1. Neler çekmekteyim derdinle sensiz yâ Resûllallah
Gamınla geçmedi bir ân mihensiz yâ Resûllalah
(Yâ Resûllallah! Seni anlamak, seni yaşamak ve senin yüce makâmına kavuşmak derdiyle, hülâsa sensiz neler çekmekteyim. Ömrüm senin gamınla, seni anlamak derdiyle sıkıntılar içinde geçti.)

2. Şikâyet mi değil hâşâ bi-hakk-ı Haydar u Sıbteyn
Beni benden halâs et eyle bensiz yâ Resûllalah
(Hz. Alî, Hasan ve Hüseyin’in hakkı için hâşâ, bu söylediklerim şikâyet değil. Beni, benden kurtar, bensiz eyle /fakra ulaştır/ yâ Resûlallah.)

3. Ayırma zümre-i rindândan bu abd-i mahzûnu
Meseldir derler olmaz gül dikensiz yâ Resûlallah
(Bu kederli kulunu dünyayı hiçe satmış rindler zümresinden ayırma. Meseldir: “Gül dikensiz olmaz.” derler yâ Resûlallah.)

4. Bu Ken‘ân içre Ya‘kûb’um cüdâyım mâh-ı Ken‘ândan
Göz a‘mâ bî-nevâ beytü’l-hazensiz yâ Resûlallah
(Ken’an ilindeki hüzün evinde /zulmette/ yaşayan Ya‘kûb gibiyim. Bu zulmet ilinin nûru olan aydan /Yûsuf’tan/ ayrı kaldım, gözüm kör, sesim duyulmaz, hüznümü yaşayacağım bir evim de yok yâ Resûlallah.)

5. Ne ten lâzım ne can lâzım ne nâm u ne nişân lazım
Olaydım hâkine medfûn kefensiz yâ Resûlallah
(Bana ne ten, ne cân, ne şöhret ne de bir nişân lâzım. Keşke toprağına kefensiz yatan /nefsini şehid eden/ bir ölü olsaydım yâ Resûlallah.)

Kefensiz ölü, şehîd demektir. Erenler nefslerini mücâhedeyle katlettikleri için şehîd sayılırlar. Şehâdet aynı zamanda müşâhede-i zât olmak demektir. Resûlullah olmadan yani fenâ-i Resûlullah olmadan şehâdet mümkün değildir.

6. Cemâlin görmeyen bu dârda râhat yüzü görmez
Uyup nefse çıkar dâra resensiz yâ Resûlallah
(Yüzünü görmeyen bu dünyada râhat yüzü görmez. Yüzünü göremeyen kişi nefsine uyup darağacına ipsiz çıkar yâ Resûlallah.)

7. Kemâlî gülşen-i hüsnünde bir şûride bülbüldür
Koma bu bağda serv ü semensiz yâ Resûlallah
(Kemâlî güzelliğinin gül bahçesinde bir âşık bülbüldür. Bu –cemâl bağında- bizi servisiz ve yaseminsiz bırakma yâ Resûlallah.)

Serv ü semen, servi ağacı ve yasemin çiçeği demektir. Kemâlî Hazretleri nutkunda mecâzen bu dünyada yaşarken vahdet tâlim edeceğimiz ve tevhîd kokusu alacağımız Muhammedî bir kâmil insândan mahrûm bırakma diye niyâz ediyor.

23
1. Sudûr-ı bâ‘is-i kevn ü mekânsız yâ Resûllalah
Sutûr-ı dil-sitân-ı “kün fekân”sın yâ Resûlallah
(Kâinâtın zuhûra gelmesine sebeb sensin yâ Resûlallah. Allah’ın ol emriyle olan, gönül alıp râhatlatan satırlarsın yâ Resûlallah.)

2. Sen ol nûr-ı hüviyyetsin ki zâtın bilmedi ancak
Seni senle bilenlerde ayânsın yâ Resûlallah
(Sen o hüviyetin /zâtın/ nûrusun ki zâtın bilinmedi ancak seni seninle bilenlerde apaçık biliniyorsun yâ Resûlallah.)

3. Vücûdun masdarü’l-mevcûd hayâtın hey‘et-i âlem
Bu hayret-gâha bir emn ü emânsın yâ Resûlallah
(Vücûdun yaratılan varlıkların kaynağı, hayâtın âlemin toplandığı yerdir. Bu hayret yerinin (dünyanın) güven ve mağfiret kaynağısın yâ Resûlallah.)

4. Deminden zâhir oldu âlem-i nâsût u lâhût hep
Bu mevcûdâta bir rûh-i revânsın yâ Resûlallah
(Madde ve manâ /ulûhiyet/ âleminin hepsi senin nefesinden zâhir oldu. Sen, yaratılmışlara hayât veren bir sevgilisin yâ Resûlallah.)

5. Cemî‘-i enbiyânın evveli sen âhiri sensin
Beşersin sûretâ sırr-ı nihânsın yâ Resûlallah
(Bütün nebîlerin hem ilki, hem sonuncusu sensin. Görünüşte bizler gibi bir insânsın fakat hakîkatte gizli bir sırsın yâ Resûlallah.)

6. Nigâhın vecde salmış döndürür eflâk ü eşbâhı
Nigehtâr-ı zemîn ü âsumânsın yâ Resûlallah
(Bakışın felekleri ve sair bütün varlıkları aşk ile vecde getirip döndürür. Göklerin ve yeryüzünün gözetip kollayanı sensin ya Resûlallah.)

7. Sesindir inleten her devrde tanbûr u zenbûru
Sözündür dinlenen nutk u beyânsın yâ Resûlallah
(Her devirde tanbûr ve zenbûru inleten senin sesin, dinlenen yegâne söz de senin sözündür. Her şeyden, her varlıktan konuşan ve açıklama yapan da sensin yâ Resûlallah.)

Tanbûr telli, zenbûr (=zambır) da üflemeli birer mûsîki aletidir. Zenbûr aynı zamanda arı anlamına gelir. Aynı sesi çıkarmasından kinâye zanbûr denilen âlet adını arı anlamına gelen bu kelimeden almış da olabilir. Devir, mûsikî icrâsı sırasındaki geçişlerde vuruş ve zamanla ilgili bir terimdir. Kemâlî Hazretleri bu nutkunda bütün varlığın Nûr-ı Muhammedî’den yaratılmış olduğunu imâ ederek kulağın duyduğu her sesin Nûr-ı Muhammedîye ve dolayısıyla Hakk’a ait olduğunu, sâlik-i hakîkînin her ne söylenirse söylensin söze ve sese kulak vermesi gerektiğini beyân etmektedir.

8. Cemâlin ahsenü’l-hüsnâ, kemâlin sırr-ı ev ednâ
Kitâb-ı mümkinâta hüsn ü ânsın yâ Resûlallah
(Yüzün güzellerin en güzeli, kemâlin “ev ednâ” /yakınlık/ sırrının zâtında tecellîsindendir. Sen bu imkânlar /varlık/ âleminin en güzelisin yâ Resûlallah.)

“Kâbe kavseyni ev ednâ. İki yayın birbirine uzaklığı kadar, hatta daha da yakın oldu. Necm/9.” “Kâbe kavseyn”den murâd cem‘ü’l-cem‘ yani Hakk’ın enfüs ve afâkta tecellîsidir. Hakk’a yakînin tamamlandığı, kulun Hakk’ın rengine boyandığı makâmdır.
Hüsn ve ân ikisi de güzel anlamına gelir.

9. Nizâm-ı âlemi tedvîr eden akl-ı şerîfindir
Umûm âlemlere rahmet-feşânsın yâ Resûlallah
(Âlemin nizâmını idâre eden senin mübârek aklındır. Bütün âlemlere rahmet dağıtan sensin yâ Resûlallah.)

10. Zekâyı kudretinden aldı bin kudret benî âdem
Bu fenniyât ü keşfiyâtta kânsın yâ Resûlallah
(Sonsuz kudret verilen insânoğlu zekâ kuvvesini de senden aldı. Yâ Resûlallah! Bütün bu ilmî araştırmaların ve keşiflerin kaynağı da sensin.)

11. Mübârek cism-i pâkin Ravza-yi Adninde meşgûlken
Nesîm-âsâ bu bâğ içre vezânsın yâ Resûlallah
(Senin /mâsivâdan arınıp Hakk’ın rengine boyanmış/ temiz vücûdun cennet bahçesinde meşgûl iken bu bâğ içinde /şuhûd âleminde/ sen latîf bir rüzgâr gibi esip duruyorsun yâ Resûlallah.)

Resûlullah bedenen vefât etse de manâsı kâmil ve mükemmil insânlarda yaşadığı için varlık ve insân her an onun hakîkatinden haber alır durur. Nesîm, haber ve koku getirmekle muttasıf olmakla, tâliplere Nûr-ı Muhammedî’den ilâhî bilgiler ve tecellîler ikrâm eden râbıtayla alâkalı bir remizdir.

12. Güneş ay bunca yıldızlar delîl-i nûr-ı vechindir
Ezelden âfitâb-ı dü-cihânsın yâ Resûlallah
(Güneş, ay ve bunca yıldız yüzünün nûrunun delîlidir. Ezelden her iki cihânın güneşisin yâ Resûlallah.)

13. Eğer ki kendini âhir zamanda eyledin izhâr
Ebü’l-ervâhsın ümmü’z-zamânsın yâ Resûlallah
(Kendini âhir zamânda göstermiş olsan bile, rûhların atası, zamânın kaynağısın yâ Resûlallah.)

14. Halâs etdi kudûmun varta-i işrâkden halkı
Kelâmınla bu halka cism ü cânsın yâ Resûlallah
(Dünyaya ayak basman /zuhûrun/, halkı Allah’a ortak koşmanın tehlikesinden kurtardı. Sözlerinle bu halka beden ve cânsın yâ Resûlallah.)

15. Lisânın kilk-i takdîr levh-i mahfûz sîne-i pâkin
Nasîbin herkese ihsân kılasın yâ Resûlallah
(Senin tertemiz sînen Hakk’ın levh-i mahfûzu, /korunmuş levhası/ lisânın da kudretin kalemidir. Zât-ı ulûhiyetten aldığın bu nasîbi herkese bağışlayan sensin yâ Resûlallah.)

16. Sen ol nûr-ı kadîm-i zât-ı Mevlâ’sın ki memdûh
Halâyık ins ü cân kerrubiyânsın yâ Resûlallah
(Sen Mevlâ’nın zâtının kadîm /ilk yarattığı/ nûrusun. Bu ilk nûr olma hasebiyle kendinden kendine hizmet eden eşyâ, bedenli ve bedensiz varlıklar, Hakk’a yakın melekler, hepsi senin medhini ederler yâ Resûlallah.)

17. Cebîninde yazılmış “Lem yelîd” zâtın “Velem yûled”
Sıfâtındır bilinmez bî-nişânsın yâ Resûlallah
(Senin alnında yazılı olan “doğurmamıştır.” ibâresi zâtın, “doğurulmamıştır.” ibâresi de sıfatındır. Bir nişânın olmadığı için hakîkatin bilinmez yâ Resûlallah.)

“Lem yelid ve lem yûled./ Doğurmamışdır ve doğurulmamıştır. İhlâs/1.”

Hz. Peygamber’in nûr-ı kadîm varlığı yani ilk nûr olan yönü zât, bedenen zuhûru ise sıfattır. Onun bu iki yönü Resûl ve Allah ile yani “Resûlullah” kavramıyla verilmektedir.

18. Ne mümkin ey sabâ vasf-ı gubâr-ı zerre-i na’leyn
Hayât söz ilm ü kudret göz zebânsın yâ Resûlallah
(Yâ Resûlallah! Sen, hayât, söz, ilim ve kudret, göz ve lisânın aslısın. Ey sabâ yeli! Sen onun ayakkabılarının zerre kadar tozunu övebilir misin?)

19. Rumûz-ı “küntü kenz”in gevheri zât-ı şerîfindir
Melâz ü melce-i üftâdegânsın yâ Resûlallah
(Küntü kenzin /gizli hazîne denilen zât sırrının/ remzettiği öz senin mübârek zâtındır. Hak âşıklarının ilticâ edip sığınacağı kişi sensin yâ Resûlallah.)

20. Bu âmâ Erzurumî de der-i ihsânına düştü
Bağışla “Ümmü Mektûm”a, uyansın yâ Resûlallah
(Bu gözleri görmeyen Erzurumlu Kemâlî de senin ihsân kapına düştü. Onu Ümmü Mektûm hürmetine bağışla da uyansın yâ Resûlallah.)

Abdullah Ümmü Mektûm
Abdullah İbni Ümmü Mektûm, Hz Hatice vâlidemizin dayısı Kays İbni Zâide’nin oğludur. Daha çocukken gözlerini kaybetmişti. Cennetle müjdelenen sahâbîlerdendir. Abdullah İbni Ümmü Mektûm, annesine nispetle ‘Ümmü Mektûm’un oğlu’ anlamında İbni Ümmü Mektûm ismiyle meşhûr olmuştur. Hz Enes’in rivâyet ettiğine göre bir defasında Hz Cebrâil, Peygamber’imizin huzûruna geldiğinde İbni Ümmü Mektûm da orada bulunmaktaydı. Cebrâil (a.s.) “Gözünü ne zaman kaybettin?” diye sorunca o da “çocukken.” cevabını vermiştir. Bunun üzerine Cebrâil kendisine şu müjdeyi vermiştir: “Allah buyuruyor ki: ‘Ben bir kulumun gözünü aldığım zaman ona cenneti mükâfat olarak veririm.’ Bu hadîs-i kudsîden anlaşıldığına göre Abdullah İbni Ümmü Mektûm’un cennetle müjdelendiği bildirilmektedir. Ümmü Mektûm Resûlullahın huzûrunda bulunmaktan ve sohbetine iştirâk etmekten çok büyük zevk alırdı. Bir gün aynı niyetle Peygamber’imizin huzûruna gelmişti. Bu sırada Resûlullah Kureyş müşriklerinin bazılarıyla İslâm hakkında konuşuyordu. Abdullah araya girip Peygamber’imize hitaben, “Yâ Resûlallah, bana Kur’ân okut Allah’ın sana öğrettiğinden bana da öğret” dedi. Resûlullah, müşriklerle ilgilenmenin daha isâbetli olacağını düşündüğü için Abdullah’a pek iltifât etmedi ve biraz da sözünün kesilmesini hoş karşılamayıp yüzünü muhataplarının tarafına döndürüp sohbetine devâm etti. Ancak sohbeti hemen kesti zira ilâhî ikâz gelmiş ve Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştu:
“Yanına âmâ geldi diye yüzünü ekşitip döndü! Nereden bileceksin, belki de o günâhlarından arınacaktı! Yahut o öğüt alacak ve o öğüt kendisine fayda verecekti! Öğüde ihtiyaç duymayan kimseye gelince sen ona yöneliyorsun. Onun inkâr ve isyân pisliği içinde kalmasından sen mes’ûl değilsin! Sana koşarak gelen ve Allah’tan korkan kimseyi ise ihmâl ediyorsun! Sakın! O Kur’ân bir öğüttür. Abese/ 1-10.”
Bu hâdiseden sonra Resûlullah, Abdullah Ümmü Mektûm’a daha çok iltifât etmiş ve hatta her gördüğünde o hâdiseyi hatırlatarak “Ey Rabb’imin beni ikâzına sebep olan kardeşim, merhaba!” diye onun gönlünü almıştır. Abdullah ilk müslümânlardan olduğu gibi ilk muhâcirlerden olma şerefine de nâil olmuştu. Peygamber’imizden önce Medine’ye Mûsâb b. Umeyr ile ilk hicret edenlerdendi. Peygamber’imizden Kur’ân âyetlerini ezberleyen ve bu şekilde hâfız olan Abdullah, Mûsâb ile birlikte Medineli müslümânlara Kur’ân öğretmiştir. Görme özürlü olmasına rağmen, Hz Peygamber onu Bilal ve Ebû Mahzûre ile birlikte Mescid-i Nebevî’de müezzinlikle görevlendirmiştir. Hz Bilâl-i Habeşî olmadığı zaman Eb’u Mahzûre, o da bulunmadığı zaman Abdullah ezân okurdu. Ramazan aylarında ise sahurun bittiğini ilan etmek için ayrıca ezan okurdu. Bunun için Resûlullah müminlere “Bilal ezânı gece okuyor, İbni Ümmü Mektûm ezan okuyuncaya kadar yiyip içiniz.” buyurmuştur
Abdullah (r.a.) dinde çok hassâstı. Meselâ cihâdın fazileti ile ilgili âyetler indiğinde, sanki bu âyetlerin kendisini muhatap kıldığı kaygısı ile bir gün Peygamber’imize gözyaşları ile gelerek:
“Ya Resûlallah! Vallahi cihât etmeye imkânım olsa ederdim!” diyerek Rabb’ine yönelmiş ve:
“Ya Rab! Özrümü beyân eden âyet indir! Özrümü beyân eden âyet indir!” diye yalvarmıştır. Peygamber’imizin kâtibi Zeyd ibni Sâbit bu hâdiseyi şöyle rivâyet etmektedir:
“İbni Ümmü Mektûm, Resûlullah (a.s.) bana vahyi yazdırırken gelmiş ve bu sözleri söylemişti. Bu sırada Resûlullah’ın dizinin bir kısmı dizimin üzerine geliyordu. Birden dizi ağırlaşmaya başladı Vahiy başlamıştı. Dizim ezilecekti zannettim. Biraz sonra hafifledi. Bana dönerek:
“Zeyd, yazdığını oku!” buyurdu. Okudum:
“Müminlerin savaşa katılmayıp oturanlarla, mâlları ve canlarıyla Allah yolunda cihat edenler bir değildir.”
Resûlullah ilâve etti ve yazmamı söyledi: “Özürlü olanlar hariç. Nisâ/95-96.”
Mektûm, kendisi hakkında âyet inerek muâf tutulmasına rağmen cihâda katıldı ve sancak taşıdı. Ancak Resûlullah döneminde her sefere katılamazdı. Çünki Efendimiz onu Medine’de vekil bırakarak, imâmlığı ona veriyordu. İslâm Peygamberi ona on üç kez Medine’de vekillik vermiştir. İslâm’da özürlülerle ilgili çeşitli hükümlerin belirlenmesi, onun sâyesinde mümkün olmuştur. Vedâ Hutbesi’ni cemâate yüksek sesle tekrârlamıştır. Abdullah, Hz. Ömer’in halîfelik döneminde M. 636. senesinde İran’ın fethinde bulundu ve şehîd oldu.”

24
1. Âlemde âlem olan
Lâ ilâhe illallâh
Devr edip âdem olan
Lâ ilâhe illallâh
(Âlemde âlem olan, /dört unsurdan, madenlerden, bitkilerden ve hayvânlardan geçerek insâna gelen ve buradan da/ devr edip âdem /Hz. İnsân/ olan Hak’tan başkası değildir. /Lâ İlâhe İllâllah’tır. Allah vardır ve birdir, Allah’tan başka ilâh yoktur./)

“İlm” kelimesi Hakk’ın zâtındaki bilgi demektir. Âlem bu zâtî bilginin zuhûru, elbisesidir. Buna göre âlem, zâtî bilgiden zuhûra gelen varlıklar topluluğudur. Varlığa müstakil benlik verilemeyeceğine göre varlık topluluğunda ilmini sergileyen Hak’tan başkası değildir. Kelime-i tevhîd “Allah’tan başka yoktur, görüntüye gelen varlığa ilâhlık verilemez.” demek olduğuna göre, âlem olarak görünen de, devr ederek tekrâr zâta dönen de Hak’tır.

2. Felekler olup dönen
Meleklere rûh sunan
Arş olup Arş’a konan
Lâ ilâhe illallâh
(Felekler olup dönen, meleklere rûh sunan, arş olup /varlığın en üst mertebesi/ arşa konan Hak’tan başkası değildir.)

3. Yerde gökte her ne var
Âb u bâd u hâk ü nâr
Mevâliddeki esrâr
Lâ ilâhe illallâh
(Yerde ve gökteki her şey, su, yel, toprak ve ateş; maden, bitki ve hayvânlardaki sırlar Hak’tan başkası değildir.)

4. Cân üfüren âdeme
Sundu hayât âleme
Yer komaz derd ü gâma
Lâ ilâhe illallâh
(İnsâna cân üfüren, âleme de hayât sundu. Tevhîd /Lâ ilâhe illallâh/ kelimesi insânda dert ve gam bırakmaz. /Hepsini silip süpürür./)

5. Demirleri eritir
Gemileri yürütür
Ölüleri çürütür
Lâ ilâhe illallâh
(Tevhîdin gücü demirleri eritir, gemileri yürütür, ölüleri çürütür.)

6. Yel olup nefes olan
Ten olup kafes olan
Sözler olup ses olan
Lâ ilâhe illallâh
(Yel olup nefes olan, ten /vücûd/ olup rûha kafes olan, sözler olup ses olan Hak’tan başkası değildir.)

7. Dağlar dereler taşlar
Ot çiçekler ağaçlar
Saf saf otüşen kuşlar
Lâ ilâhe illallah
(Dağlar, dereler, taşlar, otlar, çiçekler, ağaçlar, sıra sıra ötüşen kuşlar Hak’tan başkası değildir.)

8. Akl u fikr ü cân u ten
Gayrı değil sen ü ben
Diller olup söyleyen
Lâ ilâhe illallah
(Akıl, fikir, cân ve ten yahut sen ve ben /gibi ikilikler/ Hak’dan ayrı değildir. Dillerden konuşan kudret hep vücûd-ı vâhid olan Hakk’ın kendisidir.)

9. Leyl ü nehâr ay u yıl
Cümlesini bir harf bil
Mâr u semek mûr u fil
Lâ ilâhe illallah
(Gece ve gündüz, ay ve yıl, yılan, balık, karınca ve fil, bil ki bir tek harftir /yani vücûd-ı vâhid olan/ Hakk’ın vücûdu içindedir.)

10. Nefes olup gelince
Hava olup gidince
Der gelince gidince
Lâ ilâhe illallah
(Vücûd-ı vâhid olan Hakk’ın ilk tecellîsi olan nefes /hüviyet-i zât/, varlık sahnesinde zuhûr ettiği andan tekrâr havâya /=âlem-i âmâya, hüviyet-i zâta/ dönünceye kadarki her zuhûr ettiği elbise içinde yani Hakk’ın zâttan sıfata zuhûru olan o nefesin alınıp verildiği her makâmda gelen ve giden ve söylenen ‘Lâ ilâhe illallah’tır. /Yani İlâhî nefhadan /nefesten/ havaya kadar yolculuk sırasında uğranılan her makâm aslında Hakk’ın dışında olup biten bir ikilik değil bizâtihi Hakk’ın kendi makâmıdır. Şu halde yolcular da yolun sâhibi olup sefer kendinden kendinedir./)

11. Hak sende senden ayân
Şâhid ana cism ü cân
Damarlarda kan olan
Lâ ilâhe illallah
(Hak sırrı sende senden daha zâhirdir. Ona vücûdun ve cânın şahiddir. Hâsılı damarlarında kan olup akan da Hak’tan başkası değildir.)

12. Kemâlî söyleme çok
Anla Hak’dan gayri yok
Bây u gedâ aç u tok
Lâ ilâhe illallah
(Kemâlî daha fazla söyleme! Şunu anla ki Hak’dan başka bir şey yoktur. Zengin ve fakir, aç ve tok Hak’tan başkası değildir.)

25
1 Aşkın beni rüsvâ-yı cihân eyledi gitdi
Yakdı ciğerim bağrımı kan eyledi gitdi
(Aşkın beni dünyânın en kınanan insânı etti. Ciğerimi yakıp, bağrımı kan /dertli/ etti gitti.)

2 Efgân ne büyük hâil imiş râh-ı talebde
Hep ehl-i taleb geldi figân eyledi gitdi
(İnsânın /velev ki manevî olsun!/ talep ettiği şeyler için ağlayıp inlemesi de yolunda en büyük perdedir. Gelmiş ve geçmiş bütün talep ehli /dünyevî yahut uhrevî her neyi talep ettilerse ettiler/ gelip ağlayıp gittiler.)

3 Erbâb-ı dili gör, ne taleb var, ne emel var
Hak ile gelip Hakk’ı beyân eyledi gitdi
(Gönül ehli ârifi gör, maddî yahut manevî hiçbir isteği kalmamış… Onlar Hak ile /Hak ehli ile/ gelip Hakk’ın sırlarını /yine ehline/ açıklayıp gittiler.)

4 Cânân yüzünün sırrını fâş etmedi kimse
Erbâb-ı safâ, dilde nihân eyledi gitdi
(Sevgilinin yüzünün sırrını /=peçesini/ hiç kimse açıp dile getirmedi. Hakîkat ehli bu sırrı gönlünde sakladı gitti.)

Sırr-ı vuslat âşık ve maşûk arasındaki paylaşılıp anlatılamayan tevhîd sırrından kinâyedir. Kimde tecellî ederse yutup hazmeder gider.

5 İrfânsız eğer şâh-ı cihân olsa da insân
İnsânlığa âlemde ziyân eyledi gitdi
(Hak ve hakîkat bilgisi olmayan insân eğer dünya lideri de olsa /ne yazıktır ki/ bu dünyada kendisine ihsân edilen insânlık makâmını heder edip gitmiş demektir.)

İnsân hangi makâmda olursa olsun, bu âlemde Hakk’ı bilmek için yaratılmıştır. Bunun dışında dünyevî hiçbir makâmın hükmü yoktur ve belki de ona ihsân edilen makâmlar bir imtihân unsurudur.

6 İnsân ikiden hâli değil iş bu cihânda
Yâ cânını ten yâ tenini cân eyledi gitdi
(İnsân bu cihânda ikilikten kurtulmuş değildir; ya cânını ten, ya da tenini cân eyledi gitti.)

Teni cân olanlar ehlullah olup rûh-ı vâsilîndir. Cânını ten eden dünyaperestler ise nefs-i emmâre sahipleridir ki bunlar Hakk’a tâlip olup aşk ve irfân yoluna meyletmemiş mahşere sürülen hayvân mesabesindeki kişilerdir.

7 Onlar ki bu âlemde gelip daldı sivâya
Hayvân gibi her işi yamân eyledi gitdi
(Onlar /pek çok insân/ bu âleme gelip Hak ve hakîkat dışındaki şeylere /geçici güzelliklere/ daldılar. Hayvân gibi yaşayıp her işlerini /âkıbetlerini/ zorlaştırıp gittiler.)

Hayvân insân âkıbetini kendi hazırlar. Bunlar ölüm anında kendi makâmlarını seyredince “eyvâh!” derlerse de iş işten çoktan geçmiş olacaktır.

8 Esmâ’da müsemmâyı görüp fakra erenler
Eşyâda nihân sırrı ayân eyledi gitdi
(Hakk’ın /varlığında/ isimlerinde isimlenen gerçek varlığı /tevhîdi/ görüp anlayanlar kendilerini Hakk’ın varlığında yok ettiler. Bu yokluk ehli çokluktaki gizli sırrı /kesrette vahdeti/ açığa çıkardılar.)

9 Cânân ile cân birliği buldu rızâda
Rûhunu rızâsıyla revân eyledi gitdi
(Sevilen ile seven birliği /vahdet sırrını rızâda /makâm-ı rızâda/ buldu. Rûhunu gönül rızâsıyla sevgiliye verdi gitti.)

“Yâ eyyetuhân nefsu’l-mutmainnetu. İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten./Ey huzûr içinde olan nefis! O, senden, sen de O’ndan râzı olarak Rabbine dön! Fecr/ 27-28.”

10 A‘mâ ise de nûr-ı basîretle Kemâlî
Nâmını melâmetde nişân eyledi gitdi
(Kemâlî âmâ ise de kalp gözünün nûruyla ismini melâmet /nefsini kınatma yoluyla, hakîkatini örterek/ duyurdu.)
*
Melâmette iz bırakmak melâmet yolunda şöhret olmak anlamının yanında insânın hakîkatteki sırrını nefsini kınattırarak duyurmak şeklinde de anlaşılmalıdır.

26

1. Güllüköy ben seni sevdim ezelden
Sevginle vazgeçtim her bir güzelden
Hayâlin hoş gelir cümle emelden
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Güllüköy ben seni ezelden sevdim. Sevginle her bir güzelden vazgeçtim. Ey güzellerin köyü, ey köylerin güzeli! Hayâlin bütün isteklerden hoş gelir.)

Kemâlî Hazretleri Erzurum’a bağlı “Güllüköy”de doğmuştur. Ehlullah indinde insânın doğduğu yer, vatan-ı aslîsî olan rûhlar âlemini de remzeder. “Gül” Hazret-i Nûr-ı Muhammedî’nin remzi olmakla “Güllüköy de ilk nûr ve son zuhûr olan aslî vatanımızdır. Hazret bu hakîkatin bilinciyle köyünün ismini hep iki manâ verecek şekilde hitâp etmektedir.

2. Sende saklı durur anamla babam
Onlar orda iken ben nere gidem
Ölmekle ben seni sanma terk edem
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin /vuslat ehli erenlerin/ köyü, ey köylerin güzeli! Anamla babam /aslım/ sende saklıdır /=medfûndur, saklı bir hazînedir./ Onlar /Aslım/ orada dururken ben nereye gideyim? Ölmekle ben seni terk ederim sanma.)

Baba rûh, ana ise nefs-i küll ve ondan neş’et eden anâsır-ı erbaa makâmıdır.

3. Dedeler üstünde evler yaptılar
İçinde her biri Hakk’a tapdılar
Şimdi o yerleri yadlar kapdılar
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin /vuslat ehli erenlerin/ köyü, ey köylerin güzeli! Dedeler /bizden önce gelenler/ üstünde evler yaptılar, evlerin içinde Allah’ı andılar. Şimdi o yerleri yabancılar aldı.)

Mecâzen dedeler kudsî kuvveler, ev gönül, yadlar ise masivâdır.

4. İçinde anamdan doğdum ağladım
Düştüm karanlığa kara bağladım
Kendi âteşimle kendim dağladım
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, ey köylerin güzeli! İçinde anamdan doğdum ağladım. Karanlığa düştüm kara bağladım /üzüldüm, dertlendim, acı çektim/. Kendi ateşimle kendimi dağladım.)

Kemâlî Hazretleri çocukken çiçek hastalığı sebebiyle gözlerini yitirmiştir. Doğunca karanlığa düşmesi, evvela bu hâdiseyi sonra vahdet /âmâ/ halindeki tohum ilk elbiseye büründükten sonraki zulmette yaptığı yolculuğu imâ etmektedir. Ana ise nefs-i külden cemâdât, nebâtat, hayvânât ve oradan insâna gelinceye kadarki zuhûr ettiğimiz kaynağın remzidir.

5. Karşıda görünen şu karlı dağlar
Bir karış yerinde bin yiğit ağlar
Eski ölenleri bilir mi sağlar
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Karşıda görünen şu karlı dağların bir karış yerinde bin yiğit ağlar. Sağlar, eski ölenleri bilir mi?

Varlık /Karlı dağlar/ Hak’tan zuhûr etmiş birer yolcudur. Yolun sonu yine kendisine varacaktır. Eski ölenleri sağların çoğu bilmez. Gelen giden kendidir, nereden bilecek ki?

6. Güzeller köşküsün tepe başında
Herkes senin havan suyun kasdında
Beslenir düşman da sende dostun da
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Tepenin başında kurulmuş güzellerin yaşadığı bir köşksün. Herkes senin havanı solumak, suyunu içmek arzûsundadır. Düşmanın da, dostun da senden beslenir.)

Gönül ikliminin güzeli kâmil ve mükemmil ehlullahtır. Kâmilin vücûdu havası ve suyu tertemiz bir belde gibi âleme rahmettir. Onun cömertliği Hak’tan gâfil olana /düşmana/ da Hak ehline de /dost/ bitip tükenmeyen bir kaynaktır.

7. Hak seni etmemiş bir şeye muhtâç
İçinde duranlar kalmadı hiç aç
Dört yanında köylerin başına tâc
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Cenâb-ı Hak seni hiçbir şeye muhtâç etmemiştir. İçinde duranlar hiç aç kalmadı. Dört bir yanındaki köylerin başına taçsın.)

8. Sensin yedi köyün Zühre yıldızı
Sende vurdu beni bir perî kızı
İçimden çıkmıyor hâlâ şu sızı
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Yedi köyün Zühre yıldızı sensin. Beni bir perî kızı sende vurdu. O sızı hâlâ içimden çıkmıyor.)

Zühre yıldızı güzel kadından mülhem söylenmiştir. Kemâlî, Zühre ile maddî ve manevî sılasıyla birlikte köyde genç yaşta düştüğü aşkını imâ etmektedir. Bu mecâzî aşk onu hakîki aşka götürecektir.

9. Bahâr gelir çiçeklerin açılır
Her yana suyunla ni‘met saçılır.
Hazer denizinde suyun içilir
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Bahâr gelince çiçeklerin açılır. Her tarafa suyunla nimet saçılır. Hazar Denizinde suyun içilir.)

10. Ovada tarlalar dağda çayırlar
Bir hanım kız gördüm bulgur sayırlar
Bana bir Kâ‘be’dir düzler bayırlar
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Ovada tarlaların, dağda çayırların vardır. Bir hanım kızın bulgur ayıkladığını gördüm. Düzlerin, bayırların bana bir Ka‘be gibi mukaddestir.)

11. Yâ hele bahçede güller açarsa
Dostlarım toplanıp çaylar içerse
N’olur bir kör gelip ordan geçerse
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Hele bahçelerinde güller açıp dostlarım toplanıp da birlikte çaylar içilirse ve bir de oradan bir âmâ geçerse ne olur?)

12. Kuşlar öter sular çağlayıp akar
Kıble pencereden bir hanım bakar
Kırk yıldır o derdim bağrımı yakar
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Kuşlar öter, sular çağlayıp akar. Kıble tarafındaki pencereden bir hanım bakar. Onun derdi kırk yıldır bağrımı yakar.)

13. Meleşir gönlümde koyun kuzular
Çıkmıyor gönlümden eski sızılar
Gönül bir belâdır her şey arzûlar
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Günlümde, koyunlar, kuzular meleşir. Gönlümden eski sızılar çıkmaz. Gönül bir belâdır, eskiden yaşadığı her şeyi arzûluyor.)

14. Uzun tarlalarda ağlar gezerdik
Sularda cânânın sesin sezerdik
Attâr Hakkı vardı neler yazardık
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Uzun tarlalarda ağlayıp gezer, akan sularda sevgilinin sesini sezerdik. Attâr Hakkı vardı, birlikte neler yazardık.)

15. Hâfız okur Tayyâr yazı yazardı
Bir dilberin peşinde aşksız gezerdi
O dilber başkasının bağrın ezerdi
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Hâfız okur, Tayyâr yazı yazardı. Bir dilberin peşinde gezer aşkına karşılık bulamazdı. O dilber bir başkasının bağrını ezmiş, ona gönül vermişti.)

16. İstanbul’a gelmiş duydum sevindim
Bana gelecekmiş birçok öğündüm
Gelmedi başıma vurdum dövündüm
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Tayyâr’ın İstanbul’a geldiğini duydum, sevindim. Bana gelecekmiş, çok mutlu oldum. Gelmeyince başıma vurdum dövündüm, pek üzüldüm.)

17. Âlem-i kudsîde Nusret’i gördüm
Düştüm ayağına yüzümü sürdüm
Niyâzî’ye oğlunun hatırın sordum
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Manâ /rüyâ/ âleminde Nusret’i gördüm. Ayağına düştüm, yüzümü sürdüm. Niyâzî’ye oğlunun hâtırını sordum.)

18. Sözlerimi duyan delidir sanar
Sözüme inanır deliler kanar
Kimbilir içimde ne odlar yanar
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Sözlerimi duyan, beni deli sanır. Sözüme deliler inanır, kanar. İçimde ne ateşlerin yandığını kim bilir?)

19. Ezânlar okuduk namâzlar kıldık
Aşkın deryâsına gemiler saldık
Murâdsız kalmakla biz murâd aldık
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Ezânlar okuduk, namâzlar kıldık, aşk denizine gemiler saldık. Biz isteksiz kalmakla, istediğimize ulaştık.)

20. Ne güzeldir köyün yağı peyniri
Tâli’ bizi etdi her şeyden beri
Biraz da gönderse adamın biri
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Köyün yağı peyniri ne güzeldir. Kader bizi her şeyden uzaklaştırdı. Adamın biri biraz da bize yağından peynirinden gönderse.)

21. Kimi sana anlar kimisi bana
Sözüm dostlaradır değil düşmana
Teyzem oğulları sözüm yabana
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Sözlerimi herkes farklı anlar. Teyzemin oğulları sözüm yabana, söylediklerim dostlaradır, düşmana değil.)

22. Hayâlim derindir sığmaz hayâle
Rağbetim kalmadı mâl ü menâle
Korkarım Tayyâr da benzer Cemâl’e
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Hayâlim derindir, hayâle sığmaz. Mâl ve mülke, hiçbir şeye rağbetim kalmadı. Tayyâr da Cemâl’e benzer diye korkarım.)

23. Bir Cuma namâzı eyledim niyyet
Orda kılacağım bulursam fırsat
Maksad ziyârettir değil ticâret
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Bir Cuma namâzını fırsat bulursam eğer orda kılmaya niyet ettim. Maksadım ticâret değil, ziyârettir.)

24. Âh o dağlar o dereler o taşlar
Âh orada kalan eski kardaşlar
Toprağına insân yüz cân bağışlar
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Âh o dereler, o dağlar, o taşlar, orada kalan eski kardeşler. İnsân toprağına yüz cân bağışlar.)

25. Güzel yanağında sanki bir bensin
Dışın harâbsa da içinden şensin
Dünyâda son sevgim isteğim sensin
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Sanki güzelin yanağında bir bensin. Dıştan harâb görünsen de için şendir. Dünyada son sevgim, son istediğim sensin.)

26. Bir câmi var idi on değirmeni
Otları suları dertler dermânı
Orda öğrenmiştim cân u cânânı
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Bir camii, on değirmeni vardı. Otları, suları dertlere dermândı. Cânı ve cânânı sende öğrenmiştim.)

27. Şâhiddir derdime dağların taşın
Âşıklar gözüsün kurumaz yaşın
Dünyada çok gezdim bulmadım eşin
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Derdime dağların, taşların şâhittir. Âşıkların gözüsün, yaşın hiç kurumaz. Dünyada çok gezdim dolaştım ama bir eşini görmedim.)

28. Bir karış yerinde binlerce şehîd
Göğsünde cân verdi nice bin yiğit
Son ziyâretimden kesmezem ümit
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Bir karış yerinde binlerce şehîd vardır. Göğsünde binlerce yiğit can verdi. Son bir kere daha ziyâretimden ümit kesmem.)

29. Aceb oralarda şimdi ne kaldı
Felek herbirini bir derde saldı
Kimi gurbettedir kimisi öldü
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Acaba orada şimdi ne kaldı? Felek herkese bir derd verdi. Kimisi öldü, kimisi gurbete gitti.)

30. Sende yetişirdi nâzenîn kızlar
Göllerde uçardı turnalar kazlar
Yurdun her yarası git gide sızlar
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Sende nâzlı kızlar yetişirdi. Göllerde turnalar, kazlar uçardı. Şimdi bunlar hep mâzîde kaldı. Yurdun her yarası günden güne derinleşir.)

31. Yurdunu sevmeyen değildir insân
Bak yurdsuz değildir en vahşî hayvân
Yurddadır âr u ırz yurddadır imân
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Sen yurtların en güzelisin. Bak, en vahşî hayvân bile yurtsuz değildir. Âr, nâmûs, imân hepsi yurttadır. Yurdunu sevmeyen insân değil hayvândır.)

32. Ne yazık içinde kimse kalmamış
Hep gelen ağlamış kimse gülmemiş
Hiçbiri dünyâda murâd almamış
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Ne yazık içinde kimse kalmamış. Hep gelen ağlamış, kimse gülmemiş. Hiçbiri dünyâda murâdını almamış.)

33. Ekinciler çıktı ekin ektiler
Bâğçeler yaptılar ağaç diktiler
Bî-hûde dünyâda zahmet çektiler
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Ekinciler çıkıp ekin ektiler. Bahçeler yaptılar, ağaçlar diktiler. Boş yere dünyada zahmet çektiler.)

34. Ne kalmış yiğidin ne bây ne gedâ
Sanki havâ imiş oldu bir hevâ
Bâkî yok cihânda Hak’dan maâdâ
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Ne yiğidin, ne zenginin, ne de fakîrin kalmış. Sanki hepsi hava /gibi yok mesabesinde/ imiş, yine hava oldular. Cihânda Allah’tan başka bâkî kalan yok.)

“Havâ” kelimesini aynı zamanda “hevâ” yani arzû anlamı vererek de okumak gerekir. Fakat burada Kemâlî’nin esas kasdettiği manâ “âlem-i âmâ”dır. “Havâ” varlığın ilk elbisesi olmak itibâriyle “âmâ âlemi” anlamına da gelir. Nitekim “güzellerin köyü” yani Hak dostlarının dönecekleri âlem, ayân-ı sâbite yani âmâdır. Nutk-ı şerîfte zikredilen “havâ olmak” insanın aslına dönmesi demektir.

35. Gönül karşı geldi bir hûb cemâle
Çok hizmetler ettik ehl-i kemâle
Aşkın uğratmadı yolum muhâle
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Gönül sende bir güzelin yüzüyle karşılaştı. Burada Kemâl ehline çok hizmet ettik. Aşkın yolu bize burada açıldı.)

36. Mağrûr zenginlerin beylerin vardı
Bunların başına dünyâlar dardı
İnsânlık içinde bir insân kurdu
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Gururlu zenginlerin, beylerin vardı. Bunların başına dünyalar dardı. Bunlar insânlık içinde birer insân kurduydular.)

37. Şendin ne güzeldin hani o günler
Çok bayrâmlar geçti nice düğünler
Sönmeyen bir aşk kalır o ünler
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Şendin, ne güzeldin hani, nerde o günler? Nice düğünler, bayrâmlar geçti. İçimde sönmeyen bir aşk kalır inleyen odur!)

38. Fakîre vermezdi zenginler selâm
Yoksullarda yoktu hiçbir hak kelâm
Ne babam gülmüştü orda ne anam
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Zenginler fakîre selâm vermezdi. Yoksullar arasında hiçbir doğru kelâm /şükür ve tahammül/ yoktu. Orada ne annem ne de babam gülmüştü.)

39. Adıma cihânda dediler Osmân
Çalışınca oldum Hâfızu’l-Kur‘ân
Verdiler soyadı Kemâlî Ozan
Ey güzeller köyü köyler güzeli
(Ey güzellerin köyü, köylerin güzeli! Cihânda adıma Osman dediler. Çalışınca Kur’ân hâfızı oldum. Soyadı kanunu çıkınca Kemâlî Ozan soyismini verdiler.)

27
1. Ben neyim bilmek nedir tefhîme kudret kalmadı
Oldu dil pâmâl-i aşk tebyîne tâkat kalmadı
(Ben neyim ve kimim, bilmek nedir anlatmaya gücüm yok. Gönlüm aşkın ayakları altında çiğnendi, hâlimi anlatmaya tâkatim yok.)

2. El ayak dil göz kulak işler fakat fâili kim
Ya bu ten ne cân nedir fikr ü irâdet kalmadı
(El, ayak, dil, göz, kulak işler fakat gerçekte bu işleri yapan kimdir? Bu ten, bu cân nedir? Ne düşünebiliyorum ne de bunları düşünmek için bir isteğim var!)

3. Gâh melek gâhi felek gâhi tabîat de dedim
“Lâ uhıbbul-âfilîn” fânîye rağbet kalmadı
(Bu işleri yapan bazen melek, bazen felek, bazen de tabîattır dedim. “Ben batanları sevmem.’ sırrı gönlümde tecellî edince yok olanlara rağbeti kalmadı.)

Melek ve felek manevî ve maddî varlıklardır. Tabîat ise dört unsurumuzla getirdiğimiz birbiriyle çatışan ve bize huy olarak yansıyan özelliklerimizdir.
“Fe lemmâ cenne aleyhi’l-leylu raâ kevkebâ, kâle hâzâ rabbî, fe lemmâ efele kâle lâ-uhıbbu’l âfilîne./İbrâhîm üzerine gece karanlığı basınca, bir yıldız gördü. “İşte Rabbim!” dedi. Yıldız batınca da ‘Ben batanları sevmem.’ dedi. En’âm/76.”

4. Gitti darlık geldi varlık sırr-ı Hakk oldu ayân
Benliğim attım anı isbâte hâcet kalmadı
(Darlık gitti, bütün neden ve niçinlerden, sebeplerden kurtuldum, varlık /vücûd-ı vâhid/ geldi. Hakk’ın sırrı ortaya çıktı. Benliğimi attım /yani benliğimi Hakk’a verdim, fakr tecellî etti ve/ onu isbât etmeye gerek kalmadı.)

5. Yerde gökde yok deme Allâh’ı yer gök yok durur
Ya mekân var ya Hudâ ayrı kanâat kalmadı
(Yerde gökte Allah’ı yok deme, aslında yer ve gök yoktur. Ya mekân var, yâ Hudâ var, gönlümde Allah’tan başka bir şey var kanâati kalmadı.)

6. Zâhir-i eşyâya bakma zâhir u bâtın O’dur
Evvel âhir sendedir başka rivâyet kalmadı
(Eşyânın dışına bakıp aldanma; dışı da içi de odur. Önü de sonu da sendedir, başka söylenecek bir söz yoktur.)

7. Ne mekân var ne zamân Hak’sız cihât u nesne yok
Şems-i tâbândan kamer nûr aldı zulmet kalmadı
(Ne mekân var ne de zaman; Hakk’ın olmadığı bir yön ve nesne yok. Ay parlak güneşten nûr aldı, karanlık kalmadı.)

Ay ve güneş ilişkisini, mürîd ve mürşid, velâyet ve hakîkat kavramlarıyla tefekkür etmek lâzımdır. Mürşidin râbıtası olmadan dervîşin gönlünde mâye-i Muhammedî aydınlanmaz, Nûr-ı Muhammedî tecellî etmez.

8. Bu temaşâ-gâh-ı âlemden garaz sırrın bilen
Eyledi tekbîr kıyâm secde kırâat kalmadı
(Bu seyrettiğimiz âlemin zuhûr gayesini ve hakîkatini bilen /hayretini gizleyemeyip ‘Allahu ekber’ diyerek/ tekbîr getirdi. Onun ne kıyâmı, ne secdesi, ne de kırâatı kaldı!)

Sırr-ı ilâhî gönülde vecde ulaşınca tecellî eder. Cezbe ve vecde girenin aklı ve şuuru gittiği için meczûb mesâbesinde olur. O kişi bu cezbe anında salât-ı dâimûndadır. Meczûb, mükellefiyeti olmayan insândır dolayısıyla kıyâm, secde, kırâata riâyet edecek hâlde değildir.

9. Âzim-i râh-ı bekâ hep oldu bî-havf ü recâ
Mutmainnü’l-kalb-i ârifde haşiyet kalmadı
(Bekâ yoluna niyetlenen Hak âriflerinin hepsi korku ve ümitten geçtiler. Onların kalbi tevhîde tatmin olunca nefislerinden emin oldular ve korku kalmadı.)

10. Bunca elfâz u hurûfun mebde‘i bir noktadır
Kânı bir sâni‘i bir fikr-i mâiyyet kalmadı
(Bunca kelimenin ve harfin kaynağı bir noktadır. Her şeyin kaynağı ve onu sanatkârâne bir biçimde açığa çıkaranı da birdir. Bir olan varlıkla beraber ikinci bir varlık var şüphesi de gitti.)

11. On sekiz bin âleme girdin unuttun kendini
Renge aldandın ulu da‘vâya avdet kalmadı
(On sekiz bin âleme girdin, kendini unuttun. Renge /çokluğa/ aldandın, ulu davâya yani varlığı bire indirip o vahdet âlemine geri dönemedin.)

Cenâb-ı Hak zâtından evvela akl-ı küllîyi /Muhammedî nûru/ yarattı. Akl-ı küllîden taşan tecellîlerle de diğer mahlûkât yaratılmış ve yaratılmaktadır. Nûr bu şekiller (imkân) âleminde tedricen zuhûr etmiş ve etmekte, tenezzül ve terakkî ederek tekrâr geldiği âleme karışmış ve karışmaktadır. Muhammedî nûr sırasıyla rûhlar âlemi (nefs-i kül), tabîat, heyûla, cism-i kül, şekil, arş, kürsî, atlas feleği, menâzil feleği, yedi felek, yedi yer ve mevâlid-i selâse (maden, bitki, hayvân) mertebelerinde zuhûr eder. Bunların tamamı on sekiz bin âlemi oluşturur. Hak erenlerin gözünde ve gönlünde “on sekiz bin âlem” denilen bu çokluk küllî varlığı ifâde eder.
“On sekiz bin âlem”in yani çokluğun aslı ve esası vahdettir, Hak’tır. Birden başka bir şey yoktur. Türkçeyi bir vahiy ve hakîkat dili haline getiren Ulu gönül Yûnus Emre, bu menzillerden bahsettiği bir beytinde yedi feleği varlığın “ata”sına, dört unsuru (toprak, hava, âteş, suyu) varlığın anasına benzetmektedir. Bunların hakîkati Hak’tır:
Atamı yedi derler anamı dört bilirem
Atam anam birimiş niçin gussa yudaram

Yûnus yine bir beytinde dokuz gökleri arslana, yedi gökleri evrene, dört unsuru ejderhaya benzetir. Bu hayvânların tamamı yırtıcı, yutucu ve yok edicidir. Nefs-i nâtık bu menzillerde şuur(?) yolculuk yaptığı için nefisten insânî rûha geçememiş, aslından uzaklaşmış ve geldiği âlemi unutmuştur. İnsân ancak Hz. İnsâna gelince bu yırtıcı varlık mesabesinde olan elbiselerinden kurtulur. Tasavvuf yolunda bu varlık elbisesinden kurtulmak ve tekrâr mahşere sürülmemek için halvet, zikir ve tefekkür şarttır. Şöyle diyor Yûnus:
Bu dokuz arslan yedi evren ü dört ejdehâ
Bunlarınla ceng edem Rüstem olam destân olam

On sekiz bin âlemden kurtulup hemen birliğe dönmek için varlığı bire indirmek, biri gönüle sindirmek gerekir:
Elest’e bileyidik göz açdık belî dedik
Yûnus ile gayrını kamu birden eyledi

12. Emr-i “kün” te‘sîridir olmuş olacak her ne var
Ân-ı dâimdir Kemâlî şekl-i rü‘yet kalmadı
(Olmuş ve olacak ne varsa “ol” emrinin tesiriyledir. Kemâlî, zaman bir ân-ı dâimîdir, olmuş ve olacak ne varsa “el’ân olmaktadır, başkaca görünmesi gereken bir şekil /varlık/ kalmadı.)

Kemâlî mahlasını ayrıca “kemâli” şeklinde de okuyup “rü’yetin en olgun şekli, zamânı dâimî bir ân idrâkiyle yaşamakla mümkündür!” manâsı içinde değerlendirmek gerekir. Kemâlî Hazretleri “kün” deminden haberdâr olduğunu ve zamân denen çokluğu âna yani zât-ı Hak’taki birlik hâline indirdiğini beyân ediyor. Bilindiği üzere zamân ve mekân, “ân-ı vahid”in açılmış şeklidir. Manâ yolcusu bu çokluğa aldanmaz, baktığının Hak olduğunu her dâim görür ve yaşar.

28
1. Gönül ne dalmışsın şu bahr-ı gama
Bu gam yakışır mı ibn-i âdeme
Şâd olmak istersen şâd olam deme
Bu dâr-ı mihnetde gülen olmadı
(Gönül, şu gam denizine /dünya derdine/ niçin dalıyorsun? Bu gam ademoğluna yakışır mı? Gönlünü sevindirmek istiyorsan, sevinmek için uğraşma. Bu mihnet dünyasında / acı dolu dünyada/ gülen olmadı.)

Dünya için “dârü’l-meşakke” yani “sıkıntı evi” buyrulmuştur. Bu sıkıntılarda dolu varlık evinde insân Hakk’a dönmeden râhat edemez. Cenâb-ı Hakk’ın kuluna “aslına dön!” emri vardır. Aslımıza dönemezsek bu mihnethânede oyalanır dururuz. Hz. Niyâzî hilkat zuhûr etmeden varlığın ervâh âlemindeki hürriyetinin zevkini ve yere indirilmenin acılarını ve ezeldeki varlık kokusunu almadığımız âlemdeki itibârımızı işâreten şöyle buyurur:
Gökde uçarken seni indirdiler
Çâr-unsur bendlerine urdular
Nûr iken adın Niyâzî kodular
Şol ezelki itibârın kandedir

2. Ma‘mûre-i âlem harâbe râgib
Bu harâbe-zâre gel olma tâlib
Yazıkdır gidersin hâsir ü hâib
Bak gidenler gitdi gelen olmadı
(Âlemin mamûr olduğunu sanma, bu imârethâne harâb olmaya meyillidir ve bir gün vîrâne olacaktır. Bu harâbeye niçin tâlip oluyorsun? Burada aslını idrâk edemeden gidersen ebedî zevkten mahrûm ve hasret içinde kalırsın, sana yazık olur. Ey sen! Bak, gidenler gitti ve hiç geri gelen olmadı.)

3. Ne nâm u ne nişân ne şândan eser
Ne târîh ne zamân ne kalır haber
Hâdisât bir yeldir durmayıp geçer
Önünden hiç kurtulan olmadı
(Ne nâm, ne şân, ne bir iz, ne tarih ve ne de yaşadığın zamandan eser ve haber kalır. Olaylar bir yel gibi durmayıp geçer. Bu rüzgârın /zaman değirmeninin=ecelin/ önünden hiç kurtulan olmadı.)

4. Bu târih-i âlem neler kayd eder
Karanlık mâzîye halkı sayd eder
Toprak olmuşlarla türlü keyd eder
Bu yoklukdan ibret alan olmadı
(Bu âlemin tarihi ne olaylar ve düşünceler kaydeder. Tarihin kaydettiği bu karanlık geçmişi çeşitli tuzaklarla halkın önüne koyup onları bir hayvân gibi avlar, geçmişle uğraştırır. Heyhât ki, bu yokluktan ibret alan olmaz ve bu geçmişe takıntı tekrâr eder durur.)

5. Kazâya râzı ol eyleme inâd
Bu mihnet-hânede yok durur murâd
Âdem’den bu âna değin eyle yâd
Gelip bunda bâkî kalan olmadı
(Kazâya râzı ol, inâd etme. Bu gam yerinde arzû, istek yoktur. Âdem’den bu zamana kadar yaşanan olayları hatırla. Bu dünyaya gelip de sonsuza değin kalan yok.)

“el-Mukadder lâ-yuğayyar” takdîr bozulmaz demektir. Fiiller ezelde mâlûmât-ı ilâhiyyede kaderle takdîr olundu. Kader de levh-i ilâhîye işlendi. Bu âlemde kazâ ile icrâ edilen fiillerin hepsi kaderde mevcûttur. Kaderine râzı olan sabırlı kişiler râhat bulur. İnâd edip isyân eden ise eline bir şey geçmediği gibi perîşân olur gider.

6. Kim bilir ne idi basdığın toprak
Belki bir şâh idi yakın ya ırak
Ya bir pehlivândı elinde bayrak
Nâmlarını bile bilen olmadı
(Bastığın toprak kim bilir ne idi. Belki yakın belki de uzak tarihlerde yaşayan bir pâdişâh yahut da elinde bir bayrak olan yiğit bir pehlivandı. Şimdi bunların adlarını bilen bile kalmadı.)

7. Nice şâhlar oldu hâk ile yeksân
Nice mihnetlere katlandı insân
Nice mâtemlere sahnedir cihân
Bu sahneden korkup yılan olmadı
(Nice pâdişâhlar toprağa karıştılar gittiler. İnsânlar nice acılara katlandı. Cihân sayısız üzüntülere sahne oldu. Buna rağmen insânlar acılarla dolu olan bu sahnede yaşamaktan ne korktular ne de usanıp vazgeçtiler.)

8. Çokları dediler benimdir dünyâ
İçinde oldular en büyük rüsvâ
Dünyâ bitip gitti bitmedi gavgâ
Bu gavgâda râhat bulan olmadı
(Bu yöneticilerden çoğu “dünya benimdir.” diye hüküm sürdü fakat yine pek çoğu burada rezil oldular. Dünya bitip gitti, kavgâları bitmedi. Bu kavgâ ortamında râhatlığı bulan olmadı.)

9. Bu bahr-i zunûna çokları daldı
Kimi ölü çıkdı kimi gark oldu
Bu dağı delerken çok Ferhâd öldü
Şu emel dağını delen olmadı
(Pek çok kişi bu zânlar /vehimler/ denizine daldı. Kimisi öldü kenâra vurdu, kimisi de kendi vehmiyle yarattığı çokluk içinde boğulup gitti. Bu bitip tükenmek bilmeyen dağ gibi arzûlarının peşinde koşturan pek çok Ferhâd ölüp gitti. Ne var ki şu emel dağını delen olmadı.)

10. Nice kahramanlar cebbâr sultânlar
Nice pehlivanlar Yûsuf zamânlar
Dünyâyı elinde tutan insânlar
Bunda nefsin hoşnûd kılan olmadı
(Nice kahramanlar, zorba sultânlar¸ nice pehlivânlar, zamânın Yusûf’a benzeyen güzelleri, nice dünyayı yönetenler, velhâsıl pek çok insân dünyada nefsini hoşnut edemeden göçüp gitti.)

11. Sürûr-ı cihânın âhiri mâtem
Ferâhın peşini tâkib eder gam
Hangi varlık var ki olmamış ‘adem
Hangi varlık var ki tâlân olmadı
(Cihânın sevincin sonu üzüntüdür. Mutluluğun peşinden hemen gam gelir. Sonu ‘yokluk’ olmayan hangi varlık var? Sonunda yok olup gitmeyen bir varlık gösterebilir misiniz?)

12. Kendinde buldunsa bir aşk-ı mutlak
Anınla bilinir hak ile nâ-hak
Âlem hep aşk durur gözün aç da bak
Aşka düşende sarsılan olmadı
(Kendinde mutlak /Hak/ aşkı buldunsa, bil ki Hak ile hak olmayan gönlünde tecellî eden bu aşk ile bilinir. Gözünü aç da iyi bak! Âlem hep aşktan ibârettir. Bugüne kadar aşka düşüp de sarsılan, yoldan sapan olmadı.)

13. İnsân bulmadıkça merd-i maksûdu
Bulamaz vücûdda Rabb-i mevcûdu
Bugünde bilenler yevm-i mev‘ûdu
Yarınki günde yorulan olmadı
(İnsân, kasdedilen yani arzû ettiği insân-ı kâmili bulmadıkça mevcûdun Rabbini de bulamaz. Allah’ın va‘d ettiği günü yaşarken bilip bulanlar /rûh-ı vâsilîn olanlar/ yarınki gün / ecel geldiğinde mahşere sürgün yiyip /tekrâr bu vücûd iklimine düşüp/ yorulmayacaklardır.

14. Dâğ-ı mahabbetle ciğerin dağla
Derd ile yüzünü yere sür ağla
Aşk ile eriyip su gibi çağla
Akmayan suda durulan olmadı
(Muhabbet dâğıyla ciğerini dağla /aşk gibi bir derdin olsun/. Dert ile yüzünü yere sür, ağla /aşk içinde yok ol/. Aşk ile eriyip su gibi çağla /coş, ara ve vahdet denizine doğru ak/. Akmayan su durulmaz, temizlenmez. Daima ak, ara ve denize doğru uzan ki duru bir su gibi varlıktan temizlenesin.)

Dâğ, yara, dağlamak, yarayı kapatmak için kızdırılan demir demektir.
Atalar “Akan su murdâr olmaz.” buyurmuşlardır. Mâlûmdur ki akan su, arayışın, saflığın ve hakîkatin remzidir.

15. Bu fânî dünyâya pek çok sarılma
Doğru yoldan çıkıp yolsuz yorulma
Dost sözü doğrudur sakın darılma
Ehl-i dillerde darılan olmadı
(Bu fânî /geçici/ dünyâya çok kıymet verme. Doğru yoldan çıkıp, yolsuz / kılavuzsuz/ yorulma. Dost sözü doğrudur, sakın darılma. Gönül ehli kişiler bu sözlerden ibret aldılar, darılmadılar.)

16. Sakın nâr içinde koyma sen seni
Ömrün hebâ etme acı kendini
Varlığından utan tanı Rabb’ini
Varlıktan büyük sorulan olmadı
(Sakın kendi kendini ateşe atma. Kendine acı, ömrünü boşa geçirme. Rabbini bil! Varlığından /nefsine benlik vermekten/ utan. Sana benlik günâhından daha büyük soru sorulmayacak.)

Resûlullah (s.a.v.) bu konuda “Vücûdun öyle bir günâhtır ki onunla hiçbir günâh kıyâs edilemez.” buyurmuştur. Kasdedilen manâ, insânın kendine müstakil benlik izâfe etmesidir. Halbuki vücûd birdir ve Hakk’ındır. Cenâb-ı Hak nefsine varlık veren şirk ehlini affetmez. Tevhîd yolcusu yolun başında nefsini Hak yoluna kurbân etmiş ve dört tekbirle cenâzesinin namâzını kılmıştır.

17. Eğer arar isen kendi necâtın
Tarîk-i sıdk üzre artır sebâtın
Kıyâm-binefsihî anla hayâtın
Bu kıyâmdan hiç ayrılan olmadı
(Eğer kendi kurtuluşunu arıyorsan sıdkıyet /doğruluk ve kararlılık/ yolunda yürü ve sağa sola sapma! Bil ki hayâtın Hakk’ın sende var olduğuna ve kendinden kendine yeterli olduğuna delîldir ve sen bunu iyi anla. Zira sen yoksun sende var olan Kayyûm olan Hak’tır. Bu kıyâmdan yani varlığı kendi kendine yeterli olan Hak’tan ayrılan /ikinci bir varlık/ olmadı, olamaz da!)

Kıyâm bi-nefsihi Hakk’ın zâtî sıfatlarından olup “varlığı kendiliğinden olan, var olmak için bir başka varlığa ihtiyaç duymayan Allah.” demektir. Vücûd Hakk’a ait olduğuna göre insân kendindeki hayâtın zât-ı Hakk’a ait olduğunu bilmelidir. Öyleyse insânın kayyûmiyeti Hakk’a aittir. İnsân tevhîd yoluyla nefsini bilirse Hay ve Kayyûm olan Allah’a döner ve fenâ âleminden ebediyen kurtulur. Bu sebeple dünyada yaşarken sıdkiyyet yolundan ayrılmadan bu kurtuluş makâmına erişmek gerekir.

18. Kemâlî nutkundan olanlar âgâh
Bilirler söyleten söyleyen Allah
Bu söz benim değil Hakkı’ndır billâh
Ârifler sözünde yalan olmadı
(Kemâlî, nutkunu duyup da uyananlar /benliği nefse vermezler ve/ bunları söyleyenin de söyletenin de Allah olduğunu bilirler. Allah için, bu söz benim değil Hakkı’ndır. Âriflerin sözünde yalan olmaz.)

29
1. Kendi hüsnün seyr kılmak istedi sultân-ı aşk
Eyledi keşf-i cemâl yani açıldı kân-ı aşk
(Aşk sultânı kendi güzelliğini seyretmek istedi. Cemâlini açtı yani –cemâlini sergilemekle- aşkın kaynağındaki cevherler açığa çıktı.)

2. Çıkdı bir gevher o kândan bî-misâl u bî-kıyâs
Zerre-i nûrunda kılmış bin güneş pinhân-ı aşk
(O aşk kaynağından eşi-benzeri olmayan, hiçbir şeyle kıyâslanamayan bir cevher çıktı. O aşk cevherinin nûrunun zerresinde bin güneş gizlemiş.)

3. Gevher-i Nûr-ı Muhammed mâye-i tohm-ı vücûd
Kim anınla âşikâr oldu bilindi şân-ı aşk
(Nûr-ı Muhammedî denilen cevher /ilk varlık/ yani vücûd tohumunun mayası /aslı/ aşkın işi /eylemi, coşup taşması/ ile açığa çıktı ve bilindi.)

4. Aşk edip andan zuhûr ol aşkın oldu mazharı
Eyledi ta‘zîm ü tekrîm nice bin yıl anı aşk
(Aşk, o vücûd tohumunun mayasından açığa çıktı. O mâya yani Muhammedî nûr aşkın göründüğü yer oldu. Aşk onu asırlarca hürmet etti ve ikrâmda bulundu /zâtındaki özelliklerle besleye besleye insâna getirdi./)

“Anı aşk” ibâresini ayrıca “ân-ı aşk” şeklinde de okuyup “aşkın güzelliği” anlamı vermelidir. Aşk, içindeki güzelliklerle birlikte kendinden çıkan tohmu tâzim ve tekrîm ederek insâna getirmektedir.

5. Öyle bir gevher ki “mâ-kân mâ-yekûn”un kânesi
Öyle bir gevher ki olmuş vasfının hayrânı aşk
(Öyle bir cevher ki olmuş ve olacak olan ne varsa, onun özüdür. Öyle bir cevher ki, aşk /kendinden kendine/ o cevherin bütün sıfatlarının hayrânı olmuş.)

“Mâkân mâyekûn”un kânesi: Olmuş ve olacakların özü olan “Nûr-ı Muhammedî, yahut âmâ demektir.” Vücûd burada zâttadır ve varlık kokusu olmamış haldedir. Aşk denen zât-ı mutlak burada kendinden kendine hayrandır. Feyz-i akdes (zât, el-bâtın) bu hayranlık ile feyz-i mukaddese yani bilgi mertebesine inmiş ve tecellî (ez-zâhir) tohum, ağaç, yapraklar ve meyve misâlinde olduğu gibi burada başlamıştır. İnsân-ı kâmil bu ilk nûru temsil eder vesselâm.

6. Akl-ı küll etdi zuhûr hem şu‘le-i nûr oldu rûh
Neşr-i câm-ı feyz-i akdesle kılıp devrân-ı aşk
(Nûr-ı Muhammedî’nin cevherinden küllî akıl ortaya çıktı ve bu nûrun şulesi rûh oldu /sıfatlar âleminde yürüdü. / Feyz-i akdesin /ezel feyzinin nûrunun/ kadehiyle /yani insân-ı hakîkî olan zât mazharı kâmillerin vasıtasıyla/ dağıtılan aşkın sırrı devrâna /sıfatlar âleminde yine geldiği asıl âleme dönmek üzere/ devrâna girdi.)

Akl-ı küll, ilk varlık olan Nûr-ı Muhammedî’nin başka bir ismidir. Bu tâbir için “akl-ı evvel”, “kalem-i a‘lâ” ve “dürre-i beyzâ” gibi isimve sıfatlar da kullanılmıştır. Akl-ı evvel ilâhî ilmin nûrudur. Bu sebeple Cebrâil’e akl-ı evvel de denir. Akl-ı küllî akl-ı evvele tevdî edilen bilgi sûretlerinin kendisinde tecellî ettiği nûrlu bir müdrikedir. Bütün bu tâbirleden maksat insân-ı kâmile ait zâtî kuvvelerdir.
Feyiz kelimesi mecâzî olarak “bağış ve lütufkârlık” mânasında kullanılmıştır. Bu kökten türeyen fiiller “akmak, taşmak, dalmak” anlamında Kur’ân ve hadîslerde de geçmektedir. İbnü’l-Arabî feyiz ve ondan türetilen ifâze, istifâze ve tefeyyüz gibi kavramları oluş ve varlığı açıklamak üzere eserlerinde yer veren kişidir. İbnü’l-Arabî, bilgi ve varlık mevzuunu vahdet-i vücûd idrâki içinde açıklamak için feyiz terimiyle bunun iki şekli olan feyz-i akdes ve feyz-i mukaddes tabirlerine yer vermiştir. Ona göre Allah sürekli bağış ve lütuf sâhibidir: Her türlü iyilik ve nimet O’ndan taşıp gelir ve bu taşmaya feyiz veya feyezân denir. Cömertliğin mükemmel örneğini teşkil etmesi sebebiyle O’na “mebdeü’l-feyz” ve “feyyâz” ismi de verilir.
Feyiz, biri en kutsal (feyz-i akdes), diğeri kutsal (feyz-i mukaddes) olmak üzere iki çeşittir. Feyz-i akdes, “şeylerin ve istidâtlarının önce ilim, sonra da ayn mertebesinde var olmalarını gerektiren öz sevgi (hubb-i zâtî) tecellisinden ibârettir.” Bu târifle, Hakk’ın Hak’tan başka hiçbir şeyin düşünülmediği en yüksek seviyedeki zât tecellisine işâret edilir. Bu mertebede çokluğa imâda bulunduğu için ilâhî isimlerin varlığı bile söz konusu olmaz. Feyz-i akdes “Hakk’ın, zâtında zâtı ile zâtı için tecellî etmesi” anlamına geldiğinden dış âlemde herhangi bir tecellîden bahsedilmez. Bu tecellî vâhidiyyet mertebesinde kendini a‘yân-ı sâbite ve bilgi sûretleri hâlinde belli eder. Kısacası feyz-i akdes nefste zâtın tecellî etmesidir. Feyz-i mukaddes ise feyz-i akteste söz konusu olan aynların (hakîkatlerin) istidâtlarının dış âlemde zuhûr etmesini gerektiren ilâhî isimlerin tecellîsinden ibârettir. Kısacası feyz-i mukaddes nefste esmânın tecellîsidir. Buna göre feyz-i mukaddes feyz-i akdesten zuhûr etmiştir. Feyz-i akdesle a‘yân-ı sâbite ve aslî istidâtlar bilgi mertebesinde hâsıl olur; feyz-i mukaddesle de bütün gerekleri ve nitelikleriyle a‘yân-ı sâbite dış âlemde ortaya çıkar. Feyzin bu ikinci mertebesindeki isim tecellîsi çokluğu ifâde eder. Feyz-i akdesle lâ-taayyün ve vâhidiyyet mertebelerindeki tecellîden, mukaddes feyiz ise bunlardan sonra gelen ervâh, misâl, şehâdet ve insân mertebesindeki tecellîden kinâyedir. Ehlullaha göre Hak’tan gelen feyiz (bilgi ve rûhî zevk hâli) akl-ı evvel denilen Hz. Peygamber vâsıtasıyla velîlere, onlar vâsıtasıyla da insânlara ulaştığından mürîdlerin feyiz menbaı mürşidleridir. Mürşidin doğrudan doğruya akl-ı evvel vasıtasıyla Hak’tan aldığı feyze “ilâhî feyiz”, silsile vasıtasıyla aldığı feyze “isnâdî feyiz” denir. Mürîdin tarîkata girip şeyhten feyiz ve irfân almasına da “ahz-ı feyz” adı verilir.
Ahz-i feyz vâsıtasıyla nefs rûh olmadıkça feyz-i mukaddese ve nefsin zât makâmındaki ilk hali olan feyz-i akdese erişmek ve fıtratta mevcût olan kabiliyeti açığa çıkarmak mümkün değildir. Onu insânda açığa çıkaran Akl-ı küll ve Nûr-ı Muhammed sâhibi olan mazhar-ı tam, âdem-i manâ olan insân-ı kâmildir. Câm yani kadehteki sır onun sâkiliğiyle, onun dudaklarından ve elinde gizledi ilâhî kudretle dağıtılır. Yûnus Emre Hazretleri feyz-i akdes için “kendözü/ kendi özü/ kendisi” tabirlerini kullanır ve vücûdunun hakîkatini bulunca şöyle der:
Eyle sanman siz beni kendözümden gelmişem
Yâ kendi gönlüm ile bu kafese girmişem

Hz. Niyâzî de bir nutkunda sâlike Hak’dan gelen hidâyetin yakîn ile gönülde tecellî eden feyz-i akdes yani öz bilgisi olduğuna işâreten şöyle buyurur:
Şuna kim senden bir hüdâ geldi
Feyz-i akdesden âşinâ geldi
Bir cefâsına bin safâ geldi
Derdliyiz senden umarız dermân
Yine Niyâzî-i Mısrî şârihi Muhammed Nûr Hazretleri bir beytin şerhini yaparken şu bilgileri verir:
“Hatt u hâlin iki böldü bu cihânın halkını
Birini kâfir birini ehl-i îmân eyledi
Cemâlin cihân halkını ikiye ayırıp birini mümin birini kâfir eyledi. Halbûki bu daha ezelde böyle olmuştur. Çünki Cenâb-ı Hak, feyz-i akdesden- tecellî ederek herkese istidâd i‘tâ eylemiştir ki buna “kazâ” tâbir olunur. Cenâb-ı Hak mâlûmâtı bildiği için daha ilimde kimine cennet ve kimine de cehennem istidâdı i‘tâ eyledi. Sonra bu âlem vücûda gelince herkesin istidâdı neyi iktizâ eyledi ise “kader” ile zuhûra gelmektedir. Zîrâ kâfirin istidâdı küfrü, müminin istidâdı da îmânı iktizâ eylediği için az evvel söylediğimiz gibi daha Cenâb-ı Hakk’ın feyz-i akdesden tecellîsinde her müstaidde istidâdının iktizâsı i‘tâ olunmuştur. Şimdi bu âlemde herkesin istidâdının iktizâsı olan ef‘âl zuhûra gelmektedir. Abdin bu işlerde hatta’l-yevm (şu an da dâhil olmak üzere) ihtiyârı yoktur.
Cenâb-ı Hak, âyette: “Mâ kâne lehumu’l-hiyaratu” (Onların ise seçim hakkı yoktur. Kasâs/68) buyurmuş ve sâde kendisinin muhtâr olduğunu söylemiştir. Şu halde şöyle bir suâl vârid olabilir:
Ya azâb niçindir?
Cenâb-ı Hak: “Ve mâ zalemûnâ velâkin kânû enfusehum yazlimûn.” (Onlar verdiğimiz nimetlere nankörlük etmekle bize zulmetmediler fakat kendilerine zulmediyorlardı. Bakara/ 57) buyurmuştur yani onlar bize zulmü isnâd eylemiş değillerdir. Lâkin zulümleri kendi nefislerinedir, demektir. Çünki Cenâb-ı Hak âdildir. Muâmelesi dâimâ adâlet üzerinedir. Şâyed iğne deliğinden cehenneme cennet kokusu girse, ehl-i cehennem telef olurlar. Şimdi böylesi cennete konulur mu? Bok böceğini gül yağına koysan derhâl telef olur. Onun halkiyyeti pislikte yaşamasına müsaiddir. Meselâ bildiğimiz kayısı, lisâna gelip de Cenâb-ı Hakk’a: “Beni niçin böyle sarı ve toparlak yarattın.” demeğe kalksa ona: “Sen kayısısın. Kayısı senin gibi sarı ve toparlak olur.” denilir.
Hz. Kemâlî “Akl-ı küll etdi zuhûr hem şu‘le-i nûr oldu rûh/ Neşr-i câm-ı feyz-i akdesle kılıp devrân-ı aşk” diyerek bütün bu devrânın feyz-i akdes, Nûr-ı Muhammedî yahut akl-ı küll denilen tecellînin rûh (=yürü) denilip madde âlemine tenezzül ettiğini ve kendi varlığındaki aşk ile yine geldiği âleme feyz-i akdesin tasarrufu kendinde bulunan zât mazharı insân-ı kâmilin sunduğu câm (kadeh=sırr-ı Hak) ile devrânını tamamladığını beyân etmektedir. Devrân bir daireyi tamamlamak demek olup varlığın nüzûl ve urûc makâmlarında dolaştığı on sekiz bin âlemi ifâde eder.
Nutk-ı şerîfin sonraki beyitlerini bu devr ile izâh ederek devâm etmek gerekmektedir.

7. Nûr içinden bir kalem çıkdı cihân bir noktası
Levh olup cümle yazıldı ser-be-ser fermân-ı aşk
(İlk varlık olan Muhammedî nûrun içinden bir kalem çıktı, cihân bu kalemle yazılan bir noktadır. Cihân bir levha oldu ve bu levhaya baştan başa aşkın fermânı yazıldı.)

Kalem-i alâ, Hakk’a ait zuhûr yerlerinde yani halkta, Hakk’ın hakîkatinin şekilsiz ilk belirtisidir. Aslında Kalem-i alâ, Akl-ı evvel, Rûh-ı Muhammedî bir tek şey, bir tek cevherdir. Bu cevher halka nisbet edildiği zaman kalem-i alâ yahut akl-ı evvel ismini alır. Bunların tamamı insân-ı kâmil noktasından bakıldığında rûh-ı Muhammedî adını alır. Burada manâ şudur:
Aşk denen mutlak hakîkatin buyruğu insân-ı kâmil denilen nûr kaynağından yazılıp durmaktadır vesselâm. Bu manâda cihân denen levha onun elindeki kalemle kendinden kendine zevk ettiği bir oyun veya çizip bozduğu bir resimden ibârettir.

8. Sâbit oldu suhf-ı âlem kıldı aşk sırrın ayân
Ahmed-i Muhtâr’ı mahbûb eyledi i‘lân-ı aşk
(Aşk sırrını açınca, âlem denilen bu sayfada aşkın içindeki bilgiler doğrulandı. /Başta ‘Levlâke levlâke’, Sen olmasaydın, sen olmasaydın bu âlemleri yaratmazdım, diye belirttiği/ Ahmed-i Muhtâr’ı âlemin içinden çıkararak kendisine sevgili ve tam mazhar eyledi. Aşk onda tam açığa çıktı ve o zâtın aynası oldu.)

Yûnus’un “Aşk anadan doğmadı, kimseye kul olmadı” dediği budur. Nûr-ı Muhammedî sâhibi Resûlullah Efendimiz aslında aşkın kaynağı, anasıdır. Aşk onunla vücûd bulmuştur.

9. Oldu bir deryâ Muhammed’le muhabbet pür-hikem
Kaynayıp âlemleri oldu muhît ummân-ı aşk
(Muhammed’le muhabbet hikmetlerle dolu bir tek deniz oldu. Aşk denen ummân /=Muhabbet ve Muhammed/ birlikte kaynayıp bütün varlığı kapladı.)

Aşkın Muhammed’den, Muhammed’in aşktan başka bir şey olmadığının anlaşıldığı bu ahadiyyet (=ahmediyyet) halini keşfettiği makâmda Yûnus da şöyle der:
Ol vaktin biz uçardık cevlân urup göçerdik
Nûrdan şarâb içerdik Hak bizi toylar iken

Cânlar anda bilişdi ol dem gönül alışdı
Âlem halkı karışdı denizler kaynar iken

10. Ol cemâl-i hüsne karşı neş‘esinden aşk-ı pâk
Hâk-i pâye nezr kıldı âlem-i imkânı aşk
(Tertemiz olan aşk, o güzel yüze karşı sevincinden /meydana gelme arzûsundan/ imkânlar /eşyâ/ âlemini Muhammed’in ayağının toprağına adak etti.)

Varlık yani eşyâ, içinden Muhammed (a.s.)’in çıkması için aşkın kurbânı olmuş birer yolcudur.

11. Zîr-i pâyine döşendi nüh felek arz u semâ
Eyledi zâhir sırât u mahşer ü mîzânı aşk
(Dokuz gök, yeryüzü ve gökyüzü Nûr-ı Muhammedî sâhibinin ayağının altına döşendi. Aşk, sırat, mahşer ve aklı ortaya çıkardı.)

Felekler eski anlayışa göre dünyaya yakınlık sırasına göre tasnif edilmiştir. Buna göre
ilk yedi felekte şu yedi gezegen (seb‘a-i seyyâre) vardır: Birinci felekte ay, ikincide Utârid (Merkür), üçüncüde Zühre (Venüs), dördüncüde güneş, beşincide Mirrih (Merih, Mars), altıncıda Müşterî (Bercis, Jüpiter), yedincide Zühâl (Keyvân); sekizinci felek sâbit yıldızlar ve burçlar feleğidir. Bu felekte birer burç halinde sâbit yıldızlar toplanmıştır ve adına “kürsî” denmiştir. En dışta olan ve ötekilerin hepsini içine alan dokuzuncu feleğe bu durumundan dolayı “felekü’l-eflâk/felek-i a‘zam” adı verilmiştir. Felek-i eflâk, yani dokuzuncu felek cisimlerden arınmış haldedir. Bu sebeple “felek-i atlas” diye de adlandırılır. Bu dokuzuncu kat felek için “arş-ı a‘lâ, arş-ı a‘zam, arş-ı ilâhî” yahut “kürsî” diyenler de olmuştur. İslâm bilginleri felekleri meleklerin menzili ve meskeni kabûl etmişlerdir. Bu manâda melekler de kesif cisimler değil felek cismini yöneten rûhânî sûretler kabûl edilmiştir.
Varlık -her ne ise- ilk nûrdan itibâren on sekiz bin âlemde devrederek gerek latîf ve gerekse kesîf âlemlerdeki seyrini tamamlayacaktır. Eşyâya düşen her yolcunun bir menzilden öbür menzile seyrederken uğradığı her konak onun için bir sırat, bir mahşer ve terâzîden ibârettir. Bu menziller insân-ı kâmile yani Nûr-ı Muhammedî’nin tecellî ettiği kâmil vücûda kadar devâm eder gider.

12. Haymegâh-ı arş olup kürsî ona bir taht-gâh
Nûr içinde kendi kendin eyledi seyrânı aşk
(Aşk, arşın çadır kurduğu yer, kürsî de ona tahtgâh olmuştur. Aşk nûr içinde kendi kendini seyr eylemektedir.)

Bu remizler gaye enfüsî olup maksat insândır. Resûl-i Ekrem Efendimiz ‘arş, müminin kalbidir.’ buyurmuştur. Şu halde burada arşın haymegâhından yani konakladığı kürsîden gâye, insân-ı kâmilin gönlü ve onun uzuvlarıdır. Arş insân-ı hakîkînin gönlü olduğuna göre aşk denen mutlak varlık enfüs ve afâkı birleyerek insân-ı kâmilin gönlünden seyrân edecektir. Bunun için önce Nûr-ı Muhammedî’nin insân denen dört direkli çadır /toprak, su, ateş ve hava/dan kendi örtüsünü kaldırmalıdır. Bu örtünün içi de, malzemesi de aşktır.

13. Çok sıfat verdi ona çok ism ile kıldı nidâ
Metn-i hüsnünde kırâat eyledi Kur‘ân’ı aşk
(Aşk o nûra /kendinden/ pek çok sıfat verdi ve yine o sıfatların her birini kendi isimleriyle isimlenirip onlarla seslendi. / Sonra yine aslına devrederek/ Kur’ân’ı /zâttaki aslını, ümmü’l-kitâbı/ kendi güzelliğinin metninde /insân-ı kâmilin yüzünde/ okudu.)

Kur’ân, âlem esasen aynıdır. Her ikisi de birbirinin aynası olup okunması gereken birer metindir. Her iki metnin hakîkati insân-ı kâmil olan âdemin yüzünde yazılmıştır. “Semme vechullah (Bakara/ 115) ya “nereye dönersek göreceğimiz Hakk’ın yüzü” kâmil insânın yüzünden bilinebilir. Çoklukta Allah’ı göreceğim diye bir ömür gayret edilse yine aradığımızı bulmamız mümkün olmayacaktır. Öyleyse tohumuna kendi sırrını eken ve bir adı da aşk olan yegâne hakîkat zuhûruyla devre girer ve yine kendi irâde ve aşkıyla aslına doğru seyreder. Bu seyr ü sülûk sırasında aşk her makâmda ama bilhassa insânda bin bir sûretle tezâhür eder. İnsân aşk ile getirdiği bu kutsal emâneti yine aşk ile işlemezse fırsatı kaçırmış olur ve hebâ olup gider. Fırsat, insânın özü Kur’ân olmuş bir kâmil yüzünden kendi hakîkatini okumaktır. İkrâ /oku/ emri de bundan başka bir şey değildir.

14. Aşktan geldi zuhûra âb u âteş hâk ü bâd
Açdı esrâr-ı vilâdı rahmet-i bârân-ı aşk
(Toprak, su, ateş ve havadan oluşan dört unsur aşktan meydana geldi. Aşk yağmurunun rahmeti, doğurduğu üç evlâdın /cemâdât, nebâtât ve hayvânâtın/ sırlarını açtı.)

Hz. Mevlânâ (k.s.) “Biz aşktan doğduk, anamız aşktır bizim” der. Yûnus da aşkın ulûhiyet hâlini “Aşk anâdan doğmadı, kimseye kul olmadı” şeklinde anlatır. Kemâlî Efendi de dört unsur ve üç mevâlidin aşktan zuhûr ettiğini belirtmektedir. Öyle ya, aşk olmasa yaratılmak mümkün olur mu!
Bârân, bir anda bardaktan boşanırcasına yağan yağmura denir. Aşk tecellîsinin şiddetinden kinâye bu ifâde kullanılmıştır.
Vilâdet /doğuş/ iki keredir. Birincisi kendi hakîkatimizden bu arsaya gelmek, ikincisi de bu arsa devrederek insâna ve oradan Hakk’a dönmek demektir. Bu sebeple “İki kere doğmayan göklerin ve yerin melekûtuna yani sırrına eremez.” denmiştir. Bu birinci doğumda ‘eşyâ’ Hakk’ı örtmüş halk sûretinde görünmüştür. Yûnus Emre bunu bu idrâki anlatırken şöyle der:
Biz bizi bilmez idik bizi kendinden eyledi
Âşkâre kıldı bizi kendini pinhân eyledi

15. Oldu ol nûrun şuââtı melâik bî-hisâb
Oldular fermânber-i tesbîh ü medhihân-ı aşk
(Sayısız melek, o nûrun ışınlarından meydana geldi. O melekler aşkı övdüler ve tesbîhle emredildiler.)

Bir âyette şöyle buyrulmuştur:
“Arş’ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar /melekler/ Rablerini hamd ederek tesbîh ederler. Mü’min/7.”
Hadîslerde arşın müminin kalbi olduğu belirtilmiş ve şöyle denmiştir:
“Müminin kalbi Allah’ın arşıdır.”
“Müminin kalbi Allah’ın evidir.”
Başka bir hadîste Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Allah’ı zikr etmek için bir mecliste oturanları melekler kuşatırlar. Allah’ın rahmeti onları kaplar ve Allah Teâlâ onları katındaki meleklerle anar.”
Velhâsıl kelâm, melekler nûrdan yaratılmış yolculardır. Vücûd baştan sona melekûtla kuşatılmıştır. Zikir ehli tevhîdi dilinden gönlüne indirdikçe vücûd Hakk’ın kudretiyle zikr-i dâimîye girecek ve melekûtun tesbîhini duyar hale gelecektir. Bu manâda aşk uyanmış gönüllerde kendi kendinin meddâhıdır.

16. Doğdu ol nûrdan nice eflâk ü eşbâh u nücûm
Eyledi pür-zevk u pür-şevk âlem-i ekvânı aşk
(Nice felekler, cisimler ve yıldızlar o nûrdan doğdu. Aşk varlıklar âlemini sevinç ve zevkle doldurdu.)

17. Cem‘ olup rûh ve melâik kıldılar aşka sücûd
Tard edüp ol aşkdan vehmeyleyen şeytânı aşk
(Rûhlar ve melekler toplanıp aşka /vücûd-ı vâhid olan âdem-i manâya/ secde ettiler. Aşk, aşktan tereddüt eden şeytânı /vehmî düşünceyi huzûrundan/ kovdu.)

Âyetlerde şöyle buyuruluyor:
“Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir insân yaratacağım. Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhâl ona secdeye kapanın! Bütün melekler toptan secde ettiler. Yalnız İblîs secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. Allah, ‘Ey İblîs! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni men eden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin?’ dedi. İblîs: ‘Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın. ‘ dedi. Sa‘d/71.”
*
“Cinleri öz ateşten yarattı. Rahmân/15.”
*
“Hani biz meleklere: Âdem’e secde edin, demiştik; İblîs hâriç olmak üzere, onlar hemen secde ettiler. İblîs cinlerdendi; Rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onun soyunu mu dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zâlimler için bu ne fenâ bir değişmedir Kehf/50.”

18. Kendi kendine hicâb olunca gördü nûru nâr
Ol sebebden kıldı zâhir cennet ü nîrânı aşk
(Vehim denen şeytân kendi kendine perde olunca nûru / âdemi/ âteş gördü. O sebepten aşk, cenneti ve cehennemi açığa çıkardı.)

19. Nûrdan vehmeyleyen nâra düşüp çekdi azâb
Nûrunu fehmeyleyenler oldular cânân-ı aşk
(Nûrdan tereddüt edenler; ateşe düşüp azâb çekdi. Nûru anlayanlar aşkın sevgilisi oldular.)

20. Sûret-i zîbâsını izhâr için aşk âleme
İntihâb etdi cenâb-ı ekmelü’l-insânı aşk
(Aşk âleme güzel yüzünü göstermek için en mükemmel insânı seçti. /Zâtına mazhar kılıp kendini âdem-i manâdan gösterdi./)

21. Döndürür dâim Muîd ismi Muhammed aynını
Perde-i aşkı açanlar oldular kurbân-ı aşk
(Muîd /aslına döndüren, iade eden/ ismi, Muhammedî hakîkati sürekli /kâmil ve mükemmil olan insândan insâna aktarıp/ döndürür. Aşkın perdesini açanlar aşkın kurbânı /şehîdi, en yakını/ oldular.)

22. Âşık u ma‘şûk u mahbûb u habîb bir nûr iken
Kesret-i esmâ sıfâtda kaldılar nâdân-ı aşk
(Âşık ve sevgili, seven ve sevilen hepsi tek bir nûr iken; aşkın câhilleri, isimlerinin ve sıfatlarının çokluğuna /yani sûretine/ bakıp aldandılar.)

23. Kenz-i aşkın masdarı Ahmed Muhammed Mustafâ
Cem‘ ü tafsîlinde anın “nezzele’l-furkân”-ı aşk
(Aşk hazînesinin kaynağı Hz. Ahmed, Muhammed Mustafâ’dır. Onun cem‘ ve tafsîlinde /manâsında ve sûretinde/ aşkın furkânı /yani fark ve temyîz gücü/ indirilmiş, gizlenmiştir.)

“Tebârakellezî nezzele’l-furkâne alâ abdihî li-yekûne li’l-âlemîne nezîrâ./Furkan’ı âlemlere bir uyarıcı olsun diye, kuluna indiren Allah ne yücedir! Furkân/1.”

24. Aşk ile olsun salât ile selâm ol nûra kim
Nûr-ı vechini görenler oldular sûzân-ı aşk
(O nûra aşk ile salât ve selâm olsun. Yüzünün nûrunu görenler aşkın aleviyle yandılar.)

25. Hem Raûf u hem Rahîm u sâhibü’l-hulk-i azîm
Şems-i hüsnünde ayândır hüsn-i bî-pâyân-ı aşk
(Yüksek ahlâk sâhibi olan Hazret-i Nûr-ı Muhammed hem merhâmetli, hem de çok esirgeyendir. Onun güzelliğinin güneşinde, sonsuz aşkın güzelliği apaçık görünür.)

26. Hâk-i pâyinde Kemâlî cân veren âşıkların
Hâk-i pâyinde kurulmuş çeşme-i hayvân-ı aşk
(Kemâlî! Ayağının toprağında cân veren âşıkların ayaklarının altında aşkın /içenleri ölümsüzlüğe ulaştıran/ hayât suyu akmaya başlamıştır.)

30
1. Mahzen etmiş Hayy u Kayyûm sırrına insânı Hak
Mazhar-ı esmâ sıfât u zât kılmış anı Hak
(Cenâb-ı Hak insânı Hayy /diri/ ve Kayyûm /varlığın idaresini dâimî olarak yürüten/ sırrına mahzen /depo/ etmiş. Onu isimlerinin, sıfatlarının ve zâtının göründüğü yer kılmış.)

Cenâb-ı Hak Bakara sûresinin 255. âyetinde (Âyete’l-kürsî’de) Hayy ve Kayyûm sırrını açıklar. Evliyâullahın diploması kabûl edebileceğimiz bu iki isim sülûkun nihâyetinde beklenen kemâl sıfatının tecellîlerindendir. Cenâb-ı Hak âyete’l-Kürsî’de şöyle buyuruyor:
“Allâhu lâ ilâhe illâ huvel-hayyu’l-kayyûm lâ-te’huzuhu sinetun ve lâ-nevm lehu mâ fî’s-semâvâti ve mâ fil ard, menzellezî yeşfeu indehû illâ bi iznih ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve lâ yuhîtûne bi şey’in min ilmihî illâ bi mâ şâe, vesia kursiyyuhu’s-semâvâti vel ard ve lâ yeûduhu hıfzuhumâ ve huvel-aliyyul azîm./Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O dâimâ diridir (Hayy’dır), bütün varlığın idâresini yürüten (Kayyûm)dir. O’nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmadan huzûrunda şefâat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O’nun dilediği kadarından başka ilminden hiçbir şey kavrayamazlar. O’nun kürsîsi, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Onların her ikisini de görüp gözetmek O’na bir ağırlık vermez. O çok yücedir, çok büyüktür. Bakara/255.”

2. Kudret ü ilm ü irâdât u kelâm sem‘ u basar
Sırr-ı tekvînde ne var kılmış ana ihsânı Hak
(Cenâb-ı Hak kudret, ilim, irâde, kelâm, işitme, görme ve yaratma sırrında ne varsa insân-ı kâmile vermiştir.)

Cenâb-ı Hakk’ın zâtı sıfatlarıyla bilinir. Sıfatları ‘sübutî’ ve ‘zâtî’ olmak üzere iki kısımda değerlendirilmiştir. Zâtî sıfatlara sıfât-ı aslî subûtî sıfatlara da sıfât-ı selbî denir. Selbî sıfatlar aslî sıfatlara bağlı olup insâna geçici olarak verilmiştir.
Sübutî sıfatlar ‘hayât, ilim, irâde, kudret, sem’ (işitme), basar (görme), kelâm ve tekvîn (var etme)’dir.
Bunlar Cenâb-ı Hak’da var olduğu için insânda da vardır ve insân Hak fail olduğu için Hakk’ın faaliyetine iştirak etmektedir. Cenâb-ı Hak insândaki bu faaliyetlerini durdurunca varlık Hakk’a çekilmiş oluyor.
Zâtî sıfatlar ise, ‘Vücûd (Kendinden başka varlık olmaması), Kıdem (Evvelinin evveli olmaması), Bekâ (Sonunun sonu olmaması), Vahdaniyet (Birlik), Muhalefetün lil-havâdis (Hâdiselerden beri olmak), Kıyâm bi-nefsihi (Kendi nefsiyle kâim olmak)dir. ’
Bu sıfatlar varlığın tamâmında zuhûr etmiş ve etmektedir tam mazharı ise mürşid-i hakîki olan insân-ı kâmildir. Kâmil insân bütün varlık mertebelerini kendi nefsinde toplamış bir nefs-i küldür. Bu sebeple Hakk’ın sırrı insân-ı kâmilden zuhûr etmektedir. İnsân-ı kâmil, varlığın en son mertebesi ve en mükemmel sûretidir.

3. Beytini vaz‘ eylemiş Bathâ-yı şehr-i âdeme
Devre mecbûr eylemiş etrâfına devrânı Hak
(Cenâb-ı Hak Âdem’in şehrini /vücûdunu/ taşlı dereli kamışlık bir yere koyup yerleştirmiş. Devrânı /yani kâinâtta vücûd elbisesine girip devreden bütün varlıkları âdemin etrafında devretmeye/ âdeme ulaşıp da onun beytinden tecellî etmeğe/ mecbûr etmiş.)

4. Beytine şirk ü sanem erbâb-ı küfrü men‘ için
Sâhib-i hulk-i azîme eylemiş fermânı Hak
(Âdem’in evine şirkin, putların ve küfür ehlinin /vahdet idrâki olmayanların/ girmemesi için yüksek ahlâk sâhibi olan Hz. Muhammed’e buyruk vermiş.)

İnsân makâm-ı Muhammed’de yani insân-ı kâmile ulaşınca tevhîdi tamamlar. Mazhar-ı tâmm, Resûlullah’tır. İnsân bunun dışında hangi makâmda olursa olsun gönül evini ikilikten, putlaştırdığı düşünce ve makâmlardan yahut kendisini Hak’tan gaflete düşürecek, Hakk’ı nefsinden örtecek varlık ve benlikten kurtaramaz.

5. Kendi sevmiş kendi yapmış kendi bilmiş kendini
Kendi zâtında sıfâtın eylemiş seyrânı Hak
(Cenâb-ı Hak kendini, kendisi sevmiş, kendisi yapmış, kendi kendini bilmiş. Kendi zâtında, kendinden kendine /ayna olmuş/ sıfatlarını seyretmiş.)

Zât-ı Hak esmâ, ef’al, sıfât ve zâtını âdem-i manâda tecellî ettirip kendini Âdem aynasından seyreder, ettirir.

6. Mülk anın memlûk anın cümle avâlim ser-be-ser
Evvel âhir bâtın u zâhir ne var burhân-ı Hak
(Mülk O’nundur, memleketler, baştan başa bütün âlemler O’nundur. Önce ve sonra gizli ve açık ne varsa Hakk’ın delîlidir.)

7. Hak görem dersen eğer, gözsüz gönülsüz dilsiz ol
Dergehinden necm ile recm eylemiş şeytânı Hak
(Eğer Hakk’ı göreyim dersen gözsüz, dilsiz ve gönülsüz ol. Hak şeytânı dergâhında Kur’ân ile lanetlemiş.)

Necm kelimesinin bir manâsı “yıldız” başka bir manâsı da mecâz yoluyla “şahinin inişi gibi sür’atle süzülüp inmek, düşmek yahut yukarı fırlamak.” demektir. Kemâlî Hazretleri nutkunda recmi anlatırken necm kelimesini kullanması bu kelimeyi gezegenlerden kopan gök cisimleri gibi bir manâ vermesindendir. Necm sûresi makâm-ı velâyet sırlarıyla -daha açık bir söyleyişle- Hakk’a yakîn olan Muhammedîlerin sırlarıyla ilgilidir. Zira Necm sûresinin 9. âyetinde “iki yay aralığı kadar yahut daha az oldu.” denilmiştir. Öyleyse yıldızdan yani velâyet / yakîn/ sırrından atılan bu taş tevhîd taşından başka bir şey değildir. Vehim ve şirk ancak semâvî bir taşla, zikirle yok edilebilir. Kemâlî Hazretleri burada recm /taşlama/ hâdisesini bütün muvahhidler gibi nefsine uyarlayarak anlatmaktadır. Nitekim insân suçu nefsinde, kendi şeytânında arayıp onu Hakk’ın dergâhı olan gönülden tevhîd taşıyla yok etmeli, sürüp çıkarmalıdır. Gerek zinâ konusunda gerek Hacc’ın fiillerinden olan şeytân taşlama ve gerekse de Lât, Uzzâ ve Menât gibi kalbteki putlar konusunda zikri geçen “recm/taşlama” kavramı gerçekte vehimlerimizin ve şirk koşup tevhîdi zedelediğimiz husûsların gönülden çıkarılmasıdır. Bu da tevhîdin tamamlanması ve yakînin hâsılı ile olur.

8. Zâtına mir‘ât edip ilminde vech-i âdemi
Eylemiş îcâd sun‘un görmeğe imkânı Hak
(Cenâb-ı Hak ilminde âdemin yüzünü zâtına ayna edip san‘atını görmek için imkan / eşyâ/ âlemini icâd eylemiş.)

9. İns ü cin akl u melek eflâk u eşbâh her ne var
Ser-be-ser kim bi-emrillâh durur dîvân-ı Hak
(İnsân, cin, akıl, melek, felekler ve benzeri âlemde ne varsa baştan başa hepsi Hak divanında Allah’ın emriyle ayakta durur.)

10. Ey Kemâlî kâm-ı nefsi terkeden kâmillere
Keşf u halletmiş rumûz-i hazret-i Kur‘ân’ı Hak
(Ey Kemâlî! Cenâb-ı Hak nefsinin zevklerini terkeden kâmillere Hazret-i Kur’ân’ın işâretlerini keşfettirip çözdürmüş.)

31
1. Bezm-i uşşâka duhûle aşk ile sûzân gerek
Gam beyâbânında gamsız gezmeğe arslan gerek
(Âşıklar meclisine girmek için aşk ile yanmak gerek. Gam çölünde gamsız /korkusuz/ gezmek için aslan olmak gerek.)

2. Ârifin her bir sözü bin bir rumûzun metnidir
Fehm ü idrâke gönülde âdemî irfân gerek
(Hak ârifinin her bir sözü bin bir gizli imâlar taşır. Bunları anlamak ve bilmek için, âdem /esmâ-i ilâhiye/ ilmine vâkıf olmak gerek.)

3. Hâcib-i cennet lisândır hem cehennem mâliki
Nârı nûru fark için erbâbına îmân gerek
(Lisan, hem cennetin hem de cehennemin kapıcısıdır. Nârı ve nûru /Cennet ve cehennemi/ fark etmek için erbâbına /kâmillere/ imân gerek.)

4. Yerde gökde bir bilen Allâh’ı görmez kendini
Nefsini idrâk için her varlığı nisyân gerek
(Yerde ve gökde /Bedenli ve bedensiz bütün varlıkta/ Allah’ı bir bilen kişi kendini/ nefsini müstakil bir varlık/ görmez. Nefsini bilmek için her varlığı unutmak, yok bulmak gerek.)

5. “Mak‘ad-ı sıdk”a giden yol sendedir etme gümân
Ol tarîki bulmağa leyl ü nehâr giryân gerek
(Hiç şüphen olmasın ki sıdk makâmına giden yol kendindedir. O /doğru/ yolu bulmak için gece gündüz ağlamak gerek.)

6. Âdem olmak “alleme’l-esmâ”yı bilmek isteyen
Fârig-i nefs ü hevâ hem kâhir-i şeytân gerek
(Âdem-i manâ olmak ve ona verilen İlâhî isimlerin ilmini bilmek isteyen kişinin nefis ve isteklerden vazgeçmiş ve şeytânı kahretmiş olması gerek.)

7. “Sırr-ı mâ-evhâya” ermez ermedi akl-ı ma‘âş
Akl u iz‘ândan muarrâ fârig-i vicdân gerek
(Dünyevî akıl Allah’ın “kuluna vahyettiği. Necm/10” sırrı anlayamadı. Bu sırra ermek için akıl ve iz’ândan /kavrama kuvvetinden/ arınmış tertemiz bir vicdân gerek.)

“Mâ evhâ: Fe evhâ ilâ abdihi mâ evhâ. /Böylece Allah kuluna vahyedeceğini vahyetdi. Necm/10.”

8. Anlamaz Kur‘ân’ı bil Kur‘ân’a tev’em olmayan
Cism ü cân kâim-bi-zâtillâh olan insân gerek
(Bil ki Kur’ân’la eş olmayan Kur’ân’ı anlamaz. Onu anlamak için cismi ve cânı Hakk’ın zâtıyla kâim olan insân olmak gerektir.)

Âdem-i manâ olan kâmil Kur’ân’ın kendisidir.

9. Eylemez Kur‘ân nüzûl rûh olmasa rûhu’l-emîn
Kalb-i ârif âşinâ-yı münzil-i Kur‘ân gerek
(Rûh, Rûhü’l-emîn /Cebrâil/ olmazsa, /gönül levhine/ Kur’ân inmez. Bunun için ârif bir kalbe ve Kur’ân’ı gökten indirmeyi bilen birisi olmak gerek.)

10. Arş-ı Rahmân şeklidir insândaki şekl ü suver
Dâhil-i arş olmağa fânî-i fi’r-Rahmân gerek
(İnsândaki şekil ve sûretler Rahmân’ın arşının şeklidir. Arşın içine girmek için Allah’ta yok olmak gerekir.)

11. Cennet-i me‘vâ-yı kalbe girmeyen görmez cemâl
Görmeğe âşık Cemâlullâh’ı dil hayrân gerek
(Kalb makâmının cennetine girmeyen, Hakk’ın cemâlini göremez. Âşıkın Allah’ın cemâlini görmesi için gönlünün hayrân olması gerek.)

12. “Men reânî kad re’el-Hak” sırrının ârifleri
Mim-i Ahmed bildiler sırr-ı vücûb-imkân gerek
(“Kim beni görürse Hakk’ı görmüş demektir.” sırrının ârifleri, Hz. Ahmed’in /أحمد/ mimi’ni /م/ varlığı zarûrî ve zarûrî olmayan bir sır bildiler.)

“Men reânî fekad rea’l-Hakka. Beni gören Hakk’ı görmüştür.” Hadîs.

Vücûb, Hakk’ın varlığının zorunluluğunu ifâde eder. Vâcibü’l-vücûd, varlığı kendisinden olan, yokluğu düşünülemeyen, olması zarûrî olan varlıktır ki Allah (c.c.)’tır. Vücûbun zıddı ise imkândır. Varlığı zorunlu varlığa bağlı olan, mümkün olan olan varlıktır ki eşyâdır. Çokluk, birliğe bağımlıdır. Ahmed’in mimi yani imkân (vücûd) âlemi, Ahad’e bağlıdır. İmkân âleminin en mütekâmil vücûdu olan Hz. Ahmed olmasa Ahad bilinmezdi. Dolayısıyla Allah insân-ı kâmilin vücûdundan izlenip bilinir.

13. Sırr-ı aşkı anlamaz seyr-i hevâ âşıkları
Aşka ermekçün Kemâlî aşk ile sûzân gerek
(Dünyevî arzûlarının peşinde koşturan sevdâlılar gerçek aşkın sırrını anlamaz. Kemâlî aşka ulaşmak için Hak aşkıyla yanmak gerek.)

32
1. Aşksız âlemde âdem olmanın imkânı yok
Derd devâdır âşıka bî-dertlerin dermânı yok
(Aşksız âlemde insân olmanın imkânı yoktur. Dert âşıkın devâsıdır. Dertsizlerin dermânı yoktur.)

2. Aşkdır her müşkilin miftâhı fethi fâtihi
Aşk ser-gerdânının bil müşkil ü âsânı yok
(Çözümü zor olan her mes’elenin anahtarı, açanı ve açılanı aşkdır. Bil ki aşktan başı dönen âşık için zor veya kolay diye bir mes’ele yoktur.)

Seven sevdiğine itâat eder, sevdiğinde yok olan kişinin ben kimim, neyim, nereden gelip nereye gidiyorum gibi soruları kalmaz, hepsi zamanla manâ bulur gider.

3. Zulmet-i unsurda nûr-ı aşkdan mahrûm olan
Ol bir insândır ki öyle vahşi bir hayvânı yok
(Unsurların karanlığında yani bedeninin arzûlarında takılıp kalarak aşkın nûrundan mahrûm kalan kişi öyle bir insândır ki varlık âleminin öyle bir vahşi /eğitilemeyen/ hayvânı yoktur.)

4. Nâr-ı unsûr nûr-ı aşk ile olur gülzâr-ı tam
Server-i hûbân-ı aşkın nûru var nîrânı yok
(Unsurların /hava-ateş-su ve topraktan oluşan bedenin/ ateşi aşkın nûru ile yanar ve beden tam bir gül bahçesine döner. Aşk güzellerinin yani âşıkların önderi /olan kâmil insânın/ nûru vardır, cehennemi /ateşi/ yoktur.)

5. Aşk ile olmuş ayân ser-çeşme-i âb-ı hayât
Bu hayât-ı câvidânın haddi yok pâyânı yok
(Ölümsüzlük suyunun aktığı çeşmenin başı aşk ile açığa çıkmış. Bu ebedî hayâtın bir sınırı yahut sonu yoktur.)

6. Aşkdır hayvânı insân eyleyen insânı nûr
Bu rumûzâtın basîret ehline pinhânı yok
(Hayvânı insân, insânı nûr eden aşkdır. Bu sırlı sözlerin gönül gözü açıklara gizlisi-saklısı yoktur.)

7. Sen seni bilmek dilersen aşka terk et sen seni
Anda mahvol kim Kemâlî şân u adı sanı yok
(Kemâlî! Sen seni bilmek istiyorsan sen seni aşka terk et. Adı, sanı, şânı olmayan aşkta yok ol.)

33
1. Bulmasın yâ Rab tarîk-i aşka sâlikler zevâl
Aşksız âlemde insânlık muhâl-ender-muhâl
(Yarabbi! Aşk yoluna girenler yok olmasın. Âlemde aşksız, insânlığın gerçekleştirilmesi /kemâl/ imkânsız içinde imkânsızdır. /Mümkün değildir. /)

2. Aşkdır bir katreyi bin merdüm-i dânâ kılan
Aşkdır bir katreyi eyler harâm eyler helâl
(Bir damlayı, bin âlim insân yapan aşkdır. Bir damlayı harâm veyâ helâl eyleyen de aşktır.)

3. Aşksız insâna hayvândan edâldır dedi Hak
Kâinât varsa fenâya aşka yoktur ihtimâl
(Cenâb-ı Hak aşksız insâna “hayvândan daha aşağılıktır.” dedi. Kâinât yok olsa da aşkın yok olmasına ihtimâl yoktur.)

4. “Kenz-i mahfî” cevheri aşkdır o gevherden çıkar
Cümle mevcûdun vücûdu nûr u nâr necm ü hilâl
(Gizli hazînenin cevheri aşkdır. Nûr ve ateş, yıldız ve hilâl ve benzeri bütün varlıklar o cevherden çıkar.)

Gizli hazîne olan Cenâb-ı Ahadiyet aşk denen cevherde gizlidir ve yine kendi gücüyle açığa çıkar.

5. Kenz-i aşkın remzidir Ahmed Muhammed Mustafâ
Hubb-ı Haydar olmasa ol kenz göstermez cemâl
(Aşk hazînesinin işâreti Ahmed, Muhammed Mustafa’dır. Hz. Haydar /Alî’nin kabiliyeti/ olmasa o hazîne cemâlini göstermez.)

6. Nûr-ı Ahmed’dir o gevher hem odur mir‘ât-ı Hak
Âşıka seyr-i cemâl bî-aşklar görmüş celâl
(O aşk denen cevher Ahmed’in nûru, hem de Hakk’ın aynasıdır. Âşık o Hakk’ın aynası olan Ahmed’in nûrundan cemâlullahı seyreder. Aşksızlar bunu celâl görüp reddederler.)

7. Cür‘a-i câm-ı ezel mestânesi ârifleri
Zevk-i ukbâ âfet-i dünyâ eder mi pây-mâl
(Ezel kadehinin bir yudumunun sarhoşu olan arifleri âhiretin zevki, dünyanın felaketleri ayaklar altına alıp /vahdet zevkinden alıkoyup/ telef edebilir mi?)

8. Herkesin dünyâsı kendi gönlüdür anda olur
Ya hayâl-i hâm-ı hasret ya esîr-i zülf ü hâl
(Herkesin dünyası kendi gönlüdür. Hasretin ham hayâli de, ben ve zülfün /çokluğun/ esîri olmak da gönüldedir.)

9. Dâm-ı unsurdan halâsa çâre ancak aşkdır
İhtirâs tûl-i emel ceng ü sedel evlâd ü mâl
(Unsurların /bedenin arzûlarının/ tuzağından kurtulmanın tek çaresi aşktır. Tükenmez arzû, savaşlar ve kavgâlar, çocuklar ve mâl ihtirâstır.)

10. Dört melek derler mukarreb çâr unsur aslıdır
Akl cibrîl refrefi aşk aşkla açdı perr ü bâl
(Allah’a yakın dört melek dedikleri dört unsurun aslıdır. Cebrâil akıl, Refref ise aşktır. Bu melekler aşk ile kol kanat açıp yol aldılar.)

11. Ey Kemâlî aşksız fazl u kemâl tâlibleri
Oldular bunlar ezelden düşmen-i fazl u kemâl
(Ey Kemâlî! Erdem ve olgunluk isteyen aşksız kişiler, ezelden erdem ve olgunluğun düşmanı oldular.)

34
1. Cihânda âkil ol merd ol kerîm ol
Ulû’l-azm ol metîn ol müstakîm ol
(Cihânda akıllı, merd, cömert, azimli, dayanıklı ve doğruluktan şaşmayan bir kişi ol.)

Burada sâliklerin kemâl yolunda sahip olması gereken sıfatları sayılmakta ve gönülde tatbîk edilmesi gereken hâller tavsiye edilmektedir. Ulû’l-azm peygamberlerin ve kâmillerin sıfatıdır. Kararlı irâde ve sabır sâhibi demektir. Ahkâf sûresinin 35. âyetinde şöyle denmektedir:
“Fasbir kemâ sabera ulû’l-azmi mine’r-rusuli ve lâ-testa’ci’l-lehum, ke ennehum yevme yeravne mâ yûadûne lem yelbesû illâ sâaten min nehâr belâgun, fe hel yuhleku illâ’l-kavmu’l fâsikûn./O halde (Resûlum), peygamberlerden – Hz. Nûh, Hz. İbrâhîm, Hz. Mûsâ, Hz. İsâ ve Hz. Muhammed (a. s.) gibi- azim sâhibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret! Onlar hakkında acele etme, onlar vâdedildikleri azabı gördükleri gün sanki dünyada sadece gündüzün bir sâati kadar kaldıklarını sanırlar. Bu bir tebliğdir. Yoldan çıkmış topluluklardan başkası helâk edilir mi hiç!”

2. İki âlemde istersen saâdet
Afiv ol halkı incitme rahîm ol
(İki âlemde de mutlu olmak istersen, halkı incitme, affedici ve merhâmetli ol.)

3. Nedâmet aybdır her iş sonunda
Ne iş yapsan kılı kırk yar hakîm ol
(Herhangi bir işin sonunda pişman olmak ayıptır. Ne iş yaparsan yap, kılı kırk yar, hakîm /adâlet, hikmet ve hüküm sâhibi/ ol.)

4. Harîs olma tama‘-kâra tapınma
Kanâat eyle mehcûr-i leîm ol
(Çok hırslı ve aç gözlü olma. Elindekiyle yetin, cimriliği terk et.)

Cimrilik varlığın Hakk’a ait olduğunu tanımamak, bilmemektir. Bunun arkasında da hırs ve tamakârlık vardır. İnsânın kanâat ile cömertlik vasfı çalışmaya başlayınca diğer nefsî faaliyetler yavaş yavaş dumura uğrar.

5. Kılıp kâdî-i hâcâta münâcât
Tevekkül et ona sabret halîm ol
(Herkesin ihtiyâcını yerine getiren Allah’a yalvar. İşini Allah’a bırakıp kaderine râzı ol. Sabırlı ve yumuşak huylu ol.)

6. Esîr-i nefs olup uyma hevâya
Olup su akma hâk üzre mukîm ol
(Nefsinin esiri olup arzûlarına uyma. Su olup toprak üstüne akma, yerinde dur.)

7. Emînü’l-halk olup kıl hakkı teslîm
Özü doğru sözü doğru samîm ol
(Halkın güvendiği kişi olup hakkı sâhibine ver. Özü ve sözü doğru, samîmi ol.)

8. Günâh-ı ekberin kaç asgarından
Selâmet istesen kalb-i selîm ol
(Büyük günâhların en küçüğünden sakın. Kurtuluş ve esenlik istersen temiz ve hâlis bir gönül sâhibi ol.)

“Yevme lâ-yenfau mâlun ve lâ-benûn. İllâ men etâllâhe bi-kalbin selîm./O gün, ne mâl fayda verir ne de evlât. Ancak Allah’a hâlis ve pâk bir kalb ile varan müstesna. Şuarâ/ 88-89.”

9. Sakın söz söyleme bî-sûd u bî-câ
Ne söz dersen anı iyce alîm ol
(Sakın faydasız ve yersiz söz söyleme. Ne söylersen onu iyice bilerek ve düşünerek söyle.)

10. Sahî ol iyliğin şerretme halka
Vücûdun zenbdir terk et adîm ol
(Cömert ol, iyiliğini halkın başına kalkma. Benliğin en büyük günâhtır, onu terk et ve yok ol.)

Hadîs’te “vücûdike zenbike” yani “senin vücûdundan daha büyük günâhın yoktur.” buyurulmuştur.

11. Adâvet etme şefkat eyle halka
Vefâ kıl ahdine yâr-i kadîm ol
(Halka düşmanlık etme, merhâmet et. Sözüne sâdık kal, ezel dostu ol.)

12. Huyundur dost hem düşman, başında
Hazer kıl sâhib-i hulk-i azîm ol
(Başındaki dost da düşmanın da huylarındır. Ondan sakın. /Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanıp/ yüksek ahlâk sâhibi ol.)

13. Sözü bil nutk-ı Hak, hayr işte söz tut
Sözü az söyle çok dinle fehîm ol
(Sözü, Hakk’ın sözü bil. Hayırlı işte söz dinle. Az konuş, çok dinle, anlayışlı ol.)

14. Olur çün ehl-i hizmet seyyidü’l-kavm
Kemâlî kâmil insâna nedîm ol
(Milletin efendisi, milletine hizmet eden kişidir. Kemâlî insân-ı kâmilin meclisinde otur kalk, onunla yoldaş ol.)

Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:
“Bir kavmin efendisi, onlara hizmet edendir.”

35
1. Ey gönül ağla, gönülde hükmeden sultânı bul
Sen seni terk eyle sende sâhib-i fermânı bul
(Ey gönül ağla! Gönülde hükmeden sultânı bul. Sen seni terk et, sendeki fermân sâhibini bul.)

2. Aç gözün ayna ayân olsun “basîrün bi’l-ibâd”
Yüzde gözde elde dilde seyreden Sübhân’ı bul
(Gözünü aç, gözün anlayan kullarla açılsın. Yüzde, gözde, elde, dilde seyreden Sübhân’ı bul.)

“Fe se tezkurûne mâ ekûlu lekum, ve ufevvidu emrî ilâllâhi, innallâhe basîrun bi’l-ibâd./Size söylediğimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a bırakıyorum. Doğrusu Allah, kulları görür. Mümin/44.”

3. Üç mevâlid dört anâsırdır yedi tamuyu bil
Âteş-i hırs u gazab şehvetdir ol nîrânı bul
(Yedi cehennem dedikleri, varlığın dört unsuru /hava, ateş, su ve toprak/ ile üç çocuğudur / Cemâdât, nebâbât ve hayvânâttır/ bunu iyi anla. O cehennemler sendeki hırs, gazap ve şehvet âteşidir. Benliğinde bunları ara, bul.)

4. Nefsile kâim olan fehmeylemez Mevlâsını
Varlığını kâim-bi-zâtillâh gören insânı bul
(Nefsiyle birlikte olan Mevlâsını anlayamaz. Varlığını Hakk’ın zâtıyla birlikte gören insânı bul.)

5. Vâhime erbâbının her gördüğü mevhûmdur
Sür çıkar şeytânı dilden, sûret-i Rahmân’ı bul
(Vehim sahiplerinin her gördüğü –zihninde ürettiği bir- kuruntudan ibârettir. Şeytânı gönlünden sür, çıkar, Rahmân’ın sûretini bul.)

Hz. Niyâzî sûret-i Rahmân’ı anlatırken şöyle buyurur:
Zâhidâ sûret gözetme içeri gel câna bak
Vechi üzre gör ne yazmış defter-i Rahmân’a bak
*
Hak yüzü insân yüzünden görünür
Zât-ı Rahmân şeklin insân eylemiş

Defter-i Rahmân yahut sûret-i Rahmân’dan murât insân-ı kâmildir. Zirâ Cenâb-ı Hak insân-ı kâmil yani Âdem-i manâ yüzünden görünür. Cenâb-ı Hak “Er-rahmânu ‘ale’l-‘arşi’stevâ./Rahmân isminin mazharı arşa müstevî oldu. A‘râf/54, Yûnus/13, Ra‘d/2.” buyurmuştur. Bütün âlemler arştan yani insân-ı kâmil elinden tasarruf olunur. Onun sûreti içidir ve Hakk’ı temsîl eder. Âdem-i manâ olan insânı zâhirinden bakan aldanır. Vücûda gelmekten maksat Rahmân’ın nefhasına ulaşmaktır. “Ve nefahtu fîhi min rûhî./İnsâna kendi rûhumdan üfledim.” Sa‘d/2.” sırrına mazhar olan odur.

Hz. Niyâzî (k.s.) de şöyle der:
Hak yüzü insân yüzünden görünür
Zât-ı Rahmân şeklin insân eylemiş

Bu beytin şerhini yapan Muhammed Nûr (k. s.) Hazretleri de şu bilgileri lutfetmektedir:
Bir kerre Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz sahâbe ile Harem-i şerîfte oturuyor idi ve Huzeyfetu’l-Yemânî mecliste hâzır idi. Hazret-i Resûl (a.s.):
“İnnî leecidu rîha’r-rahmâni min ciheti’l-Yemen.” yani “Rahmân’ın kokusu bana Yemen cihetinden gelir.” buyurdular. Bu söz üzerine Huzeyfetu’l-Yemânî tebessüm etti. Çünki Rahmân’dan murâd gavsdır. Huzeyfe’nin tebessüm etmesi o vakit Veyse’l-Karanî’nin amcası Aliyyu’l-Karanî gavs idi. Huzeyfe dahi gavsın sâhib-i şimâli idi. Sâhib-i-şimâli olan zât, süflîde yani yeryüzünde mutasarrıftır. Sâhibü’l-yemîn ulvîde yani gökyüzünde mutasarrıftır. Huzeyfetu’l-Yemânî sâhib-i şimâl olduğu için o vakit yeryüzünde mutasarrıf idi.
Bak şimdi! Gavs-ı- a‘zam insân şeklinde ufacık bir adam iken, cemî‘-i ‘avâlim onun avucunun içinde bir hardâl tânesi kadar olamaz. Onun ne kadar büyük olduğuna dikkat eylemeli. Hazret-i Bedreddîn “Vâridât” adlı kitâbında:
“Er-Rahmânu ‘ale’l-‘arşi’stevâ./Rahmân Arş’a kurulmuştur. Tâhâ/5” âyetinin tefsîrinde: “Rahmân’dan murâd, gavsdır.” buyurmuşlardır.

Yine Muhammed Nûr (k. s.), Hz. Niyâzî’nin bir beytini şöyle yorumlar:
Söyleyip işitdiği dahi görüp fikr etdiği
İstivâ-yı ‘arş-ı sırda Hazret-i Rahmân gerek

“Hazret-i Rahmân’dan murâd, gavsdır. “Er-Rahmânu ‘ale’l-‘arşi’stevâ./Rahmân Arş’a kurulmuştur. Tâhâ/5” âyet-i kerîmesindeki manâ, “gavs-ı azam arş üstüne müstevî oldu.” demektir. Zîrâ gavsın azameti şu kadardır ki bu avâlim onun avucunda bir hardal dânesi kadar kalır ve onun sâhibü’ş-şimâl ve sâhibü’l-yemîn ta‘bîr olunur vezîrleri vardır.”

6. Eyleme meyl-i serâb yanma bu sahrâda susuz
Bahr-ı aşka gark olup deryâyı geç ummânı bul
(Serâba yani bu çokluk âleminde gördüğün hayâl şeylere meyletme, gel bu çölde susuzluktan /hakîkatten mahrûm kalıp/ yanma. Aşk denizine gark olup denizi geç, okyanusu bul.)

Serâb, Hak’tan başka bir şey var sanarak vehmimizde ürettiğimiz ve varlık elbisesi giydirdiğimiz çokluktur. Su hakîkattir, sahra ise marifet ve hakîkati olmayan yerlerde dolaşmaktır. Zâhid susuz çeşmelerde dolaşarak sudan yani hakîkatten mahrûm kalır.

7. “Kulli şey’in hâlikun” mefhûmu mevcûd yok durur
Var olan birdir ikilik gösteren noksânı bul
(O’nun zâtından /vechinden/ başka her şey yok olacaktır. Kasâs/ 88. âyetindeki ilâhî nükteden anla ki, vücûd verdiğin şeyler aslında yoktur. Var olan birdir. Öyleyse senin iki görmene sebep kendi noksânlığındır. Bu ikilikten kurtulmanın çaresine bak!)

8. Nefsini bilmek rumûzu sen seni bilmek değil
Sende ten tende hayât u cân olan cânânı bul
(Nefsini bilmekten kasd edilen manâ senin sadece kendini bilmen değildir. Sende ten, tende hayât ve cân olan sevgiliyi bul.)

9. Bilmedi Hızr-ı zamânı Hazret-i Mûsâ Kelîm
Katl-i nefsi hak gören kâmillere imânı bul
(Tûr dağında Cenâb-ı Hak ile konuşan Hz. Mûsâ bile kendi döneminin Hızr’ını /âdem-i manâsı olan kâmil insânını ilâhî yardım gelmeden/ bilemedi. /Ey hakîkat arayan kişi! Sen de kendi zamanının/ nefsin katlini hak gören, senin nefsini terbiye edecek olan kâmillerinden birine git teslîm ol, ona tam bir teslimiyetle bağlan ve gemiye bin!)

10. Kabz u bastın mahzeni kalbindir ey tılsım-ı rûh
Rûha emr-i Rab diyen bî-harf ü savt Kur‘ân’ı bul
(Ey Rûh denen çözümsüz sır! Kapanıp açılmanın, daralıp genişlemenin mahzeni kalbindir. Rûha, Rabbin emri diyen harfsiz ve sessiz Kur’ân’ı / zât sırrını/ bul.)

“Veye’s-elûneke ‘ani-r-rûhi kuli’r-rûhu min emri rabbî vemâ ûtîtum mine-l’ilmi illâ kalîlâ./Sana rûhun ne olduğunu soruyorlar. De ki rûh, Rabbimin emrinden ibârettir. Bu husûsta size pek az bilgi verilmiştir. ”

Tılsım, bir şeyi çözme veya birine bir şeyi yaptırma gücüdür. Rûh da insânın özünde gizlidir. Onun sırrı çözülemiyorsa, kalbin kabz ve bast içinde gelip gitmesinden, bir kararda (fuâd) durmamasındandır.
Kur’ân, zât sırrından kinâyedir. Bu sırrı gönülde açığa çıkaran kâmiller Furkân’a yani cem‘den farka ulaşmışlardır.

11. Cism zindânında cân görmez bekâ meydânını
Kalbe gir anda cinânı haddi yok meydânı bul
(Cân, cisim zindânında mahkûm oldukça bekâ /Hakk’ın sonsuz ve ölümsüz/ meydanını göremez. Bekâ meydanının sırrına ulaşmak istiyorsan kalbe gir, onda cennetleri ve sonsuz ve ölümsüz olanın makâmını bul.)

12. Hiss-i tendir her şeye muhtâc eden mutlak seni
Rûh ise her şey anın muhtâcıdır ol kânı bul
(Seni her şeye muhtâç eden ten duygusudur. Rûh ise bir cevherdir ki her şey ona ihtiyâç duyar. O kaynağı bul.)

13. Her mesâib tendedir tendir belâlar meskeni
Andadır beyt-i Hudâ gir cennet ü rıdvânı bul
(Her musibet ve zorluk tendedir. Ten belâların meskenidir. Allah’ın evi /gönül/ de ondadır. Ona gir, cenneti ve /cennet kapısında görevli olan/ Rıdvân’ı bul.)

Rıdvân, râzı olmak ve cennet kapıcısı olan melek demektir. İnsânın gayesi burada irfân cennetine ulaşmaktır. Bu makâma ulaşmanın tek yolu kâmil bir mürşide bey’attır. Onsuz gönülde gizli olan cennete yani rızâ-yı ilâhî yoluyla cemâlullaha ulaşmak mümkün değildir.

14. Mâverâ-yı aklda gümrâhdır akl-ı maâş
Sâhib-i akl-ı maâd mecmû‘a-i rindânı bul
(Kıyâs ve mantık esâsları içinde faaliyet gösteren ve sadece dünya işleriyle ilgili olan akıl, akıl ötesi manevî konularda yolunu şaşırmıştır. Geleceği kavrayan, kimliğini sorgulayan ve âhireti düşünen akıl sâhibini ve terk-i dünya etmiş Hak dostlarının topluluğunu /makâmını/ bul.)

15. Benliğindir mâni-i feyz-i Hakîm-i Zül-celâl
Bulmak istersen Kemâlî sâhib-i irfânı bul
(Kemâlî! Her şeyi hükmü altına alıp yaptıran Hakîm-i Zül-Celâl Allâh’ın feyzini /ilmini anlamana/ engel olan benliğindir. Cenâb-ı Hakk’ı bilmek istersen Onu bilen bir ârif-i billah bul.)

36
1. Her varakda gör ne sırlar eylemiş izhâr gül
Sanki esrâr-ı Alî’nin remzidir esrâr-ı gül
(Gül, her yaprağında ne sırları meydana çıkarmış. Sanki gülün sırları, Alî’nin /zât/ sırlarının işâretidir.)

2. Gâh dikende saklanır gâh saklanır anda diken
Âyet-i “sümme denâ” remzin eder tekrâr gül
(Bazen gül dikende, bazen de diken gülde saklanır. Gül “sümme denâ” sonra yaklaştı, sarktı.” âyetinin işâretini tekrâr eder.)

“Summe denâ fetedellâ. / Sonra yaklaştı, derken sarkıverdi. Necm/8.”
Gül ve diken, celâl ve cemâl tecellîleri iç içedir. Gül, açıldıkça boynunu büker, insân da celâl ve cemâli birledikçe Hakk’a yaklaşır ve yokluğun zevkiyle Hak’ta var olur.

3. Reng-i surh u zerd ile giymiş imâmeyn kisvesin
Pek acâyibdir cihânda bir dikendir yâr-ı gül
(Gül, kırmızı ve sarı rengiyle iki imâmın elbisesini giymiş. Çok ilginçtir ki cihânda gülün yârı bir dikendir.)

Gül ve yaprağı, kırmızı ve koyu yeşil renklidir. Bu iki renkten kırmızı Hz. Hüseyin’in (r.a.) yeşil ise Hasan (r.a.) Efendimizin renkleridir. Hüseyin Efendimiz kanı dökülerek, Hasan Efendimiz de zehirlenerek şehîd olmuşlardır. Zehirlenerek öldürülen kişinin vücûdunda morarma meydana gelir. Hz. Kemâlî beytinde buna işâreten tasavvuf yolunda güle, sırr-ı Alî’ye ulaşmak isteniyorsa bunun yolu şehâdettir, demek ister. Gerçek şudur ki her velî nefsini yok ederek Hakk’a ulaşmıştır. Hz. Fuzûlî “Hadîka”sında söz konusu hâdiseyi şöyle anlatır:
“Bir bayrâm günü herkes toplanmıştı. Hepsi neşeli idiler. Hz. Hasan ve Hüseyin (r.a.) Resûlullah’ın (s.a.v.) huzûrunu şereflendirdiklerinde, Kureyş’in ileri gelenlerinin çocukları renkli ve yeni elbiseler giymiş övünüyorlardı. Bizim de elbisemiz olsaydı diye tazarruda bulundular. Habîbullah bu endişe ile Allahu Teâlâ’ya niyâz ederlerken Cebrâil (a.s.) gelip Cennet’ten kâfûrlu iki elbise getirdi. Birini Hz Hasan diğerini Hz Hüseyin’e verdi. Şehzâdeler elbiseleri renksiz gördüler.
Bizim elbiselerimiz de renkli olsaydı dediler. Cebrâil:
Bu kolaydır yâ Resûlullah! Emir buyur su getirsinler. Ben dökeyim, siz de ayı ikiye bölen elinizle elbiseyi ovalayın. Şehzâdeler renk beğensinler dedi. Hz Hasan zümrüt (yeşil) rengini, Hz Hüseyin kırmızı rengi arzûladı. Hemen elbiseler istedikleri renge boyandı, giyip sevindiler. Cebrâil ağladı. Resûlullah (s.a.v.):
Ey kardeşim Cebrâil! Herkesin sevindiği zamanda niçin ağlıyorsun? Muhakkak bir hikmeti vardır buyurdu. Cebrâil:
Ya Resûlullah! Cennette gördüğünüz kasırları unuttunuz mu? Hz. Hasan’ın köşkü yeşil, Hz. Hüseyin’in köşkü kırmızı idi. Bu elbiselerin renkleri de o manâya işârettir buyurdu. Sonra Hz. Hasan zehir içip vefat edeceği sırada mübârek rengi zümrüt, Hz. Hüseyin’in mübârek yüzü kana boyandığı zaman kırmızı olacaktır, dedi.”

4. Gül deyip geçme bütün kavm ü milelde şânı var
Çok fakîri bay eder sâlim kılar bîmârı gül
(Gül deyip de geçme, onun bütün kavim ve milletlerde şöhreti var. Gül, pek çok fakîri zengin ve yine pek çok hastayı da tedavi eder.)

5. Yâ Alî bülbül nidâ ettikçe güller vecd ile
Sâf-be-sâf “Âmentü billâh” eyledi ikrâr gül
(Yâ Alî! Bülbül aşk ile öttükçe, güller saf saf vecde gelip “Allah’a inandık ve imân ettik” diye tekrâr ve tasdî ederler.)

6. Gâhi güldür gâh varak gâhi şecer gâhi nevât
Hayy u Kayyûm sırrını ezber okur her bâr gül
(Gül bazen gül, bazen yaprak, bazen ağaç, bazen çekirdek hâlinde her zaman Hayy ve Kayyûm sırrını ezbere okur.)

7. Gül temâşasında dîdârın temâşâ kılmıyan
Bî-basardır sînesinde gözler açsın hâr-ı gül
(Gülü seyrettiğinde Hakk’ın yüzünü göremeyen kişinin gönül gözü kördür. Gülün dikenleri bu kişinin sinesinde yaralar /gözler/ açsın.)

Allah’ın celâline sabretmeyen cemâle ulaşamaz.

8. Kopmuyor bir gül emeksiz hikmet-i sun’-i ezel
Tâlibi memnûndur etmez kimseyi ızrâr gül
(Ezelî san’atı icrâ eden Allah’ın hikmetidir ki bir gül emeksiz /celâline katlanmadan/ kopmuyor. Gülün talipleri memnûndur zira o kimseye zarar vermez.)

9. Güldeki bûy-i latîf tab’-ı zarîf hüsn-i cemîl
Bulduğundandır tarîk-i Haydar-ı Kerrâr’ı gül
(Güldeki hoş koku, zarîf yaratılış, yüz güzelliği Hz. Alî’nin yolunu bulduğu içindir.)

10. Sâdık u sâbir kanâat eyleyen bülbüllere
Hüsnünü infâk eder müstâğfir eshâr gül
(Gül, sâdık, sabırlı ve kanâat sâhibi olan bülbüllere / âşıklara/ kendini bağışlatmak için her seher açılıp güzelliğini gösterir.)

Zekât-ı hüsn, güzelliğin zekâtı demektir. Zekât bir şeyin fazlalığından verilir. Cemâl sâhibinden daha güzeli olmayacağına göre güzelliğin infâkı cemâlullah sırrıdır. Zâten âşıkın aradığı da odur. Yeter ki âşık sıdk ile sabırla ve verdiğini yetinmekle kapısında beklesin…

11. Gülde kimdir bülbülü dil-hûn edip mahzûn eden
Yâ nedendir bülbülü dilşâd eder ruhsâr-ı gül
(Gülde, bülbülün içini kan ağlatıp mahzûn eden kimdir? Gülün yanağının bülbülü sevindirmesi nedendir?)

12. Nev-be-nev eşkâl ü elvâna bürünmüş ser-be-ser
Bir kitâb-ı aşkdır manzûme-i ezhâr-ı gül
(Gül çiçeğinin manzûmesi baştan başa yepyeni şekil ve renklere bürünmüş /okunması gereken/ bir aşk kitabıdır.)

13. Kim severse zevk alır gülden gönülden gam siler
Gördüğiçindir cihânda sâkî-i ebrârı gül
(Gül, Hak ehlinin sâkîsini /insân-ı kâmili/ gördüğü ve onun meclisinde bulunduğu için onu kim severse ilâhî bir zevk alır ve gönlündeki gam silinir.)

14. Fasl-ı gülde sa‘y kıl seyrin Kemâlî kıl tamâm
Çok olur dâd u sited al geçmeden bâzâr-ı gül
(Kemâlî! Gül mevsiminde gayret et ve onu kemâliyle gör. Gül pazarı geçmeden alış verişini yap.)

Gül pazarı, erenler meclisi, gül satan ise kâmil mürşiddir. Zât mazharı olan mürşid-i kâmil huzûrunda iken iyi müşteri olup alış verişi bitirmek lâzımdır. Yoksa pazar tez gelip geçer, mahrûm kalırsın.

37
1. Sevme dünyâda güzel ger olsa da Yûsuf-cemâl
Kevser olsa bâdesin içme budur fazl u kemâl
(Dünyada sûreti Yûsuf gibi bir güzel olsa da onu sevme. Eliyle sunduğu Kevser şarâbı bile olsa, onun kadehini içme. Fazilet ve olgunluk budur.)

Sûret güzelliği de sıfatlardandır. Hak âşıkına sûret /sıfat/ değil, zât lâzımdır. Zelîhâ’nın Yûsuf’a (a.s.) duyduğu aşk başlangıçta sûrete âitken bilâhire zâtî sevgiye dönüştü. Esasen bütün mecâzî aşklar Cenâb-ı Hak aşkını sınırlandırdığı için geçilmesi gereken bir berzahtır. Bu berzahların en zoru da mürşid-i kâmilin sûretidir. Dervîş başta mürşidinin sûretine takılsa da fenâ-yı şeyhten sonra yine onun yardımıyla, palazlanan kuş gibi bu sûretperestlikten kurtulur. Kâmil mürşidler palazlanan kuşun yuvadan itilmesi gibi zâtî tevhîde ulaşan dervîşi o makâmdan çekip çıkarır. Dervîş bu sefer yine mürşidinin hakîkati yüzünden eşyâda Hakk’ın sırrını /vahdeti/ keşfe çıkar. Hâsılı fenâ-yı şeyhte takılıp kalıp bir bâde ile yetinmemeli, zâta yönelmelidir. Kemâl budur. Hz. Muhammed (a.s.) bu noktada Cebrâil’den ayrılmış ve eşyânın sırrında kendi yolculuk yapmıştır vesselâm.

2. Neyleyim ol hüsnü kim dâim değildir neş‘esi
Neyleyem ol bâdeyi kim aklı eyler pây-mâl
(Neş’esi sürekli olmayan o güzelliği ne yapayım? Aklı ayak altına alıp çiğneyen içkiyi /dünyevî geçici olan aşk ve zevki/ ne yapayım?)

3. Hüsn odur kim âşıka ta‘lim-i hüsn-i hulk eder
Bâde odur kim kemâli bulmaya asla zevâl
(Güzellik odur ki âşıka huy güzelliğini öğretir. Kadeh /içki/ odur ki kemâlinin asla sonu yoktur.)

Ebedî güzellikten maksat Cenâb-ı Hak’tır. Ancak Allah’ın ahlâkıyla ahlâklananlar bu güzelliğin zevkine erebilirler. Bâdeden maksat insân-ı kâmil eliyle tadılacak olan marifetullahtır ki onun sonu yoktur.

4. Etle kandan bir binâ yapmış ana tapmış durur
Mezbele içre havada kendini eyler hayâl
(Et ve kandan bir binâ yapmış, ona tapar. Çöplük içinde yaşarken kendini havada hayâl eder.)

5. Ehl-i gafletten Kemâlî dâimâ eyle hazer
Meyli esfeldir anın hayr işlese eyler vebâl
(Kemâlî! Gaflet ehlinden uzak dur. Onun meyli esfeledir /en sefîl, en alçak, en hayvânca şeyleredir. / Onlar hayır işleseler de işledikleri günâhtır.)

“Lekad halaknâ’l-insâne fî ahseni takvîm. Summe radednâhu esfele sâfilîn./Biz, gerçekten insânı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. Tin/4-5.”
İnsânın tertemiz mayasını bozan şeylerin başında riyâ ve gösteriş gelir. Her iki davranış da tevhîdi zedeler. Kemâlî Hazretleri’nin “hayır işlese günâh olur.” dediği kişiler bazı âyetlerde târif edilmiştir:
“Ey imân edenler! Sadakalarınızı, başa kakmak, gönül kırmakla boşa gidermeyin. O adam gibi ki insânlara gösteriş için mâlını dağıtır da ne Allah’a inanır, ne âhiret gününe. Artık onun hâli, bir kayanın hâline benzer ki üzerinde biraz toprak varmış, derken şiddetli bir sağnak inmiş de onu yalçın bir kaya halinde bırakıvermiş. Öyle kimseler, kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirler topluluğunu doğru yola iletmez. Bakara/264.”
*
“Bunlar, Allah’a ve âhiret gününe imân etmedikleri halde mâllarını, insânlara gösteriş yapmak için harcarlar. Şeytân kimin arkadaşı olursa, o ne kötü arkadaştır! Nisâ/148.”
*
“Allah, zulme uğrayanların dışında, çirkin sözün açıkça söylenmesinden hoşlanmaz. Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir. Nisâ/38.”

“Çalım atarak ve halka gösteriş yaparak yurtlarından çıkanlar ve Allah yoluna engel koyanlar gibi olmayın. Allah onların bütün yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır. Enfâl/47.”
*
“Gösteriş /için ibâdet/ yaparlar onlar. Ma‘ûn/6.”

38
1. Zâhidâ Hakk’ı ararsan Hakk’a burhândır gönül
Ara bul Hakk’ı gönülde beyt-i Rahmân’dır gönül

(Ey /aşk ve marifetten habersiz olan/ Zâhid! Hakk’ı arıyorsan, O’na delîl gönüldür. Hakk’ı gönülde ara, bul. Gönül Rahmân’ın evidir.)

Resûlullah Efendimiz ve ehlullah “Kalb Allah´ın evidir.”, “Müminin kalbi, Allah´ın arşıdır.” ve “Müminin kalbi onun delîlidir.” buyurmuşlardır. Kemâlî Hazretleri nutkunda bu hakîkatleri cem‘ ederek zâhide sesleniyor:
Ey zâhid, Hakk’ı arıyorsan, bu riyâkârca ibâdet ve tâatten vaz geç. Hakîkat, samimiyetle yaptığın hizmetlerle, zikir ve tefekkürle, yokluk bilinciyle gönülde tecellî edecektir. “Yere göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.” sırrını gönülde yaşamadan senin hak ve hakîkatle tanışıp hem-hâl olman mümkün değildir.

2. Tûr-i cisme çıkmayan mestûr kitâbı bilmedi
Bahr-i mescûr-i muhit deryâ-yı ummândır gönül
(Cisminin Tûr’una /dağına, zirvesine/ çıkmayan yani benlik terbiyesinden geçmeyen içinde gizlenmiş olan örtülü kitabı anlayamadı. Ey Hakkı arayan kişi! Gönül varlığı çepeçevre kuşatan içinde varlığın hakîkati olan Muhammedî nûrun gizlendiği taşkın bir deniz yahut okyanustur.)

Mescûr, coşkun bir deniz, inci veya alevli ateş gibi anlamlara gelmektedir. Kemâlî beyitte bu anlamların hepsini birden kullanır. El-Muhît, esmâdandır ve her şeyi nûruyla kaplayan demektir. Allah (c.c.) nûrunun içine nârı da gizlemiştir. Nâr nûru yakamaz fakat nûr nârı yakar. Cemâl tecellî edince celâlden eser kalmaz. Fakat cemâlullahın tecellîsi celâle katlanmaktan geçer. Zira Cenâb-ı Hak “Zül-celâl ve’l-ikrâm”dır. Âşık celâlinde tevhîdi gerçekleştirince cemâl tecellî edecektir. Vücûd Hakk’ındır. Ummân Hakk’ın vücûdunu temsîl eder. Dürr-i yektâ denilen Muhammedî ve insânî hakîkat celâl ateşinde yanmayana nasip olmaz bu sebeple bahr-i mescûra yani her an tecellî etmekte olan vücûd deryâsına dalıp onun ateşinde, celâlinde yok olup inciyi çıkarmak gerekir. Bu sebeple benliğini yok edemeyen setredilmiş, hakîkati gizlenmiş olan kitâbı okuyamaz. Onu okumak için Musâ (a.s.) gibi Tûr’a çıkıp ateşte yok olup nûra ulaşmak gerekir.
Mestûr kitâb, tenzîh tevhîdinin kitâbı “Tevrat”tır. İnsânın gayesi gönülde tecellî etmesi arzûlanan tevhîd-i zâttır. Tevrât âyetleri mermere hâk edilmiştir. Musevî kendi Tûr’una /nefsine/ inen bu sırları hâlen o mermer levhalarda arar. Bilmez ki mestûr kitap yani mermer levha kendi vücûdudur. Hâsılı, kelâm öze tesir etmezse insân zâhirde takılır kalır. Kelâmullah enfüse tatbik edilip öze indirilmelidir. Yoksa Tûr yerinde durur, insân fenâ bahrine dalıp aslına ulaşamaz. Nitekim Hz. Musâ afâkta aradığı Hakk’ı enfüste idrâk etmiş afâkta edememiştir. Bu sebeple Musevî meşrep kişilerin zât tevhîdinden haberi yoktur. Musevînin zât-ı Hakkı bilmesi için enfüs ve afâkın Hak ile kaim olduğunu idrâkinde yaşaması icap eder.
Kemâlî Hazretleri bu beyitte âşıkı afâktan enfüse çekmeye çalışır. Âşıkın gönlüne yönelmesi gerektiğini, ilâhî delîlin gönülde tecellî edeceğini, bunun için de Tûr denen benlikte gizlenen örtülü kitâbı celâl tecellîlerine mazhar olup yakması ve hakîkati açığa çıkartması gerektiğini anlatır. Afâkta cemâlullahın seyri daha sonradır. Resûlullah her iki tecellîye mazhar olup zâta ulaşma makâmını temsîl eder vesselâm.

3. Öyle bir deryâ ki deryâlar anın bir katresi
Kâinât bir zerredir hurşîd-i rahşândır gönül
(Gönül öyle bir denizdir ki denizler onun bir damlasıdır. Gönül parlak güneş, kâinât da onun bir zerresidir.)

Mevcûdât bir tek vücûdun zuhûra gelmesinden ibârettir. Zuhûr ayrılık değil, birin içindeki bilgisini açığa çıkarmasıdır. Gönülde birliğe inen çoklukta sadece o biri görür.

4. Vüs‘atı arz u semâvâtı geçen cennet nedir
Gönlüne gir kim tecelligâh-ı Subhân’dır gönül
(Ey âşık! Yerlerin ve göklerin genişliğini geçen, mevcûdâttan daha geniş olan cennet nedir bilir misin? Kendine dön, gönlüne gir. Gönül, Sübhân olan Allah’ın tecellî ettiği /göründüğü/ yerdir.)

“Gönül Çalabın tahtı!” diyen Yûnus Emre (k.s.) başka bir nutkunda şöyle buyurur:
Kur’ân kelâmım dedi, gönüle evim dedi
Gönül ev ıssın bilmez âdemden tutmayalar

Gönül Allah’ın evidir. Evin sâhibini bilmeyen nefs-i emmâre sâhiplerini adamdan saymazlar. Bu tür kişilerin kimi semâda /manevî/ kimi de arzda /dünyada/ kendine cennet arar, bulamaz. Cennet-i irfân gönüldedir.

5. Câmi‘ü’l-esmâ sıfât kendi sıfatının bilmeyen
Ol ne bilsin mecma‘i mahlûka bir kândır gönül
(Esmâ-i ilâhiyyenin bütün sıfatlarının kendi nefsinde toplandığını, bu özelliklerle donatıldığını bilmeyen kişi, gönlünün yaratılmış olan her varlığın madeni /kaynağı/ olduğunu nereden bilsin.)

6. Variyetde âriyet sırrı tahakkuk etmeden
“Kenz-i lâ-yefnâ” bilinmez mahz-ı zindândır gönül
(Varlıkta, benliğin kendine ait olmadığını, Hakk’a ait olduğunu bilme sırrı anlaşılmadan sonsuz ve tükenmez hazîne bilinmez. Böyle bir gönül sâhibi, zindânda mahpus bir kişi gibidir.)

“El-kanâatu kenzun lâ-yefnâ. /kanâat, tükenmez bir hazînedir.” (Hadîs).
*
Gizli hazîneden haberi olmayan kişinin dünyası zulmet, nefsi zâlim, gönlü mazlûmdur. Benliğinin Hakk’a ait olduğunu yani âriyeti yaşamadan onun zindândan kurtulması mümkün değildir.

7. Enfüs ü âfâkda âyâtın görüp Hakk’ı bulan
Bu merâyâda “likâullâh”a hayrândır gönül
(Enfüs ve afâkta, içte ve dışta işâretlerini görüp Hakk’ı bulan, bu /çokluk şeklinde görünen/ aynalarda görünen Allah’ın cemâline hayrandır.)

8. Ârif-i kalb olmayan vâkıf değil Mevlâsına
Cennetü’l-me‘vâ içinde anda pinhândır gönül
(Kalbinin ârifi olmayan Mevlâ’sına vâkıf değildir. Gönül, Mevâ /kalb/ cenneti içinde saklıdır.)

İbn Abbâs (r.a.)`dan gelen bir rivâyette, cennetin yedi tabakası olduğu haber verilmektedir. Bunlar, Firdevs, Adn, Naîm, Dâru`l-Huld, Me`vâ, Dâru’s-Selâm ve İlliyyûn Cennetleridir. Bu tabakalardan her birinde müminlerin yaptıkları iyi işler karşılığında girecekleri veya yükselecekleri derece veya mertebeler vardır.
Bu tabakalar şöyle sıralanmaktadır:
Birinci cennet, beyaz inciden olup adı Dârü’l-Celâldir.
İkinci cennet, kırmızı yakuttan olup adı Dârü’s-Selâmdır.
Üçüncü cennet, yeşil zebercetten olup adı Cennetü’l-Me’vâdır.
Dördüncü cennet, sarı mercândan olup adı Cennetü’l-Hulddur.
Beşinci cennet, beyaz gümüşten olup adı Cennetü’l-Naîmdir.
Altıncı cennet, kırmızı altından olup adı Cennetü’l-Firdevsdir.
Yedinci cennet, sarı miskden olup, adı Cennetü’l-Karârdır.
Sekizinci cennet, eldeğmemiş inciden olup adı Cennetü’l-Adn dır.

Cennetü`l-Mevâ, cennetin yeşil renkli üçüncü tabakasıdır. Kur’ân’da, “İmân edip güzel amel işleyenlere gelince, onlar için Me’vâ cennetleri vardır. Secde/19; Necm/15.” buyurulmaktadır. Bu cennet irfân yolunda nefsini rûh ve kalb edenlerin cennetidir. Bir yüzü levvâmeye, bir yüzü de mutmainneye bakar. Gönüldeki gizli sır ise Hak sırrıdır. Hak âşıkı bir adım daha atsa kalb mutmainneye ulaşıp Hak der ve bu sırra vâkıf olur.

9. Unsurî idrâke sığmaz mâcerâ-yı akl-ı kül
Mâverâ-yı aklda dergâh-ı insândır gönül
(Küllî aklın mâcerâsı /yani ilk nûrun çokluk âlemindeki tecellîleri/ dört unsurdan müteşekkil olan vücûdun, tatma, dokunma, görme, işitme ve koklama gibi duyularıyla idrâk edilemez. Gönül, aklın ötesinde insânın aslının dergâhı yani kapısı /mekânı/ dır.

Unsurî vücûdun hiss-i müşterekleri yani tatma, dokunma, görme, işitme ve koklama gibi duyuları, bunların enfüsümüzde yansıması Havass-ı hamse-i bâtına (kalbe bağlı beş duygu) denilen hayâl, müdrike, vehim, hâfıza ve mutasarrıfa (meydana getirici hayâl) kuvveleri Hakk’ın sırrını anlayamaz. Unsurî vücûd ancak aşk ve irfân yolluyla tevhîde ulaşırsa aslını anlayabilir. Varlığın aslı akl-ı kül denilen Muhammedî nûrdur.

10. Gâh olur bir dilberin zencîr-i zülfünde esîr
Gâhi küllî âleme hâkim Süleymân’dır gönül
(Gönül bazen bir güzelin saçının zincirine esir, bazen bütün âleme hükmü altına alan bir Süleymândır.)

İnsân zikr-i dâimîye ulaşıp dünyevî sevgilerden kurtulunca gönül gerçek sâhibi olan Hakk’ın tasarrufuna girer. Böyle kişiler zâta visâl bulmuş kâmillerdir. Kâmil ve mükemmil insânlardan kimine manâ tasarrufunun yanında dünyevî zevk ve zenginlik de verilebilir. Bu onun manâsına asla zarar vermez. Hz. Süleyman’dan kinaye “Süleymanlık” budur. Mâlûmdur ki Hazret-i Süleyman hem dünyevî, hem de uhrevî sultânlığa gelmiş bir nebîdir. Süleyman Peygamber en büyüğe talip olmuş ve Cenâb-ı Hakk’a: “Bana verdiklerini benden başkasına verme” diye dua etmiştir. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona maddi ve manevî saltanat vermiştir. Süleyman Peygamber bunun üzerine rüzgâra, cinlere, perîlere ve benzeri manevî güçlere tasarruf etmeye başlamış mesela veziri Asâf Saba Melikesi Belkıs’ı tahtı ve tâcıyla göz açıp kapanıncaya kadar geçen süre içinde önüne getirmiştir. Gönül hükümrân oldu mu aynen İbrâhîm Edhem Hazretleri misâlindeki gibi bir Süleyman’ın pâdişâhlığını elinden alır onu tekrâr getirip manâ pâdişâhı yapar. Hâsılı vücûdu gönlün emrine âmâde kılan âlemin de hâkimidir.

11. Terk-i zan kat’-i izâfât etmeden mahv-ı vücûd
Ol ne bilsin mahzen-i esrâr-ı Yezdân’dır gönül
(Her türlü şüpheden vazgeçip, dünyevî bağlarını kesmeyen ve vücûdunu Cenâb-ı Hak’ta yok etmeyen kişi, gönlün Allah’ın sırlarının mahzeni olduğunu nereden bilsin?)

12. Sıdk u hizmetle “ulü’l-elbâb”a dâhil olmayan
Zâhir olmaz sînesinde lübb-i Kur‘ân’dır gönül
(Doğruluk ve hizmetle fıtratı temiz ve düşünen kişilerin içine girmeyen kişinin sinesinde Kur’ân’ın hakîkati olan gönül açığa çıkmaz.)

“E fe men ya’lemu ennemâ unzile ileyke min rabbike’l-hakku ke men huve a‘mâ, innemâ yetezekkeru ûlul-elbâb./Öyleyse sana Rabbinden indirilenin hak olduğunu bilen kimse, âmâ olan (görmeyen) kimse gibi midir? Fakat ulu’l-elbâb (Allah’ın sırlarının ve dâimî zikrin sahipleri) tezekkür eder. Ra‘d/19.”
*
“İnne fî halkı’s-semâvâti ve’l-ardı vahtilâfi’l-leyli ven nehâri le âyâtin li ulî’l-elbâb. Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkı’s-semâvâti ve’l-ardı, rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ, subhâneke fekınâ azâbe’n-nâr./Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün art arda gelişinde, ulû’l-elbab için elbette âyetler (delîller) vardır. Onlar, ulû’l-elbâb, lüblerin, Allah’ın sır hazînelerinin sahipleri, ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken dâimâ Allah’ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): “Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak yaratmadın. Sen Subhan’sın, artık bizi ateşin azâbından koru. Âl-i İmrân/190-191.”
Kur’ân’a göre “ulûl-elbâb”ın vasıfları şunlardır:
Dâimî zikir ehlidir.
Kalbinde hiçbir âfet kalmamıştır.
Kalb gözü ve kulağı açıktır.
Ehl-i hayırdır.
Hikmet ve hüküm sâhibidir.
Hâsılı, ulu’l-elbâb yani lüblerin sâhibi olmayan kişi, Kur’ân’ın özü olan gönülden yahut gönlün özü olan Kur’ân’dan habersizdir.

13. Gâhi mihnet gâhi izzet gah zelîl ü geh alîl
Gâhi cümle âleme eltâf u ihsândır gönül
(Gönül bazen mihnet ve izzet içinde, bazen hor ve zelil, bazen de kırgındır. Dönüp bazen de bütün âleme lutuf ve ihsân eden pek yüce bir varlıktır.)

Gönül fark ve cem‘ hâllerinin yaşandığı bir merkezdir.

14. “Sûre-i Necm”in ne bilsin ehl-i ırz tefsîrini
“Kâbe-kavseyn” remzine tefsîr-i Tıbyân’dır gönül
(Ehl-i ırz denilen benlik sâhipleri Necm sûresinde zikredilen kavseyn ve vahiy tefsîrini /sırrını/ nereden bilsinler? Gönül ‘kâbe kavseyni ev ednâ’ /yakîn ve cem‘/ sırlarının apaçık bir tefsîridir.)

Necm sûresi cem‘ ve cem‘ü’l-cem‘ /iki kavs/ sırlarının ifâde edildiği âyetlerin sûresidir. “Summe denâ fetedellâ fekâne kâbe kavseyni ev ednâ./Sonra -Muhammed’e- yaklaştı, -yere doğru- sarktı. Araları iki yay aralığı kadar veya daha da yakın oldu. Necm/8-9.”
Yakîn tamamlanınca kula Rabbi tarafından aynı sûrede: “Fe evhâ ilâ abdihi mâ evhâ/Böylece Allah kuluna vahyedeceğini vahyetdi. Necm/10.” âyetinde zikredilen “mâ-evhâ” sırrı nefh edilir. Bu zât velâyet defterine yazılmıştır vesselâm. Nefsinin kendine ait bir varlık olduğunu sanan ehl-i ırz gönül ehlinin Necm âyetlerinde zikredilen yakınlık sırrını ne bilsin!
Yakîn ve cem‘ sırları ancak gönül ehlince bilinir fakat dile gelmez. Namâzın âhir işâreti de bundan ibârettir ve remz ile beyân edilir.

15. Her nefeste duymayan “ikra’-kitâbek” sırrını
Bilmez ol ümmü’l-kitâbı kevn-ü Furkân’dır gönül
(Her nefeste ‘kendi kitâbını oku!’ emrinde gizlenen sırrı vicdânında yaşamayan kişi ümmü’l-kitâbı /okunması gereken asıl kitâbı yani insân-ı kâmil sırrını/ bilemez. Ey sen! Bil ki bu insân kitâbı gönülde okunur. Gönül varlığı /kevni/ kendinde toplayan ve bütün ikilikleri fark /temyîz/ ederek vahdete âşinâ /Furkân/ olan bir merkezdir.)

“Ikra’ kitâbek, kefâ bi nefsike’l-yevme aleyke hasîbâ./Kitâbını oku, bugün, hesap görücü olarak sen kendine yetersin. İsrâ/14.”

16. “Hayy u Kayyûm” sırrını serde emânet bilmeyen
Bilmez ol esrâr-ı Hakk’a bir nigehbândır gönül
(Hayy /diri/ ve Kayyûm /yarattığını kendi zâtıyla durduran ve ebediyyen kendine yeterli olan Allah/ sırrını kendisine emânet bilmeyen kişi, gönlünün Hakk’ın sırlarını kollayıp gözetleyen bir bekçi olduğunu da bilmez.)

17. Olalı mehcûr gönülden kalalı âmâ garîb
Ey Kemâlî derd ile her bâr nâlândır gönül
(Gönülden ayrı düştüğümden beri, kör ve garip kaldım. Ey Kemâlî! Gönlüm, o zamândan beri her ân inler durur.)

39

Dr. Şükrü Kâmil Bey İttihâd ve Terakkî Cemiyeti’nin önde gelenlerindendir. Kemâlî Hz. 1903 yılında üç aylarda dinî hizmetlerde bulunmak üzere Selânik’e gönderildiğinde bu zâtla tanışmıştır. idi. Şükrü Bey’in burada Kemâlî Hazretleri’nin Mesnevî derslerine devâm ettiği bilâhire dostluklarının, cân sohbetlerinin İstanbul’da Eyüp Nişancası’nda, Şeyh Murâd tekkesinde devâm ettiği bilinmektedir. Gençliğindeki siyâsî faaliyetleri bir yana şâir, edip, mûsikî üstâdı olan Şükrü Kâmil Bey aynı zamanda gönül ehli bir kâmildir ki Kemâlî Hazretleri’nin bu nutk-ı âlîleriyle isbat etmektedir.

1. Ey vücûd-i kâmilin mehpâre-i hüsn ü cemâl
Hak yaratmış hüsnünü mecmûa-i fazl u kemâl
(Ey kâmilin /Şükrü Kâmil’in/ vücûdu! Ey /bütün güzel ve güzelliklerin içinde parlayan/ ay parçası! Cenâb-ı Hak bütün fazîlet ve kemâl sıfatlarını sende toplayıp güzelliğini sende yaratmış, sergilemiştir.)

Varlık Hakk’ın zâtının mazharı, insân-ı kâmil ise mazhar-ı tammıdır. Cemâlullah ondan tecellî ettiği için insân-ı kâmilin sûreti güneşe mukâbil ay gibidir. Âşık onun nûrundan mutlak güzele, Hakk’a ulaşır.

2. Tıynet-i pâkinde tertîb eylemiş Hallâk-ı kül
Merhamet, ref‘et, hayâ iffet sehâ-yı bî-zevâl
(Her şeyin yaratıcısı olan Allah,merhâmet, esirgeme, hayâ, iffet, sonsuz cömertlik gibi bütün güzel sıfatları insân-ı kâmilin /Şükrü Kâmil’in/ tertemiz yaratılışında bir araya getirmiştir.)

3. Sohbet-i ilm ü maârifle hatîb-i bî-kıyâs
Hikmet-i sırr-ı hazâkatle tabîb-i bî-misâl
(İnsân-ı kâmil, ilim ve Allah bilgisine dair sohbetleriyle benzeri olmayan bir hatîb, idrâk kâbiliyeti isteyen sırrın hikmetini çözmekle, benzersiz bir tabîbdir.)

4. Ârif-i sırr-ı kader allâme-i esrâr-ı dîn
Meclis-i irfânına girmez fuzûlî kıyl ü kâl
(İnsân-ı kâmil /Şükrü Kâmil/, kader sırrının ârifi ve dîn sırlarının bilginidir. Onun irfân meclisine gereksiz dedi kodular girmez.)

5. Hastaya şâfî-nazar hem nutku her derde devâ
Her fakîrin gam-küsârı âşinâ-yı ehl-i hâl
(Şükrü Kâmil’in bakışı hastaya şifâ, her sözü derde devâdır. Her fakîrin dert ortağı, hakîkat ehlinin dostudur.)

6. Ni‘mete şâkir belâya sabr serverlikse de
Vakt-i nîmet sabredip şükr-i belâ etmek muhâl

(Nimete şükr, belâya da sabretmek, kulluk makâmında başı çekmek demekse de, nimet içinde olduğunda sabretmek ve belâ geldiğinde şükretmek çok zordur. İşte bu imkânsızı ancak kullukta zirveye çıkan insân-ı kâmil /Şükrü Kâmil/ başarmıştır.)

7. Rûh-ı Bayrâm-ı Velî etmiş tecellî anda kim
Her sözü bir Hâce Nasreddîn’e keşfeyler hayâl
(Hâcı Bayrâm Velî’nin rûhu onda /Şükrü Kâmil’de/ tecellî etmiştir. Onun her sözü yeni bir Nasreddîn Hoca’ya bambaşka hayâl dünyası açar /ilâhî bir nükte tahayyül etmesine vesile olur/.)

8. Menba‘-i ilm ü mürüvvet mesken-i kûy-i vefâ
Mâden-i afv u inâyet zulme yokdur ihtimâl
(İnsân-ı kâmil /Şükrü Kâmil/, ilim ve insâniyetin kaynağı, vefâ köyünün meskenidir /ahdine sâdıkların sâkin olduğu yerdir. / O, af ve ilâhî yardımın madenidir. Onun zulmetmesine ihtimâl yoktur. Onun zâlim olması aslâ söz konusu değildir.)

9. Eylemez ikbâl ü idbâre gönülden iltifât
Kalbini ekdârden vâreste kılmış zül-celâl
(O /Şükrü Kâmil/, ne tâlihe ve ne de tâlihsizliğe gönülden iltifât etmez. Allah onun kalbini acı ve kederden kurtarmıştır.)

10. Hangi bir cevr ehline bir yüzle olmaz münfâil
Lutf u ihsânla kılar a‘dâsını mesrûr-i bâl
(Hiçbir zâlime /her hangi bir sebeple/ kederlenip gücendiğini göstermez. Lutuf ve ihsânla düşmanını sevindirir.)

11. Bir niyâzım var kabûl eylerse olsun ber-murâd
Etmese ben de uhuvvet hakkımı etmem helâl
(Ondan /Şükrü Kâmil’den/ bir isteğim var, kabûl ederse dileklerine kavuşsun. Eğer kabûl etmezse ben de ona kardeşlik hakkımı helâl etmem.)

12. Dostluğu fillâh yok kîn u kedûretten eser
Tâ ebed ikbâl ü ömrü bulmasın ya Râb zevâl
(Şükrü Kâmil’in dostluğu Allah içindir. Onda kin ve nefretten eser yoktur. Yâ Rabbi! Tâlihi ve ömrü sonsuza kadar sona ermesin.)

13. Şükrü Kâmil’den Kemâlî ahz u feyz etmezse kim
İki âlemde gözü kördür sağırdır dili lâl
(Kemâlî! Bir kimse “Şükrü Kâmil”den feyz olmazsa iki âlemde kör, sağır ve dilsizdir.)

40
1. Kasr-ı dil tahtında senden gayrı sultân istemem
Hâk-i pâyında gubârım cân u cânân istemem
(Gönül sarâyının tahtında senden başka sultân istemem. Ayağının altında tozum, cân ve cânân istemem.)

Velev ki arzû edilen şey cânân olsun, bu da ikiliktir. Zira arzu varsa orada ikilik vardır. Vahdet makâmında “gayr” düşüncesi yahut her hangi bir arzu yoktur.

2. Varlığım sensin, senindir benliğim, sensin ne var
Çün vücûdundur vücûdum gayr-ı irfân istemem
(Varlığım sensin, benliğim senindir, her ne varsa sensin. Çünki vücûdun vücûdumdur. İrfândan başka bir şey istemem.)

3. Vâhime fikr ü hayâl idrâk ü hıfzın mahzeni
Sîreti hayvân dolu sûretde insân istemem
(Şüpheli fikir ve hayâl, anlayış ve hâfıza /gibi hiss-i müştereklerin/ mahzeni olan sûreti insân içi hayvân kişileri istemem.)

Bâtınî hisleri vehim ve hayâl ile dolu, sûreti insân içi hayvân kişilerle dost olup onların peşinden gitmek insânı kemâle değil zevâle götürür. Onlar vehimleriyle eşyâyı Hak’tan ayrı gören vahdetten habersiz mahlûklardır vesselâm.

4. Bu merâyâda “likâullâh”ı gör olmuş ayân
Gayrı görme vehmdir zan içre imân istemem
(Bu çokluk aynasında Allah’ın cemâli apaçıktır, onu gör. Bu varlıkta Hak’tan başka bir şey şey görmek kuruntudan ibârettir. Bendeniz gönlümde şüpheli imân istemem.)

5. Feyz-i nûr-ı “Hayy ü Kayyûm”dur vücûh-ı kâinât
Câmi‘-i küldür Muhammed başka burhân istemem
(Kâinâtın bütün yüzü /görünenler/ Hay ve Kayyûm olan Hakk’ın nûrunun feyzidir /taşmasıdır, zâtın sıfâtlarını göstermesidir. / Muhammed (s.a.v.) varlığı kendi vücûdunda toplayan bir nûrdur, bundan başka delîl istemem.)

6. İstemem benden diyen ya isteyen memnûn olan
Hayr u şerri halk eder şânın durur, şân istemem
(Bendeniz, nefsine müstakil bir varlık izâfe ederek benden diyen, benden isteyen ve benden, yani nefsinden memnûn olan biri olmak yahut birinin arkasından gitmek istemem. Allah’ım! Hayır ve şerri meydana getiren senin şanındır, tecellîlerindir. Başka şân /tecellî, görüntü/ istemem.)

Varlıkta Hak’dan gayrı şân yani tecellî görmek tevhîde aykırıdır. Şuûnât /hâdiseler/, şuûnât-ı ilâhîdir vesselâm.

7. Katreler deryâda deryâ katrelerde gizlidir
Nâr içinde nûr var nûr içre nîrân istemem
(Damlalar denizde, deniz damlalarda gizlidir. Ateş içinde nûr var; nûr içinde ateş /cehennem/ istemem.)

Nûr ile nâr aynı kökten gelen iki kavram olmakla birlikte aralarında manâ farkı vardır.
Nâr, ışık saçan, aydınlatan, yakan bir cevher olup ateş, od anlamlarına gelir. Kur’ân’da 145 yerde zikredilen bu kelimenin 117’si cehennem ateşi, diğerleri küfür, şirk veya fitne anlamında birer mecâz olarak anılmaktadır.
Nûr ise aydınlatmak, uzaktan ateşi görmek, ışık, şua, zuhûr, aydınlık gibi anlamlara gelir. Istılâhâtta eşyâyı görmeye yardımcı olan ışık ve aydınlık olarak tarif edilmiştir. Göz, nûru algılamadan eşyânın hakîkatini göremez. Nûr önce kendi zuhûr eder sonra zuhûr edeni idrâke vesile olur. Belirttiğimiz gibi aynı kökten gelmekle beraber bu iki kavramdan nâr yakıcı, nûr ise aydınlatıcı oluşuyla aralarında bariz bir fark vardır. Nûr ismi esmâda zikredilir, nâr ise zikredilmez. Nûr cennetin ve cemâlin sıfatı, nâr ise cehennem ve celâlin sıfatıdır. Cenâb-ı Hak zâtını nûr kavramıyla anlatmaktadır:
“Allah, göklerin ve yerin nûrudur. O’nun nûrunun temsîli, sanki içinde çerâğ bulunan bir hücredir. o çerâğ bir sırça (kandil) içindedir. O sırça (kandil) de sanki bir· inci (gibi parıldayan) bir yıldızdır ki doğuya da batıya da nisbeti olmayan mübârek bir ağaçtan, zeytinden tutuşturup yakılır. Onun yağı, kendisine ateş değmese de hemen hemen ışık verir. (Bu ışık da) nûr üstüne nûrdur. Allah dilediği kimseyi nûruna eriştirir. Allah insânlara (işte böyle) temsîller getirir. Allah her şeyi bilir. Nûr/35.”
Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz Cenâb-ı Hakk’a bir duasında “Ya Rabbi! Her hamd senin içindir. Sen, göklerin ve yerin ve bunlardaki her şeyin nûrusun.” buyurmaktadır. Yine Resûlullah’a (s.a.v.):
“Rabb’ini gördün mü?” diye sorulunca:
“Bir nûr gördüm. ” buyurmuşlardır.
Şu halde ateşin zulmetinden nûrun hakîkatine, celâlden cemâle, çokluktan bire yönelmek lazımdır.

8. Kudret-i aşkından alâ var mı Rabbü’l-âlemîn
Her ne var aşkın Kemâlî akl u iz‘ân istemem.
(Ey âlemlerin Rabbi! Aşkının gücünden daha büyük bir güç var mı? Kemâlî! Her ne varsa aşkda, /aşkın kemâlinde/ vardır. Aşktan başka akıl ve iz’ân /anlayış/ gibi hiçbir şey istemem.)

41
1. Bülbül-i gülzâr-ı aşkım başka gülzâr istemem
Tâlib-i dîdâr-ı yârim ayrı dîdâr istemem
(Aşk bahçesinin bülbülüyüm, başka bir bahçe istemem. Yarin yüzüne tâlibim, başka bir yüz istemem.)

Gül bahçesinden maksat turuk-ı aliyyedir. Bahçenin gülü, nefsinde hakîkat nûru tecellî eden ve Hakk’ın tam mazharı olan kâmil ve mükemmil mürşiddir. Bülbül âşık-ı ilâhîdir. Hak âşıkları gönülden bütün sevgileri arındırarak Hakk’ın vechini birlemiştir. Hak’tan başka bir nesne olmadığı için “başka bir yâr” isteyen gaflettedir vesselâm.

2. Bakdı dil mir‘ât-ı dilden oldu dildârım ayân
Gitdi dil dildâr geldi başka dildâr istemem
(Gönül, gönül aynasından baktı; aradığım sevgili aynanın içinden çıktı. Gönül gitti yerine sevgili geldi. Başka sevgili istemem.)

Ayna ilâhî tecellîye mazhar olan gönüldür. Cenâb-ı Hak râbıtaya yetkili insân-ı kâmil yüzünden gönül aynasında yüz gösterir.

3. “Sâkî-i rûz-ı elest” peymânesinden bâde nûş
Olduğum günden beri medhûşum hüşyâr istemem
(“Elestu bi-rabbikum. /Ben sizin Rabbiniz değil miyim? A’râf/172-173” suâline muhatap olduğumuz günün sâkîsinin kadehinden içtiğimiz andan beri şaşkınım, /artık/ akla dönmeyi istemem.)

“Rûz-ı elest” sâkîsi, Cenâb-ı Peygamber (a.s.) ile Şâh-ı Velâyet Hz. Alî Efendimiz’in vârisi olan kâmil mürşiddir. Onun yedinden nûş edilen bâde evvel emirde tevhîd telkini ve yine tevhîd sırlarına dair sohbeti ve nihâyet irşâd sırrıdır vesselâm.

4. Hak diyen zâkirde Hak olmazsa zikri şirk olur
Fikr-i Hak’dan gayrı dilde başka efkâr istemem
(Hak diye zikreden kişinin gönlünde Hak tecellî etmediyse onun zikri şirk olur. Gönülde Hak fikrinden başka düşünceler istemem.)

5. Her nefesde nefy ü isbât etmeyen Mevlâsını
Zâkir olmaz, nefsini isbâtla inkâr istemem
(Her nefeste Mevlâsını nefy ü isbât etmeyen /yani lâ ilâhe diyerek Hak’tan gayrı putlaştırdıklarını gönlünden atıp “illallah” diyerek Hakk’ı gönlünde sultân kılmayan/, zikredici olmaz. Bendeniz, nefsini isbât /put/ ederek, inkâra düşmek istemem.)

6. Ka‘betullâha giren şâh olsa da giymez libâs
Ben ziyârethâneme tesbîh ü zünnâr istemem
(Allah’ın evi olan Kâbe’ye giren pâdişâh da olsa soyunup girer. Ben ziyârethânemde /gönül evimde/ tesbîh ve zünnâr /dünyevî her hangi bir bağ, yani şirk/ istemem.)

Beytullahtan maksat gönüldür.
Libâs ise dünyevî olanın yani benliğin, ırz ve nâmûsun remzidir.
Tesbîh, zikrin sayısını tesbît etmeye yarar, hâlbuki müslümân her an Hak’ta seyreden kişiye denir. Gaflet ehli sayıyla uğraşır. Gönül ehli zikr-i dâimîdedir.
Zünnâr yün iplikten örülmüş Nasârâ /İsevîlik/ alâmeti olup mücerretlikten, cinsî perhizden kinâyedir. Geniş manâsıyla her türlü dünyevî bağlardan kopmak anlamında olsa da ehlullah dünyayı, ukbâyı Hak gördüğü için şirkten kurtulmuştur.
Gönülde hükmeden sultân bulunduktan sonra her türlü şirk gider vahdet zevki gelir. Hâsılı şirki terk etmeden îmân tahakkuk etmez vesselâm.

7. Sâimim gerçi iki âlem murâdından bugün
Ben Kemâlî ıyde yetdim gayrı iftâr istemem
(Ben Kemâlî, bugün iki âlem murâdından oruçluyum. Bayrâma ulaştım başka iftâr istemem.)

42
1. Korkma her yerde senin rehberin oldukça kerem
Sana olmaz iki âlemde ne derd ü ne elem
(Kerem /Cömertlik/ her yerde rehberin oldukça korkma. Böyle oldukça, iki âlemde de derdin ve elemin olmaz.)

2. Kerem oldur ki yüzünde okuna vech-i kerîm
Elem oldur gönül âyînesini kaplayan gam
(Kerem odur ki sâhibinin yüzünde Kerîm olan Allah’ın yüzü tecellî eder. Elem dedikleri de gönül aynasını kaplayan gamdır.)

3. Kârıbân-ı reh-i aşkın yükü yok menzili yok
Kendidir kendine bâr menzilidir deyr ü sanem
(Aşk yolunun kervânının /yolcularının/ ne yükü var ne de varacağı bir menzil! Kendisi kendine yüktür. Varacağı menzil de kilise ve içindeki puttur.)

Aşk yolunun kervânı ve yolcuları, turuk-ı aliyye ve mensuplarıdır. Onlar her türlü dünya yükünü terk etmiş ve makâm ve mevki adına hiçbir arzûları kalmamıştır. Zira bilirler ki her makâm Hakk’ındır. Bâr yük demektir. Aşk ehlinin terk vurup yükü kalmayınca kendine yük edindiği aşktan başka bir şey değildir. Onların kervânı Kâf gelip yokluğa gider. Menzillerinin deyr yani kilise ve içindeki put olması Şeyh San’an’dan kinâyedir. Şeyh San’an beş yüz mürîd ve elli haccını kilise papazının kızına olan aşkıyla terk etmiştir. Aşk gelince cümle eksikler biter, denilmiştir. Nitekim Gönül kilisesindeki güzelin yani aşkın zuhûru ile din diyanet, adet ve şöhret ne varsa yele verilir. Kiliseden maksat gönül, sanemden maksat da Samediyyet sırrına ermiş olan insân-ı kâmildir. Nihâyet Şeyh San’an’ın aşkı kendisini Allah’a ulaştırmış, papaz ile kızını da İslâm’la şereflendirmiştir.

4. Büyük insânın içinde bu cihân nokta değil
İçini bilmeyen iç yüzde değildir Âdem
(Bu cihân, âlem-i ekber denilen insân-ı kâmil hazretlerinin manâsında bir nokta bile değildir. Onun iç yüzünü bilmeyen hakîkatte âdem değil, hayvândır.

Vücûd tektir O da Hak’tır. Hz. Alî Efendi’miz bunu “İlim bir noktadır, câhiller onu çoğalttı” diye anlatmıştır. O nokta, vücûdunu Hak’ta fânî kılan Âdem’de gizlidir. Âdemliğini kim bildiyse âdem odur, gayrısı sûreti âdem nefsi hayvân mesabesindedir. İnsân olmaktan maksat o noktaya hayâtta iken vâsıl olmak hakîkate karışmaktır. Katresini deryâya salmayan dalgaya kapılıp mahşere sürülür vesselâm.

5. Kalb-i ârif harem-i âile-i Sübhândır
O haremgâh-ı Hüdâ’ya giremez nâmahrem
(Ârifin kalbi kusûr ve noksanlıklardan beri olarak kendisini tesbîh ettiğimiz Allah ehlinin /kimseyle paylaşamayacağı sırlarının/ haremidir. O mahrem yere /sırların yaşandığı odaya/ nâ-mahrem olanlar giremez.)

Ârif-i billah Hakk’ın sırrını “arâisullah/Allah’ın gelinleri” demişlerdir. Gelinin duvağını sadece nikâhlısı kaldırabilir. Nitekim kâmiller de sırlarını ancak ehli olana açarlar. Nitekim anası XE “anası” tepsin XE “depsin” , emzirmesin, sütten kesilsin diye buzağının XE “buzağınıın” burnuna XE “burnuna” kirpi XE “kirpi” derisinden XE “derisinden” burunsalık XE “burunsalık” yapıp bağlarlar XE “bağlarlar” . Hak erenler, sırr-ı Hakk’a nâmahrem olanlara hakîkat sütünü içirmezler. Bu meyânda Hazret-i Yûnus Hak sırlarının remzî ifâdeden öte apaçık söylenemeyeceğini şöyle anlatır:
Her bir XE “bir” âşık bu XE “bu” yolda XE “yolda” bir dürlü XE “dürlü” nişân XE “nişân” demiş XE “dimiş”
Biri nişân XE “nişân” demedi XE “dimedi” nişânımdan XE “nişânumdan” ileri XE “ilerü”

6. Hele insân yüzü mir‘ât-ı Hudâ’dır bî-şek
Gören insâna, gönülde görünür sırr-ı ehem
(Şüphesiz insân yüzü Cenâb-ı Hakk’ın aynasıdır. Gören insâna hakîkat sırrı gönülde görünür.)

Bir önceki beyt-i şerifte ârifin kalbi Hakk’ın sırlarının haremgâhına benzetilmişti. Haremgâh yatak odası demektir. Sır haremine girebilmek için Allah’ın aynası olan insân-ı kâmilin yüzüne bakmak gerekir. Kemâl yolunda sülûk edebilmek için vesileye yapışmak insân-ı kâmile rabıta etmek şarttır.
Mir’ât yani ayna kâmillerin yüzü ve gönlüdür.
Sırr-ı ehem, en mühim sır, vahdet sırrıdır.
Vahdet sırrı insâna insân-ı kâmil yüzünden gönülde tecellî eder.

7. Ne gören ne görünen dilde sivâ kalmasa ger
Olur elbette o insânlık içinde ekrem
(Eğer gönülde mâsivâdan eser kalmaz, gören ve görünen bir olursa o kişi insânlık içinde elbette en keremli /ikrâm sâhibi/ kişi olur.)

Gönül aynasından ikilik silindikçe Hak tecellî etmeye başlar. Kesret, kâmil mürşidlere râbıta ederek birliğe dönüşür. Sâlik çokluktan bire giderken önce cemâdî, nebâtî ve hayvânî sûret ve sıfatlardan geçer bilâhire fenâ-yı şeyhi, sonra şeyhinin yüzünden fenâ-yı Resûlullah’ı yaşar. Nihâyet Resûlullah’ın nûrundan kendi hakîkatini çıkarır.
Kemâlî Hazretleri’nin burada işâret ettiği husûs fenâ-yı zâttır. Zât tecellîsi insânın ayn-ı sâbitesinden olur. Zât tecellîsinde ikilik yoktur. Sâlik tevhîd yolunda kendi hakîkatinden başka bir görüntüyle karşılaşsa, o görüntü bile ikiliktir.
Vahdet ehli mükerrem /cömert/ kılınmıştır. Buradaki kerem, Kerîm olan Allah’ın kuldan tecellîsidir. Bu noktada keremli olan kimdir denilse, bunun cevabı ‘Allah’tır olacaktır. Bir âyet-i kerîmede insân-ı kâmil hakkında şöyle buyrulmuştur:
“Ve lekad kerremnâ benî âdeme ve hamelnâhum fî’l-berri ve’l-bahri ve razaknâhum mine’t-tayyibâti ve faddalnâhum alâ kesîrin mimmen halaknâ tafdîlen./Biz, hakîkaten insânoğlunu şan ve şeref sâhibi kıldık. Onları, karada (çokluk âleminde) ve denizde (vahdet âleminde) taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdik; yine onları, yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık. İsrâ/70.”
Cenâb-ı Hak “el-Kerîm”dir. Onun bu sıfatı her türlü fazilet onun zâtına ait demektir. Bu sıfata mazhar olan “kerem sâhibi” kişi, Hakk’a ait bu vasfın kendisinden tecellî eden kişi demektir. Hâsılı “keremli kıldık.” denilen kişi kâmil ve mükemmil olan insândır. O hiçbir kemâl sıfatını kendi nefsine nisbet etmez. Bu sebeple halka ikrâm ederken kendi nefsinden değil Hak’tan verir. Bu kâmilin rızkı hakîkat sırrı, keremi sâlike ayna olmasıdır vesselâm.

8. Cümle esmâ vü sıfât mâzhar-ı âdemdir bil
Yıkan eller yapan ellerle kurulmuş âlem
(Âdem-i manâ olan kâmil, Hakk’ın bütün isimlerinin ve özelliklerin göründüğü yerdir. Âlem, yıkan ve yapan ellerle kurulmuş ve kurulmaktadır.)

9. Şerefinle döner eflâk u semâvât u zemîn
Olalı neş‘e-i aşkınla cemâlin mülhem
(Aşkın neşesiyle yüzünün güzelliği ilhâm kaynağı olduğundan beri felekler, gökler ve yeryüzü senin şerefinle döner.)

10. Bunca âlem sana hizmette iken yâ sen ben
Sen ü ben âfetidir kıldı cihânı sersem
(Bunca âlem sana hizmette iken sen ben davâsı nedir? Bu cihânı sersem kılan sen ben /ikilik, Hakk’ı tanımama/ âfetidir.)

11. Gönlünü pâkla gönül dâire-i Rahmân’dır
O gönüllerde ayân oldu Hudâ-yı a‘zâm
(Gönlünü temizle, gönül, Cenâb-ı Rahmân’ın evidir /cevlân ettiği yerdir/. Yüceler yücesi Allah, Rahmân’ın evi olan gönüllerde göründü.)

12. Nefse uyma düşürür nâr-ı cahîm-i hırsa
Hem yanar hem yakılır der yine lâzım elzem
(Nefse uymak insânı hırs cehenneminin ateşine düşürür. Hırs ile âteşe düşen, hem yanar hem de yakılır ki bu gerekli olduğundan öte şarttır.)

13. Kurtarır aşk-ı Nebî nâr-ı cahîm-i hırsdan
Ey Kemâlî ere imdâda Resûl-i erham
(Ey Kemâlî! Nebî (a.s.) aşkı, insânı hırs cehenneminin ateşinden kurtarır. Bu aşk ile bana da o merhâmetlilerin en merhâmetlisi olan Resûl-i Ekrem yardım eder.)

43
Bu nutk-ı şerîf, “Âsım Sönmez”in sorusu üzerine söylenmiştir.

1. Sabâdan dün gece ol gül ruhun hâlin suâl etdim
Dedi bûyun getirdim cânımı nezr-i nihâl etdim
(Dün gece, sabâ rüzgârından, o gül yüzlünün hâlini sordum. Dedi ki: “Kokusunu getirdim.” /Bu tevhîd sırrını duyunca/ cânımı o fidan boylu sevgiliye kurbân ettim.)

Seher, günün uyanmaya başladığı bir vakittir. Âşık bu vakitte uyanıktır. Zira sevgili âşıka sırlarını seher vakti verir. Seher vakti esen sabâ rüzgârı habercidir. Bu remiz, ilâhî tecellîlerden kinâyedir. Âşık mâşûkun derdiyle uyanık kalıp onu düşünüp tefekkür ve tezekkür ettikçe sabânın yani tecellîlerin getirdiği haberin mahiyeti değişir. Esmâdan ef‘âle, sıfâttan zâta sırlar gönülde belirmeye başlar. Hâsılı, sabânın getirdiği haberler vahdet sırlarıdır. Hz. Peygamber’in bir sözünde işâret ettiği “bizim dünyamızdan sevdirilen kadın (nisâ), güzel koku ve göz nûru salâtın her üçü de tevhîd makâmlarının sırlarından kinâyedir. Bülbül gibi uyanık gönüller bu vakitte fidan boylu, gül kokulu sevgiliden Nûr-ı Muhammedî sırlarını alırlar.
Koku, vücûd-ı hakîkînin sırlarından bir sır, sıfatlardan bir sıfattır. Fidan boylu sevgili ise vahdeti temsîl eden mazhar-ı tam mürşid-i hakîkîdir. Vahdet-i vücûd, mürşid-i kâmil yüzünden tecellî eder. Mürşid-i hakîkî sâlikin önce burnunu açar. Sonra sırasıyla gözünü, tatma, dokunma ve sair melekelerini…

2. Nihâl-i kâmetin bâğ-ı gönülde her salındıkça
Salındım vecde geldim akl u fikrim pây-mâl ettim
(Gönül bağındaki boyu taze fidana /ve elife/ benzeyen güzel her salındığında kendimi kaybedip vecde geldim. Aklımı, fikrimi ayağımın altına alıp çiğnedim.)

Gönül Hakk’ın tecellî mahallidir. Bu bâğın her an taze ve elife benzeyen ağacı mürşid-i hakîkîdir. Mürşid-i hakîkî esasen Hak’tır velâkin onun hakîkati kâmil ve mükemmil olan zâttan tecellî eder. Fidanın salınması ilâhî tecellîlerdir ki esmâ ef‘âl, sıfat ve zât makâmlarından kendini gösterir. Mutlak fenâ tecellî edince ne akıl kalır ne fikir! Ondan faâliyet gösteren Hak’tır vesselâm.

3. Dökerse kanımı hâk-i rehinde ol perî billâh
Ezelden ben anın kurbânıyım kanım helâl etdim
(O perî /misâl âleminin sultânı ve melek kadar güzel/ olan zât kanımı ayağının altındaki toprağa dökerse, Allah şâhidim olsun ki ben onun kurbânıyım ve kanımı ona helâl etdim.)

Perî yani melek, melekût (misâl) âleminden olup sûret değildir. Sûreti manâ olan zât ise, âdem-i manâ olan insân-ı kâmildir. İnsân-ı kâmilin ayak toprağı, yokluk makâmıdır.
Kan, nefs demek olup dökülünce kalan rûhtur. Hakk’a yakınlık (kurbiyyet) için kandan kurtulmak, kurbân olmak lâzımdır. İnsânın kanı nefs terbiyesi sırasında kendine helâldir. Bu sebeple nefsini bin bir meşakketle terbiye eden her Allah dostu şehîddir.

4. Düşüp vâdî-i aşka nice yıl mecnûn olup gezdim
Unutdum kendimi kendim esîr-i zülf ü hâl etdim
(Aşk vâdîsine düşüp nice yıl mecnûn olup gezdim. Kendimi /gendümü/ unutup kendim hâl (ben) ve zülfünün esîri oldum.)

“Kendim” kelimesini “buğday manâsında gelen “gendüm” şeklinde de okuyup beyte iki manâ vermek mümkündür. Mâlûmdur ki Cennetteki yasak meyveden maksat “buğday” yani aşk-ı mecâzîdir. Varlık ve oluş bu mecâzî aşkla cünbüşlenmektedir. Bizim aslımızı unutmamız varlık elbisesini giymekle başlar. Zülf ve hâl, yegâne sevgilinin çokluktaki zuhuru, elbiseleri, güzellikleridir. “Ona döndürüleceksiniz. Bakara/28.” emrini yani aslını hatırlayıp abdest almayan, sılası için salâta durmayan kişi, çokluğun güzelliklerine takılıp kalan bir mecnûndur. Bu meyanda çok söz söylenebilir fakat burada bu kadar kifâyet eder.
“Aşk vâdisi” yukarıda beyân edildiği gibi evvel emirde nûr iken adımızı “Mustafa, Osman, Kemâlî v.s.” taktığımız yer olup bu âlemden kinâyedir.
“Aşk vâdisi”nde mecnûn /âşık/ olanların gezdiği yer “sahrâ-yı cünûn”dur. Delilik sahrâsı anlamına gelen “Sahrâ-yı cünûn” terkibinin daha derinlikli bir manâsı da seyr ü sülûk ehlinin aslını ararken kestirmeden gitmek için tercih ettiği , ateşli, dikenli, cıplak, yalnız, susuz, uykusuz ve celâl terbiyesiyle dolu tâli bir yoldur ki o da melâmettir. Bağdatlı Fuzûlî, bu sahrâdan yani makâmdan geçenin eteğine dünyevî hiçbir alâkanın dolaşmaması, cünûna düşenin uryân bir hakîkat olması gerektiğini anlatırken şöyle buyurur:
Öyle uryân gerek âvâre-i sahrâ-yi cünûn
Ki ta‘allûk dikeni tutmaya kat’â eteğin

Bu yolu tercih edenin aklı rafa kaldırılmıştır. Sülûkunda sahrâ-yı cünûna düşen sâlik şiddetli bir celâl terbiyesinden geçer fakat bunların hepsini dâimî bir zevk ile yaşadığı için acıyı hissetmez, bilakis zevk edinir. Celâl terbiyesi mesâfeyi kısaltırsa da tahammülü zordur. Bu tarz sülûk, aklın ve havsalanın alacağı bir şey değildir. Kemâlî Hz. Belhî Sultân’a intisâbından önce aşk vâdîsinden geçmiş, bey’at ile sahrâ-yı cünûna düşmüştür. Ki zâten “Aşk Sızıntıları” bu vâdînin yankısından ibârettir.

5. Firâk-ı nâr-ı hasret ol kadar yandırdı kim cismim
Cihânı cânı yanmış ser-be-ser âteş hayâl etdim
(Ayrılık ateşi cismimi o kadar yaktı ki cihânı canı yanmış olarak, baştan başa ateş olduğunu sandım.)

6. Geçip feryâd u zârım da feleklerden Süreyyâ’ya
Nücûmun sâbit ü seyyâresin gark-ı melâl etdim
(Feryâd ve inleyişlerim feleklerden geçip süreyyâ yıldızına /en uzak noktaya/ ulaştı. Sâbit yıldızları ve gezegenleri yani bütün varlığı melâl denizinde boğdum, yok ettim.)

Süreyyâ yani Ülker takım yıldızları parlaklığı, bir arada oluşu ve pek çok yıldızdan yüksekte bulunmasıyla şöhret bulmuştur.

7. Belâ-yı dert ü mihnetden rehâyâb olmadım Âsım
Kemâlî kâmil insâna uyup kesb-i kemâl etdim
(Ey Âsım! Sıkıntı ve dert belâsından /gönül darlığından/ kurtulamadıydım. Ben /Kemâlî, kemâli/ kâmil insâna /Belhî’ye/ uyup kemâl tahsîl ettim.)

44
1. Belâ-yı dehrden sen sanma kim zâhid figân etdim
Bahâristân-ı ömre âhımı bâd-ı hazân etdim
(Ey zâhid sanma ki dünyanın derdinden ağlayıp inledim. Ömrümün baharına âhımı sonbahar rüzgârı yaptım.)

2. Cefâdan kaçma her ni’met doğar serkâr-ı mihnetden
Ey insân oğlu ben de bir zaman bunda gümân etdim
(Ey insânoğlu! Cefâdan kaçma, her nimet işin önünde yaşanılan sıkıntılardan doğar. Şunu iyi bil ki bunu anlamak çok da kolay değildir. Zirâ ben de bir zaman mihnetten râhat, celâlden cemâl doğacağı konusunda şüpheye düştüm.)

3. Cehennemler yanarken hırs ile yanmış derûnumda
Sanardım nâr-ı hırsı dîde-i halkdan nihân etdim
(Hırs ile yanmış olan gönlümde cehennemler yanarken öyle zannederdim ki hırsımın ateşini halkın gözünden gizliyordum! /Bunun bir gaflet olduğunu anladım!/)

4. Cihân mevhûm-ı nisbet sa‘d ü nahsı bî-bekâ bir kan
Tükürdüm katre-i hûn-âbına gark-ı cihân etdim
(Cihân, vehmimizde yarattığımız aslı olmayan bir görüntüden ibârettir. Bu vehmî âlem, uğuru ve uğursuzluğu dâimî olmayan bir /damla/ kandır. Onun kanlı suyunun katresine tükürdüm ve cihânı /bir katre tükrüğümle/ boğdum, yok ettim.)

5. Belâ yâyıla uşşâka atarmış gamzeler ol mâh
Anınçün her belâlı gamzeye sînem nişân etdim
(O ay yüzlü güzel, âşıklara belâ yayıyla /kaşıyla/ celâliyle nazar edermiş. Onun için sînemi her belâlı gamzeye /oklara/ nişân ettim.)

Âşık-ı sâdık belâlara sabreder, Hakk’ın celâlini cemâle çevirir.

6. Dedim canân mısın yâ can mısın cevher misin yâ nûr
Dedi her şey benim kendimde ben kendim ayân etdim
(“Cânân mısın, cân mısın, cevher misin yâhût nûr musun?” dedim. “Her şey benim kendimde, ben kendim onları açığa çıkardım.” dedi.)

7. Cihânı cân-güdâz bir pota gördüm ariyet âteş
O âteş-hâneyi söndürmeye kanlar revân etdim
(Dünyâyı cânı yakıp eriten bir pota, -benim zannettiğim- mâlını mülkünü de bir ateş gördüm. Bu âteşten evi söndürmek için /üzerine su gibi/ kanlar döktüm.)

Pota, altın, gümüş ve benzeri mâdenlerin eritilmesine yarayan toprak veya mâdenden yapılmış kaptır. Dünya yuvarlak bir potaya, içindeki kıymet verdiğimiz esasen elimizde eğreti duran (âriyyet) varlıklar ise âteş gibidir. Âriyyet gönlümüzü yakar bitirir de haberimiz olmaz. Onun devâsı nefsten arınmaktır. Kan, nefs demektir. Hz. Kemâlî dünya sevgisi denen yangını kanla sulayarak söndürmek gerektiğini, yani terk yolunu anlatıyor.

8. Değildim sanma ben bu mihnet-alûd ziynete tâlib
Neyi tutdumsa âteş her ne kâr umdum ziyân etdim
(Ben bu belâya bulaşmış süslü şeyleri /aldatıcı dünya nimetlerini/ istemiyordum sanma. /Yazık ki elimle/ neyi tuttuysam ateş kesildi. Nereden kâr etmeyi umduysam o işten zarar ettim.)

9. Belâ vü dert-i aşkdan gayrı yokmuş âşıka merhem
Anınçün sînemi dert ü belâya âşiyân etdim
(Âşıka, aşkın belâsından ve derdinden başka ilâç yokmuş. /Bunu anladım ve/ onun için göğsümü dert ve belâya mesken ettim.)

Belâya sabır, aşkın şiddetini arttırır. Belâ ve aşk derdi bir kuş, göğüs ise bunların tünediği bir yuvaya benzer. Belâya sabır gösteren âşık, cemâle, hak ve hakîkate daha kısa yoldan ulaşır.

10. Yükseldikçe başım bâd-ı kazâdan artdı bin mihnet
Sadâ-yi tâ’n ile dolu kulak feth-i dehân etdim
(Başım yüceldikçe, kazâ rüzgârının getirdiği sıkıntılarım da arttı. Kulağım /bendenizi/ kınayıp arkamdan dedi kodu yapan konuşmalarla doldu, ben de ağzımı açtım, cevaplar verdim.)

11. Olup bülbül vefâ bağında öt sıdk u mahabbetle
Budur aşkın Kemâlî gayrıdan sumt-i lisân etdim
(Ey Kemâlî! Bülbül olup vefâ bâğında /ilâhî sözleşmenin isbât edileceği dünyâ denilen bu mekânda/ doğrulukla ve sevgiyle öt. Aşkın kemâlî budur, başka bir şey söylemem.)

45
1. Nice günler bu bağ içre beni ben bî-karâr etdim
Düşüp vehm ü hayâle gördüğüm her nûru nâr etdim

(Ben beni bu bağ /dünya/ içinde nice günler bilinçsiz bir şekilde dolaştırdım. Şüpheye ve hayâle kapılıp gördüğüm her nûru ateşe döndürdüm.)

Cemâli celâl görüp kendi kendimi ateşe attım.

2. Hayâl-i zülfüne bend olduğum Leylâ-yı mekkârın
Zevâl-i hüsnünü gördüm de ben bundan firâr etdim
(Zülfünün hayâline esir olduğum hileci Leylâ’nın güzelliğinin geçiciliğini gördüm de ben benden kaçtım.)

Leylâ sevgisi sûret sevgisidir, güzelliği bâkî değildir ve sınırlıdır. Geçici sevgi insânı Hakk’a götürmez, bilakis engel olur.

3. Cihânda var u yok ikbâl ü idbâr devlet ü zillet
Kuru bir zan imiş gâh av kaçırdım gâh şikâr etdim
(Cihânda var ve yok, talih ve talihsizlik, devlet ve zillet /saâdet veya hor görülmek/ kuru bir zanmış. Bu dünyada bazen av kaçırdım, bazen avcı oldum.)

4. Gedânın zilleti şâhın bekâsız devleti bir âh
Anınçün bu cihânın varını yok itibâr etdim
(Dilencinin zilleti, şâhın bâkî olmayan devleti bir âh çekmekten ibârettir. Bu sebeple cihânın varını, yok kabûl ettim.

5. Giden ma‘zûr gelen ma‘zûr, gülen hem ağlayan ma‘zûr
Cihânı ser-be-ser ma‘zûr gördüm itizâr etdim
(Giden bağışlanmış, gelen bağışlanmış, gülen ve ağlayan bağışlanmış. Cihânı baştan başa bağışlanmış gördüm. Bunu /varlığın Hak ile kâim olduğunu/ anladım, özür diledim.)

Varlık Hakk’ın zuhûrundan ibâret olunca, şu niçin şöyledir yahut böyledir diye tenkit etmek doğru değildir. Bunu anlayan vahdet ehli itizâr eder, Hak’tan özür dileyip sükût eder vesselâm.

6. Bana benlik veren arz u semânın nûrudur mutlak
Vücûdunla dedi sırr-ı vücûdum âşikâr etdim
(Bana benlik veren hiç şüphesiz semânın ve arzın nûrudur. Cenâb-ı Hak “vücûdumun sırrını vücûdunla ortaya çıkardım.” dedi.)

Allah göklerin ve yerin nûru, yaratanıdır. Varlık tıpkı insân gibi aslında bir bütün olup yaratılışla semâ ve arz yahut ruh ve nefis gibi iki farklı hâliyle görülür. Bir âyette “İnkâr edenler, semâ ve yer yapışıkken onları ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan meydana getirdiğimizi bilmezler mi? İnanmıyorlar mı? Enbiyâ/30.” buyurulmuştur. Yaratılan çok görünmekle birlikte zât bir olduğu için bu çokluk o bütünü temsîl eder. Çokluğu insân-ı kâmilin vücûdunda birleyerek gösteren Cenâb-ı Hak, nûruyla bütün âlemleri kaplamıştır. Burada bahsi uzatmadan belirtirtmek gerekirse, semâ baba yahut erkek, arz (toprak) ise ana veya dişidir. Varlığın hayâtı bu ikisinin izdivâcından açığa çıkmış ve çıkmaktadır. Semâ, hava ve ateşin birleşmesinden oluşan suyu arza indirmiş ve suyun toprağa yani arza intikâliyle hayât başlamıştır. Bir âyette “Her şeye sudan hayât verdik. Enbiyâ/30” denmesi bundandır. Bu oluş el’ân insâna doğru devâm etmektedir ki vücûd-ı mutlak insâna gelince bütün esmâ, ef‘âl, sıfât ve zâtıyla kendini insân-ı kâmilden göstermektedir. Konuyla ilgili bazı âyetler şöyledir:

“And olsun ki onlara: ‘Gökleri ve yeri yaratan, güneşi, ayı buyruğu altında tutan kimdir?’ diye sorarsan, şüphesiz Allah’tır derler. Öyleyse niçin döndürülüyorlar? Ankebût/61.”
*
“Allah, gökleri ve yeri yaratan ve gökten su indirip onunla size rızık olarak türlü ürünler çıkarandır. İbrâhîm/34.”
*
“Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsûstur. Öyle iken, inkâr edenler Rablerine başkalarını eşit tutuyorlar. En’âm/1.”
*
“Ben, Hakk’a yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben, Allah’a ortak koşanlardan değilim. En’âm/79.”

7. Belâlardan şikâyet bir belâ-yı mahz-ı ekbermiş
Belâya sabrı her n’olsa rızâyı iftikâr etdim
(Belâlardan şikâyet etmek, belânın ta kendisiymiş. Belâya sabredip başıma her ne gelirse gelsin rızâ gösterip tevâzuyla kabûllendim.)

8. Halâs-ı nefse çâre ölmeden ölmekle mümkünmüş
Reh-i aşk içre cân vermek tarîkin ihtiyâr etdim
(Nefisten kurtulmanın çâresi ölmeden önce ölmekmiş. /Bunu anlayınca/ aşk yolunda cân verme yolunu seçtim.)

9. Firâk u vasl dil ü dildâr kuyûd-ı ehl-i irfândır
Kemâlî cehl ü gaflette visâle intizâr etdim
(Ayrılık ve kavuşma, gönül ve sevgili gibi ikilikler irfân ehlinin bağlarıdır. Kemâlî! /kemâli/ bilgisizlik ve gaflet ile sevgiliye kavuşmayı bekledim.)

46
1. Nâra yandım aşk-ı pâkinden ferâgât etmedim
Mahvolup cânân yolunda câna rağbet etmedim
(Tertemiz aşkından ateşlere yandım da vazgeçmedim. Sevgilinin yolunda mahvolup cânıma kıymet vermedim.)

2. Kesmedim ümmîd vaslından kesildi her emel
Havf-ı firkatde kalıp nâdâna minnet etmedim
(Her arzûm bitti de sevgiliye kavuşma ümidini yitirmedim. Ayrılık korkusunda kalıp câhillerin sözüne minnet etmedim.)

3. Çekdim el benden bana benlik veren bildim ki sen
Benliğimde kaldığımca lahzâ râhat etmedim
(Benden el çektim, bildim ki bana benlik veren sensin. Benliğimde kaldığım sürece bir an râhat etmedim.)

4. Bir zamân sen ben, gönül sevdâ, elem dert var idi
Hiçbirinden bir zamân kalben şikâyet etmedim
(Bir zaman sen, ben, gönül, sevdâ, elem ve dert vardı. Hiçbirinden bir ân bile olsun kalben şikâyet etmedim.)

5. Zu‘m-i zâhiddir mükâfât u mücâzât-ı ibâd
Bilmedim havf u recâ zanna ibâdet etmedim
(Kulların cezâları yahut mükâfâtları dini kabuğundan anlayan zâhidlerin zanlarından /vehimlerinden/ ibârettir. /Her şey kendinden kendinedir. Bu sebeple/ korku ve ümîd nedir bilmedim /ikilik içinde olmadım. Zannımda yarattığım Tanrı’ya da ibâdet etmedim.)

6. Hâmil-i bâr-ı emânet olduğum günden beri
Hamdülillâh âcizim da‘vâ-yı kudret etmedim
(İlâhî emânet yükünü yüklenen kişi olduğumdan beri, Allah’a hamd olsun ki âcizliğimi /yokluğumu/ anladım, kudret davâsı gütmedim.)

7. Sa‘ysız kalmış fakîr erbâb-ı sa‘y olmuş ganî
Bu fikir belki cünûndur öyle cinnet etmedim
(Fakîr gayretsiz kalmış, zengin gayret ehli olmuş. Bu fikir belki cinnettir, böyle cinnet geçirmedim.)

8. Bî-şerîk ile bir mülkde mümkün mü da‘vâ-yı vücûd
Düşmedim şirk-i vücûda öyle gaflet etmedim
(Ortağı olmayan /Cenâb-ı Hak/ ile bir mülkte /O’nun mülkünde/ vücûd davâsında bulunmak mümkün mü? Vücûd şirkine düşmedim, öyle bir gaflette bulunmadım.)

9. Zevk u ekdâr-ı cihânı ser-be-ser gördüm velî
Hiçbiriyle kalmadım nefse sahâbet etmedim
(Cihânın zevkini ve kederlerini baştan başa gördüm, yaşadım. Fakat hiçbiriyle kalmadım. Nefse sahip çıkmadım.)

Zevk ve keder gibi ikilikler nefse aittir, vahdet ehli bunları birlediği için bir şeyden zevk veya kederlenip bunları nefsine mâletmez, bilakis Hak’tan bilir işine bakar.

10. Elde her nem var ise fazl u rezâletden eser
Anlamam fazlı Kemâlî sarf-ı himmet etmedim
(Kemâlî! Elde fazîlet veya rezâlet olarak görünen her neyim varsa, bunların hepsinden beriyim ben! Ne fazîlet ne de kemâli anlamam. Nitekim bunlar bende olsun diye özel bir gayret sarf etmedim vesselâm.)

Kemâlî Hazretleri mahlasını “kemâli” (olgunluğu) şeklinde de kullanarak tevriye yapmaktadır.
Allah’ın ahlâkıyla donanan vahdet ehli için fazîlet ve rezâlet gibi kavramlar ikiliktir.

47
1. Pâk-i aşkın serde tâc-ı iftihârımdır benim
Derd ü mihnet gam değil bir gam-küsârımdır benim
(Tertemiz aşkın başımda övünç tâcımdır. Derd ve keder bana gam değil, benim dert ortağımdır.)

Tâc, tevhîd makâmlarının yani marifetin remzidir. Kemâlîyokluk ehli olduğunu, ilâhî aşkı başına tâc yaparak her şeyden müstağnî yaşadığını beyân etmektedir.

2. Aşk mahvetti beni yokdur nişânı kabrimin
Kâmet-i hüzn-âverim seng-i mezârımdır benim
(Aşk beni mahvetti, kabrimin / bedenimin/ nişânı yoktur. Benim / görenlere/ keder veren boyum, mezârımın taşıdır.)

3. Ehl-i fakrım, meskenet-kûyum melâmetdir yerim
Râhatım zilletde rüsvâylık şiârımdır benim
(Fakr /yokluk/ ehliyim. Melâmet köyünde /
kınanma, hor ve hakîrlik makâmında/ oturuyorum. Râhatım rezalette, rezillik âdetimdir.)

4. Olmak istersen azîz-i âlem ol abdü’l-azîz
Rûhumun ilhâmı nazmım yâdigârımdır benim
(Âlemin azîzi /yücesi/ olmak istersen, Azîz’in kulu ol. Rûhumun ilhâmı olan nazmım sana benim yâdigârım olsun.)

5. Fark-ı akvâm u milel yoktur kitâb-ı aşkda
Anın için hak-ı âlem cümle yârimdir benim
(Aşk kitâbında millet yahut kavimlerin farkı yoktur. Onun için âlemdeki herkes benim dostumdur.)

6. Eyledim dünyâ vü ukbâdan ferâgat tâ ezel
Aşk-ı müflis melâmî iştihârımdır benim
(Ta ezelden beri dünyâ ve âhiret endîşesinden vazgeçtim. İflâs etmiş bir âşık ve kınanmış biri olarak tanınmam bana yeter.)

7. Merd olan kaçmaz cefâdan çün benim merdoğlu merd
Yağsa bârân-ı belâ fasl-ı bahârımdır benim
(Merd /kâmil/ olan belâdan kaçmaz. Ben de merdoğlu merdim cefâdan kaçmam. Başıma belâ yağmur gibi yağsa benim için bahar /nisân/ yağmurudur vesselâm.)

Nisân yağmurları toprak için en kıymetli yağmurlardır. Bu sebeple inciye benzetilmiştir. Tıpkı onun gibi belâya sabır da nefs terbiyebsinde önemlidir.

8. Künc-i uzlet arz u cennetden de vasi‘dir bana
Terk-i cân etmek bu yolda iftikârımdır benim
(Benim için yalnızlık köşesi /halvet/ yeryüzünden ve cennetten daha geniştir. Bu yolda fakra ulaşıp /yoksulluk yolunu seçip/ cânımı terketmek istiyorum.)

Fakr fenâfillah olmak demektir. Fakr yolunun en zor geçidi cân terkidir. Cân terk eden cânân bulur.

9. Zühdden geçmek fedâ-yı dîn ü nâmus eylemek
Bâis-i ikbâl ü izz ü i‘tibârımdır benim
(Sofuluktan /dinin zâhirî uygulamalarını hakîkat zannetmekten/ vazgeçmek, dîni ve nâmûsu fedâ etmek, benim izzetim, ikbâlim / baht açıklığım/ ve itibârımın gerçek sebebidir.)

10. Kilk-i kudret sîneme sînemden evvel çekti hat
Kim Kemâlî hâkisâr-ı reh-güzârımdır benim
(Kemâlî! Kudret kalemi sîneme, sînemden önce hat çekti. Onun toza toprağa bulanmış perîşân hâli benim geçeceğim yoldur.)

Sînedeki hat, “âh”tır. “Âh” ism-i celâlin kısaltılmış hâlidir. Âşıkın kesrete düşmeden çektiği zikir ism-i celâldir. Celâl ismi sinede hem yara açar, hem de yaraları kapatır. Celâl tecellîsinden geçmeden cemâle ulaşmanın imkânı yoktur.

48
1. Senden sana feryâd ediyor kalb-i hazînim
Sen duymaz isen kim duyacak var mı yakînim
(Hüzünlü kalbim senden sana feryâd ediyor. Ey dost! Feryâdımı sen duymazsan kim duyacak, senden başka yakınım var mı?)

2. Sensin bana benlik veren hem cân u beden sen
Bende ben olan sensin ana kalble emînim
(Bana benlik veren sensin, hem /ayrıca/ cân ve bedenim de sensin. Bende ben olan da sensin, buna kalben emînim.)

3. Ey her görünen şeyde gören sen görünen sen
Ben senle yine sendeki evsâf-ı mübînim
(Ey her görünen şeyde gören de görünen de kendisi olan! Ben seninle yine sendeki sıfatların âşikâr olmuş şekliyim.)

4. Nisbet de izâfet de irâdet de senindir
Esmâ-i şerîfinle celî sırda kemînim
(Ya Rabbi! Şeylerin birbirine yakınlığı da bir şeyin bir başka şeye bağlılığı da bir şeyi irâde /arzû/ edip yapmak da senin tasarrufundadır. Ben, şerefli isimlerinle âşikâr olan sırda küçücük bir varlığım.)

5. Eşkâl ü suver harf u kelâm savt u tabîat
Hep cümlesi sen, ben ne mekânım ne mekînim
(Şekiller ve sûretler, harfler ve sözler, ses ve neş’elerin hepsi sensin. Ben ne bir mekân ne de bu mekânda oturan kişiyim. /Mekân da mekîn de sensin./)

6. Ey evveli yok âhiri yok bâtın u zâhir
Bî-rûh u beden mü‘tesîm-i habl-i metînim
(Ey öncesi ve sonrası olmayan, ey gizli ve açık olan, /bendeniz/ bedensiz ve rûhsuz senin sağlam ipine /yani Kur’ân’a ve onun zâtî hakîkatine/ yapışmışım.)

7. Mâdem ki bu varlıkda ne var cümlesi sensin
Yok kimsede tâkat diye ne cin ü ne ‘înim
(Bu varlıkta mâdem ki ne varsa hepsi sensin, öyleyse ne cin ne de insân kimsede ‘benim kudretim var!’ diyecek tâkat yoktur.)

8. Esmâ vü sıfâtın durur esrâr-ı avâlim
Ben unsura geldimse de ne âb u ne tînim
(Yâ Rabbi! Âlemlerin sırları isimlerin ve sıfatlarındır. /Ey hakîkat yolcusu!/ Ben bu unsurlar âlemine geldimse de su ve çamurdan ibâret değilim.)

9. Ey varlığına varlığı işhâd eden Allah
Sensin bana ben, ben dediğim anda mühînim
(Ey varlığı /çokluğu/ varlığına delîl gösteren Allah! Bana ben olan sensin, ben dediğim anda kendime ihanet etmişim demektir.)

10. Sensin beni ihyâ edip adım diyen insân
Ben benliğe düşdükçe ne ânım ne de înim
(Ya Rabbi! Bana can verip adımı insân koyan sensin. Ben benliğe düşdükçe /bendeniz/ ne şu, ne de buyum!)

11. Sensin duyuran kullara noksânı Kemâlî
Ben abd-i âbidim ebedî ser-bezeminim
(Ya Rabbi! Kullara eksikliklerini yahut kemâlini /olgunluklarını/ duyuran sensin. Ben kulların kuluyum; ebedî başı yere eğilmiş /yokluk ehli/ olan biriyim.)

49
1. Ben neyim bir pîr elinde nâye benzer âletim
Bî-tasarruf bî-dilem âh u figândır âdetim
(Ben neye benziyorum biliyor musun? Pîr elinde nâya / kâmışa/ benzeyen bir âletim. Ne gönül bana ait, ne de bir gücüm var! /Her şeyim pîrin tasarrufunda/ benim âdetim âh u figân etmektir.)

2. Âyet-i “inni enallâh”dan haber sorsan eğer
Aç gözün ibretle bak mefhûm-ı ayn-ı âyetim
(Ey kardeş, eğer “İnnî enallah/ Ben Allah’ım” âyetinden haber soruyorsan, gözünü aç, ibretle bak; / ben/ bu âyetin hakîkatinin manâsıyım.)

Âyette şöyle buyruluyor:
“Fe lemmâ etâhâ nûdiye min şâtıı’l-vâdil-eymeni fî’l-buk’ati’l-mubâraketi mine’ş-şecerati en yâ Mûsâ innî ena’llâhu rabbu’l-âlemîn. /Oraya gelince, kutlu yerdeki vâdinin sağ yanındaki ağaç cihetinden: ‘Ey Mûsâ! Şüphesiz ben, âlemlerin rabbi olan Allah’ım’ diye seslenildi. Kasâs/30.”
“İnni enallâh” âyetindeki manânın nüktesi Hz. insândır. Bir ağaçtan bu ses geliyorsa insân kimdir, bunu anlamak lazımdır.

3. Âdemin aslı türâb ise türâbın aslı ne
Yâ bu mevcûdun nedir ma‘nâsı gark-ı hayretim
(Âdem’in aslı toprak ise toprağın aslı nedir? Yaratılan varlıkların manâsı nedir, hayret içindeyim.)

4. Ben beni saldım firâk-ı nâre kıldım nûru nâr
Benliğimdir mâni‘-i tevhîd-i vahdaniyyetim
(Ben beni ayrılık ateşine saldım, nûrumu nâr ettim. Allah’ın birliğindeki hâlimi tevhîd etmeme /birlememe/ engel olan şey, benliğimdir.)

5. Çün salât-ı dâime niyyet edip el bağladım
Kâ‘be-i maksûda seddoldu bu cism ü sûretim
(Dâimî zikre ulaşmak için niyet edip el bağladım. Ammâ benliğim esâs gâyem olan Ka‘be’yi görmeme ve ulaşmama engel oldu.)

Ka‘beden gâye, kalb-i Muhammedî, yani gönlün beytullah olmasıdır. İnsânın gönlü hakîkî imâna erince beytullah olur. Bu da ancak bir kâmil mürşide bey’atla gerçekleşir. Gönül tıfl-ı manâya /gönül çocuğuna/ ulaşıp bülûğa erince beden zikr-i dâimîye girecektir. Niyet, abdest, salât vs. ibâdetlerin gayesi sûretin hakîkatine ulaşmaktır vesselâm.

6. Soyunup benlik libâsın giyeli takvâ donun
Her nefesde “nefy ü isbât”dır hakîkî tâatim
(Benlik elbisesini soyunup takvâ elbisesini giydiğimden beri, gerçek ibâdetim her nefeste lâ /yok/ ve illâ /var/ demektir.)

Kelime-i tevhîdin esası nefy ü isbâttır yani Lâ ve İllâ’dır. İnsânın perdesi benliğidir. Benlik Lâ ile gider, hakîkî ben / varlık/ olan Cenâb-ı Hak ise İllâ’da zuhûr eder. Zikr-i dâimî denilen her nefeste bu hâli yaşayıp durmak, her an Hak’ta olmaktır. İsbât yani Hakk’ın zuhûru nefy etmeden, izâfî benliği kaldırmadan anlaşılmaz yani “Lâ” demeden İllâ’ya varılmaz. Aslında yokluk ile varlık aynı şeydir ne var ki yokluğa ermeden varlığa ulaşılmaz. Zâkir benliğini ortadan kaldırınca geriye kalan “O”dur.

7. Sırr-ı “mâ-evhâ”yı bilmek abd-i mahz olmaktadır
Abd-i mahz olmak bu yolda terk-i cândır niyyetim
(“Mâ evhâ” yani Hakk’ın kuluna vahyettiği sırrı bilmek tam bir kul olmakla mümkündür. Ey Kemâlî! Niyetim tam bir kul olup bu yolda cân vererek vahiyle bildirilen sırra / Hak sırrına/ ulaşmaktır.)

Mahz sırf, sâde; abd ise, kul (bir şeyin kabı v.s.) demektir. Abd-i mahz ise mazhar-ı tâm olan, makâm-ı sâfiyyedeki âdem-i manâ, kâmil insân demektir.
“Mâ evhâ ilâ abdihi mâ evhâ./Böylece Allah kuluna vahyedeceğini vahyetdi. Necm/ 10.”

8. Çeşm-i unsurla bakıp mahsûl-i unsur görme kim
Zâhiri unsurdanım bâtında kenz-i hikmetim
(Beden gözüyle bakıp da bu varlığı dört unsurun mahsûlü bir şey olarak görme. Zira zâhiren dört unsurun eseriyim ancak bâtınen hikmet dolu bir hazîneyim.)

9. Vahy-i Hak’dır sözlerim benden Kemâlî görme kim
Ne hayâtım var ne varım ne tenim ne kudretim
(Ey Kemâlî! Benim sözlerim Hakk’ın vahyidir. Kemâli /tamlığı ve mükemmelliği/ nefsimden görme zira benim ne bir hayâtım, ne cismim, ne bedenim ne de gücüm var.)

50
1. Mecnûn gibi Leylâ’lara baktım seni gördüm
Düştüm çöle sahrâlara baktım seni gördüm
(Mecnûn gibi Leylâlar’a baktım seni gördüm. Çöle düştüm, sahralara baktım, seni gördüm.)

2. Derdinle bu sînemde açıldı nice dâğlar
Pestîlere bâlâlara baktım seni gördüm
(Aşk /sana kavuşma/ derdiyle göğsümde nice yaralar açıldı, alçaklara, yükseklere, yerlere ve göklere baktım, seni gördüm.)

3. Gülzâr-ı mahabbetde gezerken dil-i şeydâ
Saf saf dil-i şeydâlara baktım seni gördüm
(Çılgın bülbül, muhabbet bahçesinde gezerken saf saf /sıraya girmiş bütün/ çılgın bülbüllerde seni gördüm.)

Saf saf yani bahçede ötüşen bütün bülbüller cem idrâkine çalışan dervîşândır. Hepsinin bir tek derdi vardır: Hakk’ı anlamak!

4. Gözyaşı murâdımdı Fırat oldu olup Şat
Girdim ulu deryâlara baktım seni gördüm
(Murâdım gözyaşı dökmekti /âşık olmaktı/. Gözyaşım Fırat nehri gibi büyüyüp çağladı. Âdeta Dicle ile birleşip Şattü’l-Arab oldu. Bu büyük çağlayan /gözyaşlarım/ ulu deryâlara karıştı. O deryâlara baktım seni gördüm.)

5. Sensiz ne zaman var ne mekân var ne de imkân
İmlâlara efzâlara baktım seni gördüm
(Sensiz ne zaman, ne mekân ne de imkân /olmakta olanlar/ var! Varlık âlemindeki görünenlere /dolulara/ yahut boşluklara baktım seni gördüm.)

6. Bakdıkça hayâlinle şu eşyâda serâser
Esrâr u muammâlara baktım seni gördüm
(Senin hayâlini /cemâlini/ düşünerek sırlı ve bilmece gibi karmaşık olaylara baktıkça şu eşyâda /çoklukta/ baştan başa seni gördüm.)

Eşyâya mürşidin hayâliyle bakmak, râbıtalı bakmaktır. Eşyâ hakîkat yüzünü önce insân-ı kâmilden sonra Resûlullah yüzünden gösterir. Fânîfillah ise, kendi yüzünden görür vesselâm.

7. Ben benliğimi sende yitirdim seni buldum
Sen kıldığın imhâlara baktım seni gördüm
(Ben benliğimi /nefsimi/ senin varlığında yitirdim, seni buldum; senin /nefsimde/ yok ettiğin şeylere baktım, seni gördüm.)

8. Mir‘ât-ı mahabbetde ayân oldu cemâlin
Mahbûb-ı dilârâlara baktım seni gördüm
(Cemâlin muhabbet aynasında apaçık göründü, gönül süsleyen güzellere baktım, seni gördüm.)

9. Bu bezm-i dilârâda ne kim var ise bir bir
Ednâlara âlâlara bakdım seni gördüm
(Bu gönül süsleyen güzellerin meclisinde kim var ise hepsine bir bir baktım; düşkünlere veya ululara baktım, seni gördüm.)

10. Sensiz ne ilim var ne eser var ne Kemâlî
Peydâlara ihfâlara bakdım seni gördüm
(Sensiz ne bilgi, ne eser, ne de Kemâlî var. Her şeyin varlığının sebebi sensin. Açıkta olanlara, gizli kalanlara baktım seni gördüm.)

51
1. Bir sabâh uyandım hüzn ile mâtem
Kaplamış gönlümü kararmış âlem
Belâlar enîsim yerim derd ü gam
Başımda alevli bir duman gördüm
(Bir sabâh uyandığımda gönlümü hüzün ve matem kaplamış, âlem kararmış, belâlar yoldaşım, yerim de dert ve gam ülkesi olmuş. Başımda alevli bir duman gördüm.)

2. Sevdâlı bir çöle uğradı yolum
Ne önüm görünür ne sağ ne solum
Zâten kırılmışdı kanadım kolum
Gönlümde yaralı bir ceylân gördüm
(Yolum, sevdâlı bir çöle uğradı, ne sağımı ne solumu ne önümü göremez oldum, zâten kolum kanadım kırılmıştı, gönlümde yaralı bir ceylân gördüm.)

3. Sahrâ-yı cünûndan geldi bir nidâ
Varım yağmâ etdi o nazlı sadâ
Cân tenle ben cânla etdik elvedâ
Cân u ten yerinde bir cânân gördüm
(Delilik çölünden bir ses geldi. Bu nâzlı ses varlığımı yağma etti, cân tenle, ben cânla vedâlaştım, cân ve tenin yerinde bir cânân gördüm.)

4. Hislerim dağıldı açıldı hayâl
Ne mâtemim kaldı ne gam ne melâl
Gönlümün güzeli emretdi filhâl
Kâinât yazılmış bir fermân gördüm
(Hislerim dağıldı, hayâl açıldı; mÂtemim, gamım ve hüznüm kalmadı, gönlümün güzeli hâl /diliyle/ ile emretti, kâinâtı yazılmış bir buyruk gördüm.)

5. O fermân içinde binlerce esrâr
Serâdan süreyyâ az çok ne kim var
Dolanıp dolaşan eyleyen tekrâr
Okuyan dinleyen bir insân gördüm
(O İlâhî buyruk içinde yerden göğe kadar dolanıp dolaşan ve tekrâr eden her ne varsa /bütün bu mevcûdâttaki/ binlerce sırrı okuyan ve dinleyen bir insân gördüm.)

Varlığı yazan da okuyan da âdem-i manâ /Hz. İnsân/dır. Cenâb-ı Hak mevcûdu Hz. İnsân’ın nefesiyle şekillenir. Oluş Hz. İnsân’ın manâsından yine insânın kemâlinedir. Sefer biricik varlığın kendinden kendinedir.

6. O insâna dedim ey pîr-i kâmil
Neden insân oğlu zâlim ü câhil
Dedi sen kendini anla ey gâfil
Anlayan anlatan bir sultân gördüm
(O insâna dedim ki: Ey kâmil pîr, insânoğlu neden zâlim ve câhildir?
O pîr bu soruya şöyle cevap verdi:
Ey gâfil insân, sen önce kendini anla!
Ben kendini anlayan ve anlatan bir sultân gördüm.)

7. Gördüm ki o sultân neş‘eye gelmiş
Bir yüzden bin bir yüz ayâna salmış
Hep yüzde kalanlar zanlara dalmış
Zâlim ü câhili pek nâdân gördüm
(Gördüm ki o sultân kendini göstermeye /zuhûrun zevkine/ gelmiş. Bir yüzden bin bir yüzünü apaçık göstermiş /kendi varlığından binlerce varlık yaratmış/. Varlığın içinden değil de yüzünden bakanlar hep yanlış düşüncelere dalmışlar. Böyle birçok kendisine zulmeden ve aslına câhil olan insân gördüm.)

8. Bildim ki insânmış bir sırr-ı athar
Sırrında okudum Allâh-u Ekber
Harf u savtdan ârî eyledim ezber
Bütün âlemleri bir Kur‘ân gördüm
(Bildim ki en temiz sır insân imiş. Ben bu tertemiz sırrı okudum ve hayretimi gizleyemeyip Allahu ekber /Allah’ım ne büyüksün!/ dedim. İnsânın sırrını harften ve sesten arınmış, hiçbir kalıba girmeyen, hiçbir söze sığmayan bir hakîkat olarak ezberime aldım. Dönüp bakınca bütün âlemleri okunması gereken bir Kur‘ân /zâtullah/ gördüm.)

9. Sûre-i Kur‘ân’ı eyleyen tefsîr
Ma‘nâ-yı insânı etmedi tağyîr
Sûret-i insânda görülen tasvîr
Bismillâh Er-Rahîm Er-Rahmân gördüm
(Kur’ân sûrelerini yorumlayanlar insânın manâsının Kur’ân’ın manâsıyla aynı olduğunu /farklı olmadığını/ gördüler. /Ben de bu hakîkat ehli gibi/ insânın sûretinde tasvîr edilen şeklin Bismillah, er-Rahmân ve er-Rahîm olduğunu gördüm.)

İnsân sûreti, besmelenin baştan aşağıya tasvîridir. Besmelenin Bismillah bölümü insânın baş, er-Rahmân bölümü gövde, er-Rahîm bölümü de ayak kısmını tasvîr eder. Mazhar-ı tâmm, insân-ı kâmildir. Kur’ân insânı tasvîr ettiği gibi insân da Kur’ân’ı tefsîr eder. Bu sebeple kendini okuyamayan kişi bütün tefsîrleri hatm etse hakîkate erişemez.

10. Bir isimden çıkar binlerce esmâ
Envâr-ı melâhat ism-i Mustafâ
Âlemler yüzünden oldu hüveydâ
Ben anı hem zamân hem mekân gördüm
(Binlerce isim, bir isimden ortaya çıkar. Bu bir isim, güzelliklerin nûru olan Mustafâ’dır. Âlemler onun yüzünden yaratıldı. Ben onun nûrunu hem zaman ve hem mekânda gördüm.)

11. Bir ismi Ahmed’dir biri Muhammed
Kalkınca mim kalır Allâhu-Ahad
“Makâm-ı Mahmûd”dur ezelden ebed
Anı giden gelen hem duran gördüm
(Onun isimlerinden biri Ahmed, biri Muhammed’dir. Ahmed isminden mimi /varlığı/ kaldırınca geriye Allah’ın ahad ismi kalır. Onun varlığı ezelden ebede kadar makâm-ı Mahmûd’dur. Makâm-ı Mahmûd sâhibini gelen, giden ve duranda /mevcûdâtta dâimî olduğunu gördüm. /)

12. Hep ana uyanlar buldular necât
Ölümden kurtulup aldılar hayât
Aşkının yolunda eyleyen sebât
Bir elinde yüz bin Süleymân gördüm
(Hz. Muhammed’e /Mahmûd’a/ uyanlar kurtuluş yolunu buldular, ölümden kurtulup ebedi hayâta kavuştular. Onun aşkının yolunda sebât edenlerin bir elinde yüz bin Süleymân /manevî tasarruf/ gördüm.)

13. Kemâlî insânmış mazhar-ı Rahmân
Ondan gâfil kalan kaldılar hayvân
Sendendir her bir derd sendedir dermân
Derdsiz insânları bî-dermân gördüm
(Kemâlî! Rahmân’ın mazharı dedikleri insân imiş. Bunu anlamayanlar hayvân olarak kaldılar. Her bir dert de dermân da senden yani kendindendir. Ben dertsiz insânları çaresiz gördüm.)

52
1. Yerler kâğıd olsa ağaçlar kalem
Derdim birer birer yazsam ağlasam
Keder sehbâ olsa mürekkeb elem
Gamım satır satır düzsem ağlasam
(Yerler kâğıt, ağaç kalem olsa derdimi birer birer yazsam ağlasam. Keder sehpa /yazı masası/, elem de mürekkep olsa gamımı satır satır anlatıp ağlasam.)

Erenlerin derdi manevî, gamı ise maddîdir. Kemâlî Hazretleri’nin hayâtı bir yandan aşk ve irfân arayışı, bir yandan da maişet temini için çektiği sıkıntılarla geçmiştir. Yerlerin kâğıt, ağaçların kalem, elemin mürekkep olması maddî manevî ıztırâbının çokluğundan kinâyedir. Fakat Hak erenler dünyâ gamı için şikâyet etmez belki hikâyet eder. Bu nutk-ı şerif de şikâyet değil hikâyetten ibârettir.

2. Âlemin n’olduğun eylesem i’lân
Ni‘meti mihnetdir her şeyi yalan
Bu yerde her şeyi eylesem kurbân
Hançer-i nefretle yüzsem ağlasam
(/Bu kalemle/ dünyânın ne olduğunu; nimetlerinin sıkıntı, her şeyinin yalan olduğunu açıklasam. Burada /dünyevî olan/ her şeyimi kurbân /terk/ etsem; nefret hançeriyle yüzsem /kurtulsam/ ağlasam.)

3. Büyüğe hürmet yok küçüğe şefkat
İlm ehli hordur câhile rağbet
Hıyânet kök saldı öldü sadâkat
Artık bu mihnetden bezsem ağlasam
(Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat kalmadı, ilim ehli hor görülür oldu, câhillere rağbet çoğaldı, sadâkat öldü, herkesin gözünü hıyânet /vefâsızlık/ bürüdü, artık bu eziyetlerden bezsem ağlasam.)

4. Kimi gâib etmiş arar eşini
Kiminin bırakmaz keder peşini
Kiminin zehr etmiş tatlı aşını
Bu nasıl sihirdir sezsem ağlasam
(Kimi eşini kaybetmiş onu arar, kiminin keder peşini bırakmaz, kiminin tatlı aşını zehretmiş. Hâsılı bu nasıl bir büyüdür sezsem ağlasam.)

5. İnsânın her şeyi yokluk elinde
Vefâsı yok çiçeğinde gülünde
Doğan güneşinde esen yelinde
Gizli bağlarını çözsem ağlasam
(İnsânın her şeyi yokluk elindedir. Bu dünyanın çiçeğinde, gülünde, doğan güneşinde yahut esen yelinde vefâ yoktur /burada hiçbir şey kalıcı değildir/. Bu yokluk ve vefâsızlığın gizli sebeplerini çözsem ağlasam.)

6. Herkes bir mihnete olmuş giriftâr
Devâm eylemedi ne yâr ne ağyâr
Şîşe-i âlemde bari her ne var
Bir bâde olsa da süzsem ağlasam
(Herkes bir sıkıntıya düşmüş, ne dost ne de düşman, bu âlemde yaratılan her ne varsa hiç biri bâkî değildir. Âlem şîşesinde her ne var ise onların tamamını bir kadehin içine şarap gibi damıtıp da süzsem ağlasam.)

7 Kaçan da Allah der koğan da Allah
Hiçbiri olmadı bu sırdan âgâh
Âlem bir deryâdır hasbeten-lillâh
Rızâ gemisi ile yüzsem ağlasam
(Bu âlemde kaçan da kovan da “Allah!” der. Ne kaçan ne de kovalayanın hiçbiri bu sırdan haberdâr olmadı. /Şunu iyi anladım ki eşyâ Allah’ın rızâsını kazanmak için yaratılmış bir deryâdır. Bu deryâda rızâ gemisiyle yüzsem ağlasam.)

8. Bu korkunç deryânın yoktur kenârı
Herkesi gark eder sıklet-i vârı
Hiçbir gül var mıdır dikenden ârî
Arasam bu bağı gezsem ağlasam
(Bu /içine girenlerin kolayca çıkamayacağı, herkesin yüzmeyi beceremeyeceği/ korkunç denizin kıyısı yoktur. Herkes, varlığının /benliğinin/ ağırlığıyla bu denizde boğulup gider. Hiçbir gül dikenden soyutlanmış değildir. Bu dünya bağında dikensiz bir gül bulmak için gezsem ağlasam!)

9. Kazâya râzı ol eyleme inâd
Bu mihnet-hânede alınmaz murâd
Bak noldu İskender hani Keykubâd’a
Bunların nâmını bozsam ağlasam
(Kazâya râzî ol, onu değiştirmek için inâd eyleme. Bu sıkıntı evinde /dünyâda/ murâd alınmaz. Hani bak İskender, Keykubâd gibi saltanat sahiplerine ne oldu? Hiçbirinin adı sanı kalmadı. Bunların nâmını bozsam ağlasam.)

İskender, M.Ö. 336-323 yılları arasında hüküm süren Makedonyalı meşhur bir kraldır. Tarihte Büyük İskender adıyla tanınmıştır. Asya ve Hindistan’ın fethi için büyük bir ordu kurdu, imparatorluğunu güçlendirmek için çok kan döktü. İçkili bir eğlence neticesinde 32 yaşında öldü.
Alâeddîn Keykubâd, 1237 senesinde vefat eden Büyük Selçuklu hükümdarıdır. 18 senelik hükümrânlığı boyunca Selçukluyu idârî ve askeri bakımdan yükselten, yaptırdığı mimâri eserleriyle ölümsüzleşen bir kişidir.

10. Elinde var ise toplanır yârân
Seni medhederler yedikleri ân
Arkana bakmadan olurlar düşman
Bunların kökünü kazsam ağlasam
(Elinde varsa ve yedirirsen, dostlar başına toplanır. Yedikleri an seni de bir güzel medhederler. Yiyemezlerse, sen daha arkana bakmadan düşman olurlar. Bu riyâkârların kökünü kazsam ağlasam.)

11. Evlâdda vefâ yok babada şefkat
Kadın kocasına etmez itâat
Eski günâhlar hep yeni ibâdet
Bunların başını ezsem ağlasam
(Evlâtta vefâ, babada şefkat yok, kadın kocasına itâat etmez. Ne yazık ki câhiliye dönemi günâhları bu çağda hep ibâdet kabûl edilir oldu. Bunların başını ezsem ağlasam.)

12. Târihe karışdı eski diyânet
Kapladı cihânı fuhş u rezâlet
Harita-i âlem bozuldu elbet
Yeni bir harita çizsem ağlasam
(Eski dinî uygulamalar tarihe karıştı. Dünyayı fuhuş ve rezîllik kapladı. Elbette âlemin haritası /düzeni/ bozuldu. Yeni bir harita çizsem ağlasam.)

13. Gâlibâ târîhe dönüyor insân
Nisyâna atıldı Hazret-i Kur‘ân
Azîzler mihnetde râhatda nâdân
Bir sarhoş olup da sızsam ağlasam
(İnsânlık galibâ tarihe dönüyor, Hazret-i Kur’ân unutuldu. Azîzler /kâmil mürşidler/ sıkıntıda, câhiller râhat içinde. /Bunları görmemek, idrâk etmemek için/ bir sarhoş olup da sızsam ağlasam.)

14. Demek ki dünyâda olmazmış râhat
Mihneti râhatmış râhatı mihnet
Terk etmeden başka yoktur selâmet
Her şeyden elimi üzsem ağlasam
(Demek ki dünyada râhat olmazmış. Dünyanın sıkıntısı râhatmış, râhatı ise sıkıntı. Bu dünyayı terk etmekten başka kurtuluş yolu yoktur. Her şeyden elimi çeksem ağlasam.)

15. Kâmiller çekildi hep bir kenâra
Karga bülbül oldu şimdi gülzâra
Şâirler Kemâlî kaldı âvâre
Bunların ağzını büzsem ağlasam
(Kemâlî, kâmillerin hepsi bir kenâra çekildi, şimdi gül bahçesine kargalar bülbül oldu. Şâirlerin her biri sahipsiz, başıboş kaldı. Bülbül geçinen kargaların ağzını büzsem ağlasam.)

53
Dr. Fehmi Çobanoğlu’na

1. Gönülde sen varken seni özledim
Esen rûzgârlardan haber gözledim
Yârelendim değil bir yâre oldum
Kendi elemimle kendim sızladım
(Ey dost! Gönlümde sen varken /yine de/ seni özledim; esen rüzgârlardan haber gözledim. Değil yaralanmak yaranın kendisi oldum. Kendi derdim ile kendim sızladım /kendi kederime üzülüp ağladım./)

2. Ümmîd-i visâle gönül bağladım
Derdinle gülmedim her ân ağladım
Eridim su oldum akdım çağladım
Bu yıl o zevk ile yazı yazladım
(Kavuşma ümidine gönül bağladım. Senin derdinle gülmedim, her ân ağladım, eridim su oldum coşup aktım. Bu yıl o zevk ile yazı geçirdim.)

3. Gözümün yaşından koptu bir tûfân
El güldü oynadı ben etdim efgân
Âhım yeli oldu bir bâd-ı hazân
Kurudum sarardım soldum güzledim
(Gözümün yaşından bir tufan koptu, el gülüp oynadı, ben feryât ettim. Âhım /sert esen/ bir sonbahar rüzgârı oldu. Bu rüzgâr beni kuruttu, sararttı, soldurup gönlümü güze döndürdü.)

4. Aradığım şeyde seni ararım
Güneşten semâdan seni sorarım
Hayâlde rüyâda seni yorarım
Her gördüğüm izde izin izledim
(Aradığım şeyde seni ararım, güneşten, semâdan seni sorarım, hayâlde rüyâda seni yorarım /tâbir ederim/. Her gördüğüm izde senin izini tâkip ettim.)

5. Hâtıra geldikçe o tatlı günler
İnlerim hasretle dağ u taş inler
İçimden çıkan derd derdimi dinler
Kavruldum kül oldum arzı tozladım
(O tatlı günler hâtırıma geldikçe hasretle inlerim, dağ ve taş benimle inler. İçimden çıkan dert, derdimi dinler. /Ben bu dertle/ kavruldum, kül oldum yeryüzünü toza buladım.)

6. Hasretle gezerim bir deli gibi
Sensiz bî-rûh kaldım bir ölü gibi
Soğudum soğutdum şark yeli gibi
Karladım diyâr-ı şarkı buzladım
(Bir deli gibi hasretle gezerim, sen olmayınca bir ölü gibi rûhsuz kaldım. Şark yeli gibi estim, soğudum ve soğuttum, bütün şarkı karlayıp buzladım.)

7. “Elestü” bezminde gördük sevişdik
Şu âleme geldik bildik tanışdık
Kûy-ı mahabbetde yâre kavuşduk
Neş‘e-i insânda seni yüzledim
(Biz birbirimizi Elest meclisinde gördük, sevdik, seviştik. Şu müşâhede âlemine geldik, burada bildik, tanıştık; muhabbet köşesinde yâre kavuştuk. Ben insânın /varoluşunda/ neş’esinde seni gördüm.)

“Elestu bi-rabbikum. /Ben sizin Rabbiniz değil miyim? A‘râf/ 172-173.”

8. Yolunda terk etdim mâl ü menâli
Seninle derk etdim fehm-i meâli
Aşkınla kesbettim fazlı Kemâlî
Rûh-ı mehabbetin cânda gizledim
(Bütün mâlımı ve mülkümü yolunda terk ettim, Kur’ân’ı /evveli/ anlamak senin sohbetlerinle mümkün oldu. Kemâlî senin sevginle fazilet ve olgunluk sâhibi oldu. Muhabbetin rûhunu cânda gizledim.)

54
1. Bir zamân bir köyün fakîri idim
Kör idim herkesin hakîri idim
İnsânlar içinde yoktu kıymetim
Sanki insânlığın abîri idim
(Bir zaman bir köyün /Güllüköy’ün/ fakîri idim. Kör idim, herkesin hor gördüğü birisi idim. İnsânlar içinde kıymetim yoktu ve sanki onların arasında sıradan bir yolcu idim.)

Kemâli Baba “Bir köyün fakîri idim, kör idim.” derken âlem-i amâya da işâret eder.

2. Bana rahm etmişdi müşfik bir mâder
Onu ta‘kîb etdi hazret-i peder
Devr-i sebâvetim geçdi berâber
Onlar öldü sanki ben diri idim
(Bana şefkatli bir anne rahmetiyle kol kanat olmuş, onu da babam hazretleri takip etmişti. Her ikisi de merhâmetiyle âmâ çocuklarına sahip çıkmışlardı. Çocukluk dönemim onların yanında geçti fakat her ikisi de öldü. Onlar öldü de ben diri mi kaldım? Adetâ onlarla beraber ben de öldüm /perîşân oldum/.)

3. Ne yârim kalmışdı ne de yoldaşım
Ne kudretim vardı ne de bir işim
Öksüz kalan birkaç bacı kardeşim
O zaman bunların kebîri idim
(Ne bir sevgilim ne de yoldaşım kalmıştı, işim gücüm de yoktu, öksüz kalan kardeşlerimin en büyüğü bendim.)

4. Zâten bu âleme düşdüm ağladım
Kendi ateşimle kendim dağladım
Görmeden bir yâre gönül bağladım
Sanki o perînin esîri idim.
(Zâten bu âleme düştüğümde ağladım, kendi âteşimle kendimi dağladım, görmeden bir yâre gönül bağladım, sanki o /görünmeyen/ güzelin esîri idim)

5. Dediler ilm öğren olursun râhat
İlim büyüdükçe büyüdü mihnet
Bir üstâdım vardı hırçın tabîat
Döğerdi, ben anın demiri idim
(“İlim öğren râhat edersin.” dediler. Bilgim arttıkça sıkıntılarım çoğaldı, hırçın tabîatlı bir üstâdım vardı, beni demir gibi /demir ile/ döverdi.)

6. Çocukluğumda bir pîr-i muhterem
Bana ders verirdi sanardım dedem
Meğer o aşk imiş görsem de bilmem
Ayrılmazdım anın nakîri idim
(Çocukluğumda yaşlı bir muhterem manâda gelir bana ders verirdi. Ben onu dedem sanırdım, görsem de tanımadığım o zât meğer aşk imiş. O benim aslım, gerçek yoldaşım gibiydi, ben onun yanından hiç ayrılmazdım.)

7. Anınla gezerken hep leyl ü nehâr
Bir bâdecik verdi ağladığım yâr
Gözümde kalmadı ne dâr ne diyâr
Leylâ vü Mecnûn’un nazîri idim
(Gece gündüz hep onunla gezdiğim sıralarda kendisi için ağlayıp gözyaşı döktüğüm sevgili bir bâde verdi. Onu içince, gözümde ne ev ne de dünya, hiçbir şey kalmadı. Adetâ Leylâ ve Mecnûn’un benzeri idim.)

8. Bir nûr tulû etti şems-i kazâdan
Mürüvvet yetişdi Alî Rızâ’dan
Kormadım dünyâda hiçbir cezâdan
Gençlikde uşşâkın bir pîri idim.
(Kazâ güneşinden /İlâhî takdîrin hakîkatinden/ bir nûr doğdu. Alî Rızâ’dan /=Yüce rızâ makâmından/ insânlık /yardım/ yetişti. Dünyada hiçbir cezâdan /yaptıklarımın karşılığından/ korkmadım. Gençlikte âşıkların bir pîri /rehberi/ idim.)

9. Kolağası değil kullar ağası
Mübârek kabrine nûrlar yağası
Gün himmeti üstümüze doğası
Lutf u kereminin dilsîri idim.
(Alî Rızâ Efendi, Kolağası değil /sanki/ kulların ağasıdır. Mübârek mezârına nûrlar yağası… Onun himmeti öyle âlîdir ki güneş gibi üzerimize doğsun. Ben onun lutuf ve cömertliğinin gönlü tok bir muhibbi idim.)

10. Ağyâra yâr oldu dil verdiğim yâr
Aşk vücûdumu etdi târumâr
Felek şimdi açdı başka bir bâzâr
Bâzâr-ı cünûnun emîri idim
(Gönül verdiğim sevgili, başkalarının yâri oldu. Aşk vücûdumu perîşân etti. Felek şimdi /benim gönlümde/ başka bir Pazar açtı. Ben artık delilik pazarının beyi idim.)

11. Gün geldi terk etdim dâr u diyârım
Dağlarda arardım dildeki yârım
Göklere dayandı âh ile zârım
Bu siklet-hânenin cerîri idim

(Gün geldi yerimi ve yurdumu terk ettim. Gönlümdeki sevgilimi dağlarda arardım. Âh ve inleyişim göklere dayandı. Bu sıkıntılarla dolu dünyânın maişet derdine düşmüş bir yolcusu idim.)

12. Erzurum güzeldir arzı soğukdur
Sükkânı zekîdir sâhibi yokdur
Orda ağniyânın kibri pek çokdur
Sığmadım o yârin kesîri idim
(Erzurum güzeldir, havası soğuktur, sâkinleri zekîdir fakat sahipsizdir /heder olup giderler./ Burada zenginler çok kibirlidir. Ne yazık ki burada o sevgiliye fazla geldim.)

13. Düşdüm gurbet ele âvâre giryân
Râhat bulamadım bir yerde bir ân
Belâkeşler idi refîkim hemân
Sipâh-ı mihnetim müşîri idim
(Başıboş ve ağlayarak gurbet ele düştüm, hiçbir yerde bir an bile râhat edemedim. Yoldaşlarım hep belâ çeken kişilerdi. Zahmet ve sıkıntı askerinin işâretçisi /öncüsü/ idim.)

14. Yalınız başıma çıkdım gurbete
İnsân katlanırmış türlü mihnete
Âhım alev oldu nâr-ı hasrete
Her yanan âteşin nefîri idim
(Yalnız başıma gurbete gittim, insân her türlü sıkıntıya katlanırmış, âhım hasret ateşine alev oldu, her yanan ateşe üflenen bir nefîr / boru/ idim.)

Nefîr boynuzdan veya kargıdan yapılan ateşi harlandırmak için kullanılan içi boş ince uzun boru demektir.

15. Kasaba kasaba gezdim aç susuz
Gündüz gece oldu gecem uykusuz
Derin dar ellerden geçtim korkusuz
Sanki derelerin nehîri idim
(Aç susuz kasaba kasaba dolaştım, geceleri uykusuz geçirdim, geceyle gündüz birbirine karıştı, korkusuzca derin ve dar beldelerden geçtim. Sanki derelerin /birleşip coşkunca aktığı/ nehri idim.)

16. Hıtta-ı Irakı köy-be-köy gezdim
Dağlara taşlara derdimi yazdım
Kerbelâ çölünde bağrımı ezdim
Yüklendim belâlar baîri idim
(Irak beldelerini köy köy gezdim, derdimi dağa taşa yazdım. Kerbelâ çölünde bağrımı ezdim. Adeta belâları yüklenen bir deve gibiydim.)

17. Necefde yüz tutdum Bâb-ı İzzete
Dedim ya Rab su serp nâr-ı hasrete
Ulaştım Hasan’la Hüseyin hazrete
Ehl-i beytin ulû tefsîri idim
(Necef’te /Hakk’ın/ yüce kapısına varıp duâ ettim. Dedim ki: “Ya Rabbi hasret ateşimi söndürüver! Oradan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e ulaştım. Bendeniz ehl-i beytin ulu tefsîri /yorumu/ idim. /Hayâtım onlarınki gibi mihnet içinde geçtiği için bendeniz ehl-i beyti yaşayarak hayâtım içinde yorumladım.)

18. Mübârek vatandı Trablusşâm
On bir ay orada eyledim ârâm
Müftî-i zamânla kaldım bir eyyâm
Uymuşdum insânlık harîri idim
(Trablusşam mübârek vatandı, on bir ay oralarda eğlendim. Zamanın Trablusşâm müftüsüyle biraz zaman geçirdim. Onlara benzemiştim. Hepsine sıcak davranıyor, kendimi sevdiriyordum.)
طرابلس الشام)
Trablusşam, Lübnan’ın ikinci büyük şehridir. Yavuz Sultân Selîm zamanında Osmanlı Türkler’inin idaresine giren şehir Birinci Dünya Harbinde Fransızlar tarafından işgal edildi. 1946 senesinde Lübnan’ın idâresine geri verildi.

19. Hatay’da dediler bana Âlevî
Haleb’e varınca oldum Mevlevî
Konya dergâhında aldım Mesnevî
Yıkılmış gönüller ta’mîri idim
(Hatay’da bana Alevî dediler, Haleb’e varınca Mevlevî oldum. Konya dergâhında Mesnevî /Mesnevî-hânlık icâzeti aldım/ okudum. Yıkılmış /dertli/ gönüllerin tâmircisi idim.)

20. İstanbul’da imiş nasîb-i ezel
Havası latîfdir halkı pek güzel
Orda cân alırlar cânâne bedel
Gördüğüm rüyânın ta’bîri idim
(Allah’ın takdîr ettiği ezel nasîbi /hakîkat sırrı/ İstanbul’da imiş. İstanbul’un havası latîf, insânları pek güzeldir. Orada cânâna bedel olarak cân alırlar. Gördüğüm rüyânın tabîri /yaşayarak yorumlayanı/ idim.)

21. Kazma kürek alıp taş mı sökmedim
Dolaplar çevirip ip mi bükmedim
Derin hendek kazıp bağ mı dikmedim
Bir zamân bâğçıvan ecîri idim
(İstanbul’a geldim. Kazma kürek alıp taş söktüm, dolaplar çevirip ip büktüm, derin hendek kazıp bağ da diktim. Bir zaman bağçıvan hizmetçisi idim.)

22. Bâyezîd’de Fâtih’de oldum vâiz
Ulemâ kavlimden oldular âciz
Habs ü nefy hakkımda görüldü câiz
Kendi ayağımın zencîri idim
(Bâyezîd ve Fâtih câmilerinde vâiz oldum. Âlimler konuşmalarımı anlamakta âciz kaldılar. Hakkımda hapis ve sürgünü uygun gördüler. Ben kendi ayağımın bağı oldum.)

23. Garîb idim tünden tüne atıldım
Köle gibi bir sâile satıldım
Bir tuz idim her yemeğe katıldım
Her âlemin başka zahîri idim
(Gariptim, o külhân senin bu külhân benim dolaşıp durdum. Köle gibi bir dilenciye satıldım. Sanki bir tuz idim de her yemeğe katıldım. Her âlemin başka başka bir malzemesi /erzâkı/ gibiydim.)

24. Mihnet tamâm oldu açıldı kürbet
Sultân-ı zamânı etdim ziyâret
İltifâtlar gördüm andan be-gâyet
O zamânlar a‘mâlar müdîri idim
(Sıkıntılardan kurtuldum, kederim sevince döndü. Zira zamanın sultânını ziyâret ettim, ondan pek çok iltifatlar gördüm. O zamânlar “Âmâlar Vakfı”nın müdürlüğünü yapıyordum.)

25. Eyüb civârında buldum selâmet
Orada parladı nûr-ı hidâyet
İmâm-ı zamâne etdim inâbet
O ulu dergâhın hasîri idim
(Eyüp civarında kurtuluş buldum, hidâyetin nûru orada parladı. Zamânın imâmına burada bağlandım. O ulu dergâhın hasîrı idim.)

26. Her yerde benimle aşk idi hemrâh
Ben bilmediğimden eylerdi agâh
Bana gösterirdi her şeyi Allah
Kör değil her şeyin basîri idim
(Aşk benimle her yerde yoldaş idi, bilmediğim şeyleri bana bildirirdi, Allah bana her şeyi gösterirdi; kör değildim her şeyi gönül gözüyle görürdüm.)

27. Orada verildi cümle mevâhib
Orada kesildi her bir metâlib
Orda tamâm oldu menzil merâtib
Ya‘kûb-ı zamânın beşîri idim
(Bütün ilâhî bilgiler Eyüp’te Belhî (k.s.) tarafından verildi. Her türlü arzûlar orada kesildi. Manevî mesafeler ve mertebeler orada tamamlandı. Zamanın Yakûb’unun müjdecisi idim.)

28. İkmâl-ı ulûma açıldı fırsat
Zâhir ü bâtından verildi ruhsat
Okudum okutdum verdim icâzet
Ben ehl-i beldenin şehîri idim
(İlimleri tamamlamak için fırsat doğdu, Zâhir ve bâtın ilimlerinin tahsîli için izin çıktı. Okudum ve okuttum icâzet verdim. Ben /artık/ belde halkı tarafından tanınmaya başlamıştım.)

29. Erzurum’a etdim emren seyâhat
On bir ay kalmakdı orada müddet
Alan nasîbince aldı bir kısmet
Ben imâm-ı dehrin sefîri idim
(Belhî Hazretleri’nin emriyle Erzurum’a seyâhat ettim. On bir ay kalacaktım. Orada herkes anlattıklarımızdan kendince nasîbini aldı. Ben zamânın imâmının elçisi idim.)

30. Evlenmiş, evlâdım altı olmuşdu
İkisini alıp dördün vermişdi
Kader bize bir yuvacık kurmuşdu
Ehl ü ıyâlimin nasîri idim
(Evlenmiştim, altı çocuğum olmuştu. Felek bunlardan ikisini benden aldı, dördünü verdi. Kader bize küçük bir yuva kurmuştu. Eşimin ve çocuklarımın yardımcısı idim)

31. On sekiz yıl etdim ol pîre hizmet
Âh, hizmetden büyük var mıdır devlet
Her bir ahvâlime habîrdi Hazret
Ben de her hâlinin habîri idim
(On sekiz yıl o pîre /Abdülkâdir-i Belhî’ye/ hizmet ettim. Âh, hizmet etmekten büyük saâdet var mıdır? Mürşidim her hâlimi bilirdi, ben de onun her hâlinden haberdâr idim.)

32. Bilmem ne gösterir takdîr-i ezel
Ömrüm tamâm olup gelirse ecel
Seng-i mezârıma yazdım bir gazel
Erbâb-ı safânın zamîri idim
(Ezelde yazılan kader ne gösterir bilemem, ömrüm bitip ecel gelirse mezâr taşıma bir gazel yazdım. Huzur ehlinin /dervîşânın/ vicdânı /gizli sırlarının vâkıfı/ idim.)

33. Ey zâir eylerken kabrim ziyâret
Bana rahmet oku bulasın rahmet
Bak hâlime acı eyle mürüvvet
Ben de insânlığın hemşîri idim
(Ey ziyâretçi! Kabrimi ziyâret ederken bana rahmet oku ki rahmet bulasın, hâlime acı bana merhâmet et, ben de insânlığın kardeşi idim.)

34. Ben de bu cihânda gezdim yoruldum
Gâhi memnûn oldum gâhi darıldım
Meyyit olup bir kefene sarıldım
Ben zâhir vatanın hacîri idim
(Ben de bu dünyada gezdim yoruldum. Bazen memnûn oldum bazen de üzüldüm. Daha ölmeden öldüm bir kefene sarıldım. Bu zâhir vatanın /dünyanın/ göçmeni gibiydim.)

35. Cismim rûha döndü elhamdülillah
Her şey fenâ bulur bâkîdir Allah
Hak’dır Muhammed’dir hem Resûlûllah
Ben Âl-i Âbâ’nın Kıtmîr’i idim
(Allah’a hamd olsun ki cismim rûha ulaştı. Her şey yok olur, Allâh ise bâkîdir. Hz. Muhammed, Hak’tır ve Allah’ın rasûludür. Ben ehl-i beytin bir kıtmîri idim.)

Sülûk cismin rûha, nefsin sırra ulaştırılması demektir. Bu manâ yolculuğunu yapabilmek için Muhammedî bir mürşid-i kâmilin rehberliğine ihtiyâç vardır. Âl-i Abâ Muhammedî vârislerin yakîn sırrını paylaştığı kişilerdir. Tıpkı mağara ashâbı gibi Kıtmîr sadakatiyle Âl-ı Abâ’ya dahildir. Ehlullah nefsini sadâkatten kinâye Kıtmîr’e benzetmektedir.

55

1. Mâcerâlar mâcerâsı bir muammâdır ölüm
Sâik-i nâr-ı cahîm ya dâr-ı me’vâdır ölüm
(Ölüm, yaşadığımız en gizemli bilmecelerden biridir. /Öyle bir bilmece ki/ İnsânı ya cehennem ateşine yahut /takvâ sahiplerinin gideceği/ Me’vâ cennetine sevk eden bir gerçektir.)

“Kalp gördüğünü yalanlamadı. O’nun gördükleri hakkında onunla tartışıyor musunuz? Andolsun ki Cebrâil’i bir başka inişte de görmüştü. Son sınır ağacı, Sidretü’l-müntehâ yanında. O ağacın yanında Me’vâ cenneti vardır. Sidre’yi neler kaplamıştı neler! Ne gözü kaydı ne de belirlenen sınırı aştı. Andolsun ki Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü. Necm/ 11-18.”

2. Ten cehennemdir eğer rûh onda kaldıysa esîr
Her taraf eyler hücûm insânı ifnâdır ölüm
(Eğer ruh tende kalıp onun esiri olduysa, ten cehennemdir. /Bu durumda/ ölüm her taraftan insânı yok etmek /yutmak, kendisine dönüştürmek/ için hücum eder.)

Resûlullah (a.s.) insânın amellerine göre kabrinin cennette veya cehennemde yaşadığını veya yaşayacağını beyân ederken şöyle der:
“Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur.”
Hadîste zikri geçen kabir, rûhun kabri olan bedenimizdir. Bu beden ölünce de yok olmayacak biriktirdiği nesneye gıdâ olacaktır. Nitekim Kemâlî nutkunun devâmında buna işâret etmektedir. Burada Hakk’ı idrâk eden benlikler için ten rûh olmuş, aslına vuslat etmiştir. Onlar için bu kabir hayâtı söz konusu değildir vesselâm.

3. Her ne ekdinse onu biçersin ol olur mutlak gıdâ
Hem gıdâ ile yaşarsın şekl-i rüyâdır ölüm
(Burada ne ektinse ölüm anında da onu biçersin, sana mutlak gıdâ o olur / yaptıklarını yersin!/ Sonra hem o gıdâ /kazandığın benlik/ ile yaşarsın. Ölüm rüyâ şeklidir /misâl âlemindeki bir görüntüdür./)

Her insanın kazancı “sekerât-ı mevt” denilen ölüm anında temessül eder yani misâle bürünür. İşte insanı temessül eden o metafizik beden götürür. Velâkin iş işten çoktan geçmiştir.

4. Ölmeden evvel ölen ten rûh olur rûh nûr olur
Nûr u tenden bahsedersen nâr-ı beyzâdır ölüm
(Ölmeden önce ölen ten rûh olur, rûh da nûr olur. Nûr ve tenden /bunlar ayrı şeylerdir diye/ bahsedersen, bil ki ölüm bembeyâz bir ateştir.)

Cehennem tabakalarından birisi de “nâr-ı beyzâ” yani beyaz âteş (ak cehennem) denilen tabakadır. Bu tabakadaki kişiler soğukla azap edilmiştir. Buna cehennem-i zemherîr denir. Yine ehlullah ölümü dört şekilde değerlendirmişlerdir.
Kırmızı ölüm (mevt-i ahmer) şehvetin, hırsın, arzûların ölümüdür.
Beyaz ölüm (mevt-i ebyâz). Perhizle, açlıkla ölümdür.
Yeşil ölüm (mevt-i ahder). Libastan soyunmak, şöhretten kurtulmaktır.
Siyâhl ölüm (mevt-i esved). Nefsi çokluktan birliğe döndürerek halvetle öldürmektir.

Kemâlî Hazretleri bu beyt-i şerifinde nûr ve ten arasında ikilik içinde kalan kişinin, ölmeden önce ölüp tenini rûh etmesinin nefsini ancak riyâzatla öldürmesiyle mümkün olacağını yoksa makâmının “nâr-ı beyzâ /Zemherîr cehennemi/ şeklinde tahakkuk edeceğini ifâde ediyor.

5. Tâbi‘-i nefs ü hevâ mahrûm olur her nûrdan
Bu tabîathânede rüsvâ vü gavgâdır ölüm
(Nefsine ve arzûlarına uyanlar her nûrdan /tecellîden/ mahrûm olur. Ölüm dedikleri bu dünyada (huyların, oluştuğu bu arsada) rezâletten, kavgâdan ve cedelleşmeden ibârettir.)

6. Etme kendi kendini sicn-i tabîatte helâk
Hayy u Kayyûm sırrısın emvâtı ihyâdır ölüm
(Dünya zindânında kendi kendini helâk etme. Sen, Hayy ve Kayyûm /diri, dâim ve kendi kendine yeterli olan/ Allah’ın sırrısın /mazharısın/. Şunu iyi bil ki ölüm gerçekte, ölüleri diriltmekdir.)

7. Eyleme redd ü taleb oldur azâb üzre azâb
Tâlibe hasret nedâmetgâh-ı dünyâdır ölüm
(Ey hakîkate tâlip! Red veya talep ehli olma /sana takdîr edilene razı ol./ Yoksa azap üzere azap görürsün. Dünyâ bir pişmanlık yeri, ölüm de hasretten ibârettir.)

8. Ya düşer rûh cisme hayvânlar içinde haşrolur
Ya çıkar âlâya bir seyr ü temâşâdır ölüm
(Ey tâlip! /Dünyada yaşadığın hayâta göre/ ölüm rûhun ya cisme /insâna/ düşmesi yahut hayvânlar içinde yeniden dirilmesi veyahut da en yüce âleme /aslına/ yükselip aslından /hakîkatinden/ seyr ve temâşâ etmesidir.)

Hz. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî Mesnevî-i Şerif’te şöyle buyurur:
“Ben cemâdâttandım, öldüm, sonra yetişip gelişen bir varlık, nebât oldum. Nebât iken öldüm, hayvân sûretinde zuhûr ettim. Hayvânlıktan da geçtim, hayvân iken de öldüm de insân oldum. Artık ölüp de yok olmaktan ne korkayım? Bir hamle daha edeyim, insân iken öleyim de melekler âlemine geçip kol kanat açayım. Melek olduktan sonra da ırmağı atlamak, melek sıfatını da terk etmek gerek, “Her, şey fânîdir, helâk olur… ancak onun vechi bakidir.” Bir kere daha melekken kurbân olur da o vehme gelmeyen yok mu… işte o olurum. Yok olurum, sûretlerin hepsini terk ederim de erganun gibi “Biz, mutlaka geri dönenleriz, ona ulaşanlarız” derim… Ümmet, bunda ittifâk etmiştir. Karanlıklarda gizli olan Âb-ı hayât yok mu… ölümdür o.” (Mesnevî, C. III, beyit 3900-3908).

İnsân bu âlemde elde ettiği kazanca göre ölüm gelip çattığında mahşerde ya hayvânlar âleminde haşrolur, ya cismi insâna düşer veya tenini rûh edip aslına intikâl eder. Yaratılıştan gaye insânın aslına dönmesi, rûh-ı vâsilîne karışmasıdır. Vâsiller ölmeden önce ölüp mahşerini burada yaşar vesselâm.

9. Hem hayâtın hem memâtın bir nefesdir ârif ol
Ya bu ten toprak olur yâ seyr-i âlâdır ölüm
(Ey insân! Hayâtın da ölümün de bir nefesten ibârettir. Şunu hakîkatiyle bil ki, ölüm bu tenin ya toprak olması veyahut /Hak ile dirilip Hakk’ın varlığında yani aslında/ yüce bir seyirden ibârettir.)

10. Hâmil-i sırrı-ı emânet oluduğun bildinse ger
Ey Kemâlî kâmile bil iyd-i adhâdır ölüm
(Ey Kemâlî! Eğer İlâhî emânetin sırrını taşıdığını bildinse, şunu da bil ki kemâl sahiplerine ölüm bir kurbân /nefsini Hak için fedâ etme/ bayrâmıdır.)


56
TAHMÎS-İ FUZÛLÎ-İ BAĞDADÎ

1. Âferîn ey nâzım-ı tertîb-i imkân âferîn
Bî-lisân ü bî-zamân bî-hadd ü pâyân âferîn
Kıldı hüsn-i pâkini insânda i‘lân âferîn
Âferîn ey sâni‘-i ten-perver-i cân âferîn
Hâlikü’l-eşyâ ilâhü’l-halk u Rabbü’l-âlemîn
(Ey kâinâtı bir tertip ile yaratan Allah’ım, bütün övgüler sana! Ey dilsiz, zamansız, sonsuz ve sınırsız olan Allah’ım, bütün övgüler sana! Tertemiz güzelliğini insânda zuhûr ettiren Allah’ım bütün övgüler sana! Ey Hâlık! Ey tenleri yaratan ve cânları besleyen Allah’ım, bütün övgüler sana! Ey eşyânın yaratıcısı, halkın ilâhı ve âlemlerin Rabbi olan Allah’ım!)

2. Menşe’-i ilm ü irâdet ma‘den-i hilm ü şühûd
Menba‘-i ef‘âl ü hikmet hem kıyâm u hem ku‘ûd
Hep bütün mahlûk u mevcûd bî-riyâ eyler sücûd
Mübdi’-i âsâr-ı kudret akd-pey-vend-i vücûd
Zâbit-ı erkân-ı fıtrat nakşibend-i mâ’ u tîn
(Ey ilim ve irâdenin kaynağı, varlık âlemindeki görünenlerin ve sükûnetin madeni /çıktığı merkez/, fiillerin ve hikmetin menbaı olan Allah’ım! Ayakta duran ve oturan bütün varlıklar riyâsız /yani mecbûren/ sana secde eder. Ey Muktedir sıfatıyla âlemde gücünün alâmetlerini ortaya çıkaran, vücûd bağını düğümleyen, yaradılışın esâslarını elinde tutan, su ve toprağın ressâmı olan /insân yaratan/ Allah’ım!

3. Bu hayât-ı fânîye her aldanan olmuş behîm
Ârife eşyâyı hâdim bilmeyen kalmış nedîm
Bu fenâya aldanan görmez mi kim her şey adîm
Ey semûm-i satvetin te‘sîri nîrân-ı cahîm
Vey sehâb-ı rahmetin sîr-âbı Firdevs-i berîn
(Bu fânî hayâta aldanan herkes hayvân olmuştur. Kâinâtın ârife hizmetçi olduğunu bilmeyen pişmân olmuştur. Bu geçici dünyaya aldanan kişiler bu dünyanın yok olacağını görmez mi? Ey ezici kudretinin yakıcı rüzgârıyla cehennemin nârını alevlendiren ve ey rahmetinin bulutu yüksek Firdevs cennetlerini sulayan Allah’ım!)

4. Dâhil-i nâr-ı cahîmdir tâbi‘-i nefs ü hevâ
Abd-i mahz-ı ârifân olmaz esîri mâsivâ
Oldular bunlar likâullâha mutlak âşinâ
Kudretin gül-zârına bir sebze Sidrü’l-müntehâ
Hikmetin şem’ine bir pervâne Cibrîl-emîn
(Nefsine ve arzûlarına uyan cehennem ateşine girecektir. Âriflerin gerçek kulu /irfân ehline bağlanan/ Hak’tan gayrının esiri olmaz. Bunlar Allah’ın vechine / zâtına/ âşinâ oldular. Ey Allah’ım! Sidretü’l-müntehâ /vahdet bilincinde insân aklının ulaştığı son nokta/ senin kudretinin gül bahçesinde bir yeşillik; Cibrîl-i Emîn ise, hikmetinin mumunun /makâm-ı Muhammed’deki insân-ı kâmil/ etrâfında bir pervânedir.)

5. Her olan olmuş ezelden olmadan kevn ü mekân
Bu zuhûrât ân-ı dâimdir ne varsa ins ü cân
Eylemiş îcâd sun‘un bî-misâl ü bî-nişân
Sun‘un eyvânında bir kandîldir nüh âsmân
San‘atın dibâcesinden bir varak rûy-ı zemîn
(Eşyâ ve mekân oluşmadan her şey ezelden olmuş, oluşmuştur /varlık, olmuş olanı yaşamaktadır./ İnsân ve sair cânlılar, bu görüntüler âlemi, dâimî bir andır /güzelliktir/. Cenâb-ı Hak, yaratma gücünü benzersiz ve belirsiz bir şekilde bu âlemde göstermiştir. İlâhî sanatın göstergesi olan dokuz gök, kudretinin köşkünde bir kandîl; yeryüzü ise, senin sanat kitâbının dibâcesinden bir yapraktır.)

6. Ehl-i gaflet nâma düşmüş de hem olmuş nâm-cûy
Kimi vehminden halâs ister olur evhâm-cûy
Kimi meyhâne kimi puthâne kimi câm-cûy
Dergeh-i ta‘zîm ü tekrîminde âlem kâm-cûy
Harmen-i ihsân u eltâfında âdem hûşe-çîn
(Gaflet ehli şöhret sevdâsına düşmüş, şöhret arar. Kimi kuruntularından kurtulmak ister, /beceremez / vehimler arar /başka kuruntuların bataklığına düşer/. Kimi meyhâne, kimi puthâne, kimi de cami arar. Âlem, senin kerem ve yüceliğinin dergâhında /kapısında/ murâdını arar; insân, senin ihsân ve lutuf harmanında başak toplayıcıdır.)

7. Feyz-i lutf-ı rahmetin âşıklara nutk u beyân
Nûr-ı zât-ı vahdetin âriflere olmuş ayân
Oldu erbâb-ı dile gâhi ayân gâhi nihân
Arsa-i idrâk-i fevz ü re‘fetin dârü’l-emân
Rişte-i ümmîd-i feyz-i rahmetin hablû’l-metîn
(Âşıklara konuşup açıkladığın /sırlar/ rahmet lutfunun feyzidir /bereketi, coşup taşmasıdır/. Senin bir olan zâtının nûru âriflere ayân, gönül ehline ise gâh ayân olmuş, gâh gizlenmiştir. Senin kurtuluş vemerhâmetinin idrâk edildiği bu arsa /kâmillerin bulunduğu yer/ bizim sığınağımız; rahmet yağmurunun ümit ipi /insân-ı kâmilin eli/ ise tutunacağımız sağlam ipimizdir.)

8. Gösterir sırr-ı hayâtın gâh rebî‘ ü gâh harîf
Tâbi‘i çokdur bunun evhâma düşmüş her herîf
Kurtulan lütfunla olmuş iki âlemde şerîf
Hâk’dan her zerre te’yîdinle bir cism-i latîf
Âb’dan her katre tevfîkinle bir dürr-i semîn
(Hayâtın sırrı gâh ilkbahârı gâh sonbaharı gösterir. Herkes vehmine esir olmuş, bu kuruntulara uyanlar çoktur. Bu ikiliklerden ve vehimlerden kurtulan iki âlemde şerefli olur. Topraktan her bir zerre senin kudretinle latîf bir cisim olur ve her katre senin yardımınla kıymetli bir inci hâline gelir.)

Latîf bir cisim ve kıymetli bir inciden maksat insânî cevherdir. Varlık hava, ateş, su ve topraktan birbirlerinin terkibiyle devrederek cemâdât, nebâtât ve hayvânâttan geçip insâna gelir. İnsânda cism-i latîf hâline gelen bu inciden kıymetli varlık insânda aslına döner ve tekâmülünü tamamlar.

9. Her sözü bu âleme ayn-ı hayâtdır kâmilin
Marifetden gayrı olmaz iştigâli âkilin
Başka yokdur kapı bir her mün‘imin her sâilin
Ol amîmü’l-feyz-mün‘îmsen ki feyz-i şâmilin
Rızk taksîminde kılmaz imtiyâz-ı küfr ü dîn
(Kâmilin her sözü bu âleme hayât kaynağıdır. Akıllı insânın marifet elde etmekten başka meşguliyeti yoktur. Kapı tektir, nimet veren de dilenen kişinin de gideceği başka bir kapısı yoktur. Sen öyle bağışı bol ve yaygın bir nimet sâhibisin ki, her şeyi kuşatan rahmetin, rızık dağıtımında kâfir ve mümin ayırımı yapmaz.)

10. Vâsi‘at-ı rahmetinden olmamış kimse ba‘îd
İki meytin biri kâfir birisi olmuş şehîd
Kimi nâr ister kimi nûr çağırır “Hel min mezîd”
Hiç kes cürm ile dergâhından olmaz nâ-ümîd
Senden ister kâm eğer rüsvâ vü ger halvet-nişîn
(Rahmetinin genişliğinden kimse uzak kalmamış. İki ölünün biri kâfir, biri şehit olmuş. Kimi ateş ister, kimi nûr ister. Cehennem de “Daha fazlası var mı? Kâf/30” diye çağırır. Günâhlılar dergâhından ümidini kesmezler. /Hâsılı/ reziller de kendi köşesinde yapayalnız oturanlar da murâtlarını senden isterler.)

“Yevme nekûlu li-cehenneme he’l-imteleti ve tekûlu he’l min mezîd./O gün cehenneme: “Doldun mu?” deriz. O da: “Daha fazlası var mı?” der. Kâf/30.”

11. İlm ü irfânla münevver olmayan eyler cedel
Zümre-i uşşâka bunda her ne var oldu güzel
Dâhil-i emn ü emânullâh olmuşlar ezel
Hâdisât-ı ihtilâf-ı devrden görmez halel
Kime kim ma‘mûre-i hıfzın olur hısn-ı hasîn
(/Tevhîdin/ ilmi ve irfânıyla aydınlanmayan /ikilikten kurtulamayan/ kişi kavgâ eder. /Halbuki/ âşıklara burada bulunan her şey güzel gelir. Onlar, Allah’ın ezelden koruması altına girmişlerdir. Kim Cenâb-ı Hakk’ın müstahkem kalesine sığınırsa, devrin birbiriyle çatışan, karışık hâdiselerinden zarar görmez.)

12. Hüsn-i tevfîkinledir tedbîr-i her idrâk-ı pâk
Feyz-i tedbîrinledir hep âb u âteş bâd u hâk
Hükm-i takdîrinledir ehl-i hüdâ ehl-i helâk
Neş‘e-i aşkınladır Mecnûn sürûdu sûz-nâk
Pertev-i hüsnünledir Leylî cemâli nâzenîn
(Tertemiz bir idrâke varmanın her türlü tedbîri /hükmü ve yolu/ Cenâb-ı Hakk’ın yardımının güzelliğiyledir. /Ya Rabbi, su, ateş, yel ve toprak /dört unsur=insân/ hep senin hükmünün bereketiyledir. Kiminin hidâyet ehlinden kiminin de helâk olanlardan olması senin ezelî takdîrinin hükmündendir. Mecnûn’un terennümleri senin aşkının neş’esinden ötürü yakıcıdır. Leylâ’nın yüzünün böyle zarîf oluşu da senin güzelliğinin şavkıyladır.)

13. Ârife eşyâda Hak’dan gayrı yokdur müncelî
Keşfeder bu sırrı sevdâ-yı Muhammed’le Alî
Sünnî Şiîlik Kemâlî kalmadı bende belî
Tâatın eyler Fuzûlî tâkat oldukça velî
Hırs ile ne ravza-i Rıdvân diler ne hûr-ı ‘în
(Ârife eşyâda Hak’tan başka görünen bir şey yoktur. Alî bu sırrı Muhammed’in aşkıyla keşfeder. Kemâlî evet bende sünnîlik ve şiîlik kalmadı. Fuzûlî gücü yettiğince Allah’a ibâdet eder ama hırs ile ne Rıdvân cennetini ister, ne de güzel gözlü Hûrîleri! O ancak seni ister.)

14. Kıyl u kâl-i mantık-ı Yunan sadâ-yı nefsdir
İktisâb-ı şöhret ü ad-san riyâ-yı nefsdir
Kabrine diktirdiğin nişân hatâ-yı nefsdir
Hûr-ı ‘în ü ravza-i Rıdvân havâ-yı nefsdir
Nefsden geçmişdir ol senden rızâ ister hemîn

(Ey sen! Yunan mantığının dedi koduları nefsin sesidir. Şân ve şöhret kazanmak nefsin riyâsıdır. Kabrine diktirdiğin nişân/mezâr taşına yazdırdığın anlı şânlı ibâreler/ nefsinin hatâsıdır. Âhû gözlü Hûrîler ve Rızâ cenneti nefsin arzûsudur. O /Fuzûlî/ nefsden geçmiştir, o dâimâ senin rızânı ister, başka bir şey değil!)


57

1. Bir nefesdir gaybiken âlemleri âlem kılan
Bir nefesdir ma‘ u tîn terkîbini âdem kılan
(Âlemleri gaybında gizliyken görünür kılan, su ve çamurun birleşimini insân hâline getiren bir nefestir.)

2. Bir nefesdir sırr-ı vahdet bir nefesdir kâf u nûn
Bir nefesdir nûr-ı Pâk-i Ahmed’i akdem kılan
(Kâf ve nûn /Kün -ol- emri/ ve Hakk’ın teklik sırrı bir nefesdir. Ahmed’in mübârek nûrunu /rûhunu/ ilk önce yaratan bir nefesdir.)

3. Bir nefesdir nâzım-ı tahrîr-i halk eden kalem
Bir nefesdir bâis-i tastîr-i halkı cem‘ kılan
(Halk ettiklerinin kaderini bir düzen içinde yazan kalem, bir nefestir. Halkı kâğıt üzerindeki satır gibi tertîp içinde toplayıp zuhûr ettiren kuvve bir nefestir.)

4. Bir nefesdir masdar-ı âlem ebü’l-ervâh hem
Bir nefesdir ümmü’l-eşyâ rahmetin e’am kılan
(Rûhların atası da âlemin kaynağı da bir nefestir. Eşyânın anası /eşyâyı doğuran kaynak/ ve rahmetini her şeye şâmil /daha umûmî/ kılan bir nefestir.)

5. Bir nefesdir mim-i Ahmed vâlid ü mevlûd o mim
Bir nefesdir Mustafâ’yı vâlid-i erhâm kılan
(Ahmed’in /içindeki/ mimi bir nefestir. Doğurtan ve doğan /baba ve çocuk/ da o mimden ibârettir. Mustafa’yı en merhâmetli baba kılan da o nefesten başkası değildir.)

Erenler “Ahad, Ahmet durur mim eder fark” buyurmuşlardır. Resûlullah’ın vücûdu Ahmed, aslı Ahad’dir.

6. Bir nefesdir Nûr-i Ahmed bir nefesdir remz-i aşk
Bir nefesdir rûh-ı pâkin a‘zamü’l-a‘zam kılan
(Ahmed’in nûru bir nefestir, aşk ile remzedilen de! Tertemiz rûhunu ululardan daha ulu /en yüce/ kılan bir nefestir.)

7. Bir nefesdir matla’-ı fecr-i ezel sırr-ı kader
Bir nefesdir zerre içre saklı bin hikem kılan
(Ezel güneşinin doğuşu ve kader sırrı bir nefestir. Zerrenin /en küçük varlığın/ içinde binlerce hikmet saklayan bir nefestir.)

8. Bir nefesdir aşk-ı mutlak bir nefesdir akl-ı kül
Bir nefesdir biri sırrın birine mübhem kılan
(Mutlak /gerçek/ aşk ve küllî akıl bir nefestir. Birinin sırrını diğer birine gizli kılan bir nefestir.)

9. Bir nefesdir sırr-ı Kur‘ân hem odur asl-ı vücûd
Bir nefesdir Ahmed’i Kur‘ân ile tev’em kılan
(Kur’ân’ın sırrı bir nefestir Vücûdun aslı da o nefestir. Ahmed’i Kur’ân ile eş kılan bir nefestir.)

10. Bir nefesdir bî-fem ü bî-keyf ü bî-kem bî-hevâ
Bir nefesdir bî-tekellüf mümkini muhkem kılan
(Şu görünen imkân âlemini /eşyâyı/ ağızsız yani hiçbir şey demeden, neliksiz ve niteliksiz /vasfını ve mikdârını sınırlandırmadan/, hevâsız, zahmetsizce hükmedip sapa sağlam zuhûra getiren bir nefestir.)

Yaratılış tarife gelmez. Âlem insân-ı kâmile göre şekillenir. Hz. Mısrî Efendimiz hilkatle ilgili nükteyi şöyle anlatır:
Diliyle eylemez da‘vâ-yı merdî
Gönülde himmetidir nûn ile kâf

11. Bir nefesdir sitte-i eyyâm u esmâ vü duhûr
Bir nefesdir âlem içre âdemi ekrem kılan
(Altı eyyâm /evre/ isimler ve zamanlar bir nefestir. Âdemi âlem içinde en keremli, en azîz varlık kılan bir nefestir.)

Kur’ân’a göre yer ve gökler altı günde yaratılmıştır.
*
“Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah’tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O’na mahsûstur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir! Araf/54.”
*
“Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri altı günde yaratan, sonra arşa istivâ eden Allah’tır. O’ndan başka ne bir dost ne de bir şefâatçiniz vardır. Artık düşünüp öğüt almaz mısınız? Secde/4.”
*
Andolsun, biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık, bize hiçbir yorgunluk dokunmadı. Kaf/ 38.”
*
“Allah Âdem’e isimleri öğretti. Bakara/31.”
*
“Velakad kerremnâ benî Âdeme.” Biz Âdem evlâtlarını mükerrem kıldık -insânı çok yüce kıldık. İsrâ/70.”
*
Cenâb-ı Hak “Semâları ve arzı altı günde yarattım. Hadîd/4” buyuruyor. Bu süre bizim zaman hesabımıza göre değildir. Kur’ân’da “Hakk’ın bir günü bizim elli bin yılımıza karşılık” olarak belirtilmektedir. Buna göre altı gün üç yüz bin yıl edecektir. Üç yüz bin yıldan maksat da oluşumun devâm ettiğini, “ol!” deyince olmanın ve oldurmanın bir kereye mahsûs olmadığını, süreklilik gösterdiğini bildirir. Şu hâlde Allah, kendindeki bütün sıfatları Âdem-i manâ olan kâmil insânı meydana getirtmek üzere kâinâtta tecellî ettirmektedir. Süreci tamamlayan oluşunu gerçekleştiren Âdem-i manâya gelecek, devrini tamamlayıp Allah’a rücû edecektir. Âdem’in zuhûra gelmeden önceki hâli bir nefesten ibârettir ki aynı nefes, zuhûra gelen âdemi hüviyetini hatırlatmakta ve aslına döndürmektedir. Bütün oluş, eyyâm, sürgün vs. bu nefesledir vesselâm.

12. Bir nefesdir devr-i eflâk ü anâsır ser-be-ser
Bir nefesdir her şeyi birbirine elzem kılan
(Feleklerin devri ve unsurlar /toprak, su, ateş, hava/ baştan başa bir nefestir. Her şeyi birbirine lüzûmlu kılan bir nefestir.)

13. Bir nefesdir kâinâta giydiren dürlü libâs
Bir nefesdir her sıfâtda zâtını müfhem kılan
(Varlıklara türlü elbise giydiren /şekiller veren/, her sıfatta zâtını anlamamızı sağlayan bir nefestir.)

14. Bir nefesdir “alleme’l-esmâ” nefesdir harf u savt
Bir nefesdir her melekden âdemi a‘lem kılan
(Harf ve ses, âdeme öğretilen isimler bir nefestir, insânoğlunu her melekten daha bilgili kılan bir nefestir.)

“Ve ‘alleme Âdeme’l-esmâe kullehâ/ Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Bakara/31.”
“Ve o zaman meleklere: ‘Âdem’e secde edin!’ dedik, hemen secde ettiler. Yalnız İblîs dayattı, kibrine yediremedi, inkârcılardan oldu Bakara/34.”

15. Bir nefesdir hem maâdin hem nebât ü hem hayât
Bir nefesdir akl u aşkı âdeme hem-dem kılan
(Madenler, bitkiler /hayvânlar/ ve dahi bütün canlılar bir nefestir. Akıl ve aşkı âdeme dost eyleyen bir nefestir.)

16. Bir nefesdir Âdem ü Havvâ vü Tûbâ bâğ-ı Huld
Bir nefesdir ilticâyı âdeme mülhem kılan
(Âdem, Havvâ, Tûbâ ağacı ve Huld /sonsuzluk/ Cenneti bahçesi bir nefestir. Âdem’i /Havvâ’ya/ ilticâ duygusunu veren de bir nefestir.)

17. Bir nefesdir giydiren tâc-ı hilâfet âdeme
Bir nefesdir âdeme esrârını munzam kılan
(Âdem-i manâya halîfelik /velâyet/ tâcını giydiren, sırlarını bildiren bir nefestir.)

18. Bir nefesdir gâhi İdrîs gâhi Sâlih gâhi Nûh
Bir nefesdir enbiyâyı sırrına mahrem kılan
(İdrîs, Sâlih, Nûh gibi peygamberler ve Âdem’i bütün enbiyânın sırrına mahrem kılan / bildiren/ bir nefestir.)

19. Bir nefesdir Hızr u Mûsâ hem kelîm ü hem kelâm
Bir nefesdir kim Mesîh’i dâhil-i Meryem kılan
(Hızır ve Mûsâ (a.s.) ile konuşan ve onları konuşturan bir nefestir. Hz. İsâ’yı Hz. Meryem’e dahil eden bir nefestir.)

20. Bir nefesdir hüsn-i Yûsuf hem Züleyhâ hem zenân
Bir nefesdir âteşi İbrâhîm’e gül-fem kılan
(Yûsuf’un güzelliği, Züleyhâ ve etrafındaki kadınlar bir nefestir. İbrâhîm’e âteşi güle benzeten de bir nefesdir.)

21. Bir nefesdir izzet ü ikbâl ü devlet saltanat
Bir nefesdir ki Nebî’yi sâhib-i hâtem kılan
(İnsânı izzet, ikbâl /azîzlik ve talih/ devlet ve saltanat, Nebî’yi (a.s.) nübüvvet mührü sâhibi yapan bir nefestir.)

22. Bir nefesdir masdar-ı âlem Muhammed Mustafâ
Bir nefesdir Murtazâ’ya ilmini mu’lem kılan
(Âlemin yaratılış kaynağı Muhammed Mustafâ ve Hz. Alî’ye ledün ilmini işâret eden /vâris kılan/ bir nefestir.)

23. Bir nefesdir âh-ı mazlûmân ile zulm-i adû
Bir nefesdir Hazret-i Sıbteyn’i hem efham kılan
(Mazlûmların âhı ile zâlimlerin zulmü bir nefestir. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i /tevhîd ilminde/ yüksek idrâk sâhibi kılan bir nefestir.)

24. Bir nefesdir evliyâ vü asfiyâ vü ârifîn
Bir nefesdir bunları ağyâre nâ-mahrem kılan
(Bunları yabancılara nâ-mahrem kılan velîler, sûfîler ve ârifler, bilgili kişiler bir nefestir.)

25. Bir nefesdir ehl-i dünyâyı esîr-i dâm-ı gam
Bir nefesdir ehl-i aşkı her zamân bî-gam kılan
(Dünya ehlini gam tuzağının esîri yahut aşk ehlini dâimâ gamsız kılan bir nefestir.)

26. Bir nefesdir saldı Mansûr’dan “ene‘l Hak na‘rasın
Bir nefesdir Seyyid Abdülkâdir’i ebsem kılan
(Mansûr’dan ene’l-Hak na‘rasını salan da Seyyid Abdülkâdir’i tebessüm ettirip susturan da bir nefestir.)

27. Bir nefesdir safvet ehline saâdetler veren
Bir nefesdir gaflet ehlinin tarîkın ham kılan
(Hâlis ve tertemiz kişilere mutluluklar veren de gaflet ehlinin yolunu saptıran da bir nefestir.)

28. Bir nefesdir âşık u ma‘şûk u mahbûb u habîb
Bir nefesdir ehl-i derdin çeşmini pür-nem kılan
(Âşık, maşûk, mahbûb, habîb /yani seven ve sevilen/ de, dert /aşk/ ehlinin gözlerini yaşlarla dolduran da bir nefestir.)

29. Bir nefesdir âh-ı uşşâk bir nefesdir zevk-i hüsn
Bir nefesdir girye-i uşşâkı câm-ı cem kılan
(Âşıkların âhı da güzelliğin zevki de bir nefestir. Âşıkların gözyaşını Cem‘in kadehi /şarâbı/ yapan da aynı nefestir.)

Câm-ı Cem için Câm XE “Câm” -ı Cemşîd, Câm XE “câm” -ı Cihân XE “cihan” -nümâ XE “câm-ı cihan-nümâ” XE “Cemşîd” da derler. Rivâyete göre İran şâhlarından Cem XE “Cem” ‘in şarap XE “şarap” içtiği yedi XE “yedi” mâdenden mâmul XE “mâmul” sihirli kadeh için kullanılan bir terkiptir XE “kadeh” . Kemâlî Hazretleri âşıkın gözünü şarap kadehine, gözyaşını da şarâba benzetiyor. Mâlûmdur ki gözyaşı şarap gibi acıdır ama döküldükten sonra tıpkı içkiden sonraki zevk gibi zevk alınır. Âşıkın kanlı gözyaşı nefsini temizlemeye yarayan en büyük sermayedir. Zira öz ağlamayınca göz ağlamaz.

30 Bir nefesdir evvel-âhir bâtın u zâhir ne var
Bir nefesdir şâh olan hem nâmını Edhem kılan
(Öncesi ve sonrası, gizlisi ve açığı ne varsa hepsi bir nefestir. Şâh olup adını Edhem kılan da odur.)

31. Bir nefesdir câm-ı vahdet bir nefesdir zevk-i nûş
Bir nefesdir ehl-i derde derdini merhem kılan
(Vahdet /birlik/ kadehi, onu nûş etme /içme/ zevki bir nefestir. Dertlilerin derdine merhem olan da o bir nefestir.)

32. Bir nefesdir zâhirinden zâhir oldu cümle halk
Bir nefesdir hem bu halkı mahv-ı lâ-yefhem kılan
(Kâinât, Allah’ın Zâhir isminden ortaya çıkıp görünür oldu. Hem bu yarattıklarını anlaşılmaz bir şekilde yok eden de bir nefestir.)

33. Bir nefesdir zâhiri izhâr eden bu varlığı
Bir nefesdir bâtını bu varlığı adem kılan
(Görünene ait olan ve bu varlığı görünür hâle getiren; gizliye ait olan ve bu varlığı yokluğa gizleyen bir nefesten ibârettir.)

34. Bir nefesdir nisbet-i halka göre sâl u duhûr
Bir nefesdir bunca bî-had hikmeti bir dem kılan
(Halkın nisbetine göre yıllar ve zamanlar, bu kadar sonsuz hikmetleri bir ana sığdıran bir nefestir.)

35. Bir nefesdir katre vü enhâr u deryâ mevc u hût
Bir nefesdir bir çiçekten hem asel hem sem kılan
(Katre ve nehirler, deniz, dalga ve balık bir nefestir. Bir çiçekten hem bal hem de zehir yaratan bir nefestir.)

36. Bir nefesdir râzık u merzûk u rızk u nîk ü bed
Bir nefesdir kimi bay kimin nasîbin kem kılan
(Rızk, rızık veren ve rızıklandırılan, iyi ve kötü, kimini zengin eden kiminin nasîbini de az verip fakir düşüren bir nefestir.)

37. Bir nefesdir aslı ancak halk hurûfât u kelâm
Bir nefesdir dîk-ı mahzûn vâsi‘ u hurrem kılan
(/Vücûdun/ aslı bir nefestir ancak halk /yaratılmış varlıklar/ harflerden ve kelimelerden ibârettir. Gamlıya gam yahut /insâna/ gönül genişliği ve sevinç veren bir nefestir.)

38. Bir nefesdir eyleyen dervîş evin dâru’s-sürûr
Bir nefesdir çok sarâyı hâne-i mâtem kılan
(Dervîşin evini sevinç evi haline getiren de, pek çok sarâyı yas evi hâline getiren de bir nefestir.)

39. Bir nefesdir kim bilenler oldular mahbûb-ı Hak
Bir nefesdir bilmeyen cühhâli gark-ı hem kılan
(O öyle bir nefestir ki onun hakîkatini bilenler Hakk’ın sevgilisi oldular. Bu nefes-i kudsînin câhilleri ise keder ve endişeyle doldular.)

40. Bir nefesdir kim avâlim mâhasal minhu bedâ
Bir nefesdir kim ana bilcümle avdet hem kılan
(Bir nefestir ki, âlemlerin tamamı -minhu bedâ- ondan zuhûr etmiş yine cümlesi aynı nefesle ona dönecektir.)

Minhu: Ondan. Bedâ: Zuhûr etmek, ortaya çıkmak demektir. Bk. En’âm/28, Zümer/47-48, Câsiye/33, Mümtehine/4.

41. Bir nefesdir nefh-i Rahmân’dan Kemâlî în u ân
Bir nefesdir âşıkı hayret-zede ebkem kılan
(Ey Kemâlî! Bu ve şu diye gösterdiğimiz eşyâda ne varsa Rahmân’ın nefyettiği /üfürdüğü/ bir nefestir. O öyle bir nefestir ki Hak âşıkı o nefesle hayret makâmında konuşamaz hâle gelmiştir.)


58

1. Bu varlık senindir ey ulu Sübhân
Sensin kâinâta yürüten fermân
Sensin cân sensin cân içinde cânân
Sensin ayân olan hem sensin nihân
(Ey ulu Sübhân! Bu varlık senindir. Kâinâta buyruk yürüten /hükmeden/ sensin. Cân sensin, cân içindeki /aranan ve sevilen/ cânân da sensin. Apaçık görünen de gizlenen de sensin!)

2. Sensin güllerde gül bülbülde bülbül
Sensin bâğlarda bâğ dağlarda sünbül
Sensin gonca olan sensin açan gül
Sensin derdlide derd hem sensin dermân
(Güllerde gül, bülbülde bülbül; bağlarda bâğ, dağlarda sümbül, gonca olup kapanan, gül olup açan sensin. Dertli gönüllerin derdi hem de dermânı sensin.)

3. Bize göre bunca uzun zamânlar
Bize göre gelip geçen sultânlar
Bize göre akıp dökülen kanlar
Sensiz bir nesne yok ne damar ne kan
(Bunca uzun zamânlar /falanca şu tarihlerde şunları yaptı dediğimiz zamanlar/, bütün gelip geçen sultânlar, akıp dökülen kanlar… Bunların hepsi bize /zannımıza, nefsî değerlendirmelerimize/ göredir. Kan da, damar da sensin. /Nasıl ki kan damardan ayrı değildir aynen bunun gibi/ hiçbir nesne sensiz değildir.)

4. Burda sen ben demek o da bir günâh
Bu günâh ne zamân kalkacak eyvâh
Gören bilen de yok tek sensin Allah
Tek sensin İlâhî Rahîm ü Rahmân
(Burada sen-ben demek o da bir günâhtır. Eyvâh! Bu günâh ne zaman kalkacak, bu ikilikten ne zaman kurtulacağız? Allah’ım seni gören ve bilen de yok, tek ‘Allah’ sensin. İlâhî evet tek Rahîm ve Rahmân olan Allah sensin.)

5. Sensiz bir zerre yok olur mu, heyhât
Münkîr seni eyler inkârla isbât
Aşkın şu‘lesidir arz u semâvât
Sensin cihânda cân, cânlarda cânân
(Heyhât! Sensiz bir zerre yoktur. Varlığını inkâr eden insân bile inkârıyla senin varlığını isbât etmektedir. Yerler ve gökler aşkın nûrudur. Âlemde cân, cânlarda cânân sensin.)

6. Delîl-i sun‘undur hep bu kâinât
Ne varsa senindir esmâ vü sıfât
İsim sıfât olmaz ger olmazsa zât
Sensin izhâr eden bunları bir ân
(Bütün kâinât, yaratıcılığının delîlidir. İsimler ve ve sıfatlar, her şey senindir. Eğer zâtın olmazsa, isim ve sıfatlar da olmazdı. Bunları bir anda görünür kılan sensin.)

7. Devâmı yok bu hâllerin hâli
Sensiz bu varlıkda var mıdır hâli
Mahv dergâhında âmâ Kemâlî
İmân-ı kâmille buldum itminân
(Bu hâllerin hâlidir, devâmı yoktur. Bu varlıkta senin olmadığın küçük bir boşluk yoktur. Âmâ Kemâlî yokluk dergâhında kâmil imânla tatmîn oldum.)


59

1. Hayvân gibi yatma gözün aç uyan
Seni bu kılığa bak kimdir koyan
Yersin yedirirsin okur yazarsın
Yediren yiyen kim doyuran doyan
(Hayvân gibi yatma, gözün aç, uyan! Seni bu insân elbisesi giydiren kimdir onu iyi düşün. Yersin, yedirirsin, okur yazarsın, iyi düşündün mü yediren, yiyen, doyan doyuran kimdir?)

2. Güneşe gâh doğdu gâh battı dersin
Akşamın sabâhın hesâb edersin
Batan bir güneş yok nere gidersin
Dağların ardından bir gündür doğar
(Güneşin doğuşunu ve batışını, akşamını ve sabahını /yani zamanı/ hesaplarsın, batan bir güneş yoktur, nereye gidiyorsun? Dağların ardından batmayan bir gün doğmuştur.)

Güneşin doğuşu ve batışı zamanla ilgilidir, hakîkat ise ândan ibârettir. Hakîkat güneşi bir kere doğdu mu o artık batmaz…
Dağlar benliklerdir, hakîkat güneşi tecellî etti mi benlik kalmaz.

3. Karanlık geceyi ışık sananlar
Yalancı sözlere tezce kananlar
Utanılan yerde utanmayanlar
Bir gün kendisine kendi der yalan
(Karanlığı ışık sanan, yalan sözlere hemen inanan, utanması gereken yerlerde utanmayan insânlar bir gün kendilerine de yalan diyeceklerdir.)

4. Dünyâya aldanma buz gibi erir
Kurdu içindedir çürütür çürür
Huysuzluk bir derddir kanında yürür
Kötü huy bırakmaz ne din ne imân
(Dünyaya aldanma buz gibi erir, onun kurdu içindedir çürütür ve çürür. Huysuzluk bir hastalıktır insânın kanında yürür. Kötü huy insânda din ve imân bırakmaz.)

5. Gözü aç olanın hiç karnı doymaz
Kendini beğenen iylere uymaz
Çok söz söyleyenin kulağı duymaz
Söz dinlemeyenler hayvândır hayvân
(Açgözlü insânların karnı hiç doymaz, kendini beğenen kişiler iyilere uymaz, çok fazla konuşan kimseyi dinlemez, söz dinlemeyenler ise hayvândır.)

6. Her şeyi bilirim deyip atılma
Her bölüğe hayvân gibi katılma
Kendini bir pûla satma satılma
Ne satılan kalır ne satan alan
(Her şeyi bilirim deyip atılma, her topluluğa hayvân gibi katılma, kendini bir pula satma satılma, ne satan, ne satılan ne de alan kalır.)

7. Her duyduğun sözü söyleme amân
Belki söz yalandır söylersin yalan
Söylediğin söze sen evvel inan
Yoksa insânlığa olursun düşman
(Amân her duyduğun sözü söyleme! Belki de o söz yalandır sen de yalan söylemiş olursun. Söylediğin söze önce sen inanmalısın yoksa insânlığa düşman olursun.)

8. Bu varlık Kemâlî Allah’dır bilen
Yanında bir olur ağlayan gülen
Burda aranılmaz bilinen bilen
Gaflettir insânı her derde salan
(Kemâlî! Bu varlık bilen için Allah’tır. Onun yanında ağlayanla gülen birdir. Burada bilenle bilinen aranmaz, insânı derdlere salan gaflettir.)


60

1. Yâ Rab bu sitemhânede kurtar beni benden
Yâ Rab beni ayırma bu gamhânede senden
(Yâ Rab! Bu zulüm dünyasında beni benden kurtar, bu üzüntü yerinde beni senden ayırma.)

2. Yok fâide sensiz ne ilimden ne amelden
Yok fâide sensiz ne bu cândan ne bu tenden
(Sensiz ne ilimden ne de amelden; ne bu cândan ve ne de tenden fayda yok.)

3. Düştüm tama‘-ı nefs ile bu dâm-ı belâya
Lutfunla ilâhî beni kurtar bu mihenden
(Nefsin doyumsuzluğu yüzünden bu belâ tuzağına düştüm. İlâhî! Lutfunla beni bu sıkıntılardan kurtar.)

4. Evhâm u hayâlât ile sevdim ve sevildim
Fark eylemedim lâleyi nesrîni dikenden
(Kuşkular ve hayâllerle sevdim ve sevildim; lâleyi ve yaban gülünü dikenden ayıramadım.)

5. Sensin görünen zât u sıfâtınla ilâhî
İlmindir ayân oldu görenden görülenden
(İlâhî! Bu görünen eşyâ zât ve sıfatınla sensin, başka bir şey değil! Görenden ve görülenden ayân olan ilmindir /zâtındaki bilginin / kendinden kendine- açığa çıkmasıdır/.)

6. Allâh! Ne büyüksün ki ezelden beri her dil
Vasfetti kelâm, yok ne gidenden ne gelenden
(Allah’ım! Sen ne büyüksün! Ezelden beri her dil senin sıfatlarını anlattı /fakat/ ne gidenden ne de gelenden zâtınla ilgili bir bilgi veren olmadı.)

7. Mir‘ât-ı mücellâda gören vech-i nigârı
Her şeyde görür vechini cân çıksa bedenden
(Sevgilinin yüzünü parlayan tertemiz aynada /gönülde/ gören, cânı bedeninden çıksa da /ölse gitse/ her şeyde senin yüzünü görür, görmeye devâm eder.)

8. Sevmek de sevilmek de hâyâl içre hayâldir
Yokdur ne seven ne sevilen başka sevenden
(Sevmek de sevilmek de hayâlden başka bir şey değildir, asılsızdır. Sevgide seven ve sevilen /ikilik/ yoktur sevenin sevgisi /yani aşkın kendisi/ vardır.)

9. Kalbinde duran arş-ı İlâhîye girenler
Mahvoldu haber yok ne çıkandan ne girenden
(İnsân-ı kâmilin kalbinde tecellî eden ilâhî arşa girenler onda yok oldu. Artık o arşa ne girenden ne de çıkandan /kâmillerden/ hiçbir haber yoktur.)

Kalb-i mümin Allah’ın arşıdır. “Hepisinden iyice bir gönüle girmektir.” dedikleri bu gönüldür. Orası vahdet makâmıdır, ikilik götürmez. Vahdete ulaşanlar da sırrını kesrete dökmez.

10. Hiç kimseyi incitmemek ahlâk-ı cemîldir
İncinmemek evlâ görünür hulk-i hasenden
(Hiç kimseyi incitmemek güzel ahlâktır; güzel ahlâktan /zaviyesinden bakınca/ incinmemek, incitmemekten daha üstün görünür.)

11. Kesb ile kemâle erilir sanma Kemâlî
Ümmîd olunur gayriden ümmîdi kesenden
(Kemâlî! Çalışıp didinmekle kemâl tahsîl edeceğini sanma! Gayrıdan /Hak’tan gayrı her şeyden/ ümidini kesenlerden kemâle gelenler olur.)


61
SEYYİD ABDÜLKÂDİR BELHÎ’NİN VEFÂTINA TARİH

1. Bir mübârek gündü gecesi Regâib’den ayân
Hâce-i hikmet dediler istiyor seni şu ân
(Regâib gecesine benzeyen mübârek bir gündü; seni şu ân hikmetin üstâdı /mürşidin yanına/ istiyor dediler.)

2. Acz ile vardım huzûr-i pâke yüz koydum yere
Bekledim emr-i şerîfi n’olduğun oldu ayân
(Tertemiz huzûra acz ile vardım, yere yüz koydum /tâzim ettim/, şerefli emirlerinin ne olduğunu bekledim. Sonra anlaşıldı.)

3. Sûre-i Tâha kırâat etmemi emrettiler
Okudum esmâ-yi hüsnâya yetişmiştim hemân
(Tâha sûresini okumamı emrettiler. Okudum, esmâ-yı hüsnâya gelmiştim.)

Tâha sûresi: “Taha. Mâ enzelnâ aleyke’l-Kur’âne li-teşkâ. İllâ tezkîraten li-men yahşâ. Tenzîlen mimmen halaka’l-arda ve’s-semâvâti’l-ulâ./Kur’ân’ı sana meşakkat olsun diye indirmedik. Huşû sahiplerine zikir olsun diye. Arzı ve yüksek semâları yaratan tarafından indirilmiştir…. (Tâha/13).” şeklinde devâm eden sûre.

4. Tuttuğum el düşdü elden hayrete daldım tamâm
Sanki gâibden haber verdi edip teslîm-i cân
(Cânını teslîm ederken sanki gaybdan haber verdi, tuttuğum el elimden düştü, tamâmen hayrete daldım.)

5. Öyle bir gün oldu kim gündüz gece halk-ı bilâd
Şeyh Murâd Dergâhı’nı hep eylediler âşiyân
(Öyle bir gün oldu ki, şehir halkı gece gündüz Şeyh Murâd Dergâhını /bir kuş gibi/ yuva yaptılar.)

6. Tâ sabâh ol pîr önünde eyledik zikr ü niyâz
Ölmemişdi hep görenler gördüler yokdur yalan
(Sabaha kadar Pîr /cenâzesinin/ önünde zikir ve niyâz ettik. Gelenlerin hepsi onun ölmemiş olduğunu gördüler. Sözümde hiçbir yalan yoktur.)

7. Belh’de Kunduz ilinde doğdu ol mâh-ı cemâl
Arz-ı İstanbul’da erdi aslına sâhib-zamân
(O cemâli /yüzü/ aya benzeyen sevgili Belh’in Kunduz şehrinde doğdu. Zamanın sâhibi İstanbul’da aslına ulaştı.)

8. Aşk ile Kur‘ân’ı Hâfız Sâmî tertîl eyledi
Vecde saldı cümleyi ol bülbül-i bâğ-ı cinân
(Kur’ân-ı Kerîm’i aşkla Hâfız Sâmî okudu, o cennet bahçesinin bülbülü bütün halkı kendinden geçirdi.)

9. Seyyid Abdülkâdir’in Seyyid Süleymân babası
Cedd-i pâkini Hüseyn-i pâk etmek çün beyân
(Seyyid Abdülkadir’in babası, Seyyid Süleyman’dır. Bunu söylemenin sebebi temiz soyunun Hz. Hüseyin’e dayandığını belirtmektir.)

10. Geldi on iki imâm hüsn-i şehâdet eyledi
Allah Allah didi oldu Rahmet-i Hakk’a revân
(On İki İmâm geldi, tanıklık etti, Allah Allah diyerek Hakk’ın rahmetine kavuştu.)


62

1. Düşdüm elem-i gurbete dildârın elinden
Yandım alev-i hasrete bedkârın elinden
(Gönlüme hükmeden sevgili sebebiyle /terk-i diyâr edip/ gurbet derdine düştüm; o merhâmetsiz yüzünden hasret ateşiyle yandım.)

2. Atdım cânımı câh-ı cefâya çıkabilmem
Hep çektiğim ol şûh-ı sitemkârın elinden
(Cânımı cefâ makâmına attım, çıkamıyorum, çektiklerimin hepsi bana zulmeden o nazlı /işvebâz/ sevgili yüzündendir.)

3. Gözyaşım ile beslemişim kâkül-i zülfün
Mevlâ’yı seversen sakın ağyârın elinden
(Saçının kıvrımlarını gözyaşımla beslemiştim. Mevlâ’yı seviyorsan yabancılardan /sana gerçek sevgili olmayanlardan/ sakın, uzak dur.)

4. Ey bâd-ı sabâ herkese bir nâme getirdin
Yok mu bize bir nâme aceb yârin elinden
(Ey sabâh rüzgârı, herkese bir haber /mektup/ getirdin acaba bize de sevgilimizden bir haber yok mu?)

5. Şeydâlığımız âleme fâş oldu Kemâlî
Rüsvâlığımız hep bu dil-i zârın elinden
(Ey Kemâlî! delîliğimiz, çığlıklarımız âleme yayıldı, rüsvalığımız hep bu inleyen gönlümüz yüzündendir.)


63

1. Bülbül-i şeydâ ne yapsın zâr u giryân olmasın
Gül gibi ömrü geçer n’etsin de nâlân olmasın
(Çılgın bülbül nasıl ağlayıp inlemesin, ömrü gül gibi geçer ne etsin de ağlamasın.)

2. Dün gece bâd-ı sabâ esmiş perîşân zülfüne
Korkarım zülfü gibi âlem perîşân olmasın
(Dün gece sabâh rüzgârı sevgilinin dağınık /perî gibi varlığını sezdirmeden/ saçlarına doğru esmiş, âlemin de sevgilinin saçı gibi perîşân /darmadağınık/ olmasından korkarım.)

Sevgili, perî /melek/ gibi güzeldir. Fakat güzelliğini alenen göstermez. Sabâ rüzgârıyla sevgilinin dağılan saçlarının kokusu âşıkın burnuna değdikçe âşık da âlem (çokluk) gibi dağılıp gider. Bütün bu resmin arkasında kâmil ve mükemmil olan mürşid-i hakîkînin âşıkın gönlüne bıraktığı çokluktaki birliğe ait işâretler vardır. Gönüle bu işâretler geldikçe Hak âşıklarının bir taraftan aşkı diğer taraftan gayreti artar. İşin sonu vecde kadar gider.

3. Azm kılmış ol perî âşıkların imhâsına
Sâbit et azminde yâ Rab peşîmân olmasın
(O perî gibi güzel sevgili âşıkları yok etmek konusunda çok kararlıymış. Ya Râb onu /âşıkların imhâsı konusundaki kararını/ değiştirme ki pişmân olmasın.)

4. Ben cemâl-i yâre nezr ettimdi cân kurbân edem
Hangi müftî söylemiş âmâyî kurbân olmasın
(Ben yÂrin güzel yüzüne cânımı kurbân etmek için adak adamıştım. Hangi müftü âmânın kurbân olmayacağını söylemiş?)

Hz. Kemâlî mâlûmdur ki âmâdır. Bir uzvu noksan olan hayvânın kurbân edilmemesinden kinâye zâhid müftüye soruyor:
-Hangi müftü amâ olan kurbânlığın kurbân olamayacağını söyleyebilir ki? İşte sana numûne, Kemâlî…
Kurbân ile ilgili bu kâideler bâtında sâlikin uzuvlarının Hak ile alıp vermesiyle ilgilidir. Sâlikin gözü Hakk’ı görmeli, kulağı Hakk’ı duymalı, dili Hakk’ı tatmalı, eli Hakk’ı tutmalı, ayağı Hakk’a yürümeli velhâsıl o, her ân Hak ile alıp vermelidir.

5. Her ne yüzle baksa göz âyînede kendin görür
Vechini pâk eyle kim mir‘âta bühtân olmasın
(Aynaya nasıl bakarsan kendini o yüzle görürsün. Yüzünü temiz tut ki aynaya /sen doğru göstermiyorsun diye/ yalancılıkla suçlamayasın.)

6. Bakma eşyâya gözün eşkile tathîr etmeden
Yok durur bir şey ki anda sırr-ı Kur‘ân olmasın
(Gözünü gözyaşıyla temizlemeden eşyâya bakma. Kur’ân’ın sırrını göstermeyen hiçbir eşyâ yoktur.)

7. Herkesin şeytânı vehminden doğar anda ölür
Vehmini idrâk kıl gönlünde şeytân olmasın
(Herkesin şeytânı kendi vehminden doğar ve /her türlü vehim yine/ doğduğu yerde ölür /kaynağında yok olur. /Gönlünde şeytân olmaması için vehmini idrâk et yani vehminin kaynağının da Hak olduğunu anla!/ Ya Rabbi bunun da kaynağı sensin deyip birle ve kaynağına in!/)

8. Herkesin zannı kılar kendisini hâr u azîz
Zannın ıslâh eyle kim tâatin isyân olmasın
(Herkesin şüphesi kendisini kötü veya iyi /hor veya azîz/ yapar. İnancının isyâna dönüşmemesi için şüphelerini ıslâh et /vesveselerini temizle/.)

9. Ârifin gönlünde esrâr-ı avâlim gizlidir
Pek sakın nâ-ehlden o sır talan olmasın
(Hak bilgisine sâhip kişilerin gönlünde âlemlerin sırrı gizlidir. O sırrın yağmalanmasını istemiyorsan ehli olmayan kişilerden /münkir ve münâfıklardan/ sakın.)

Ehl-i Hak, “boncuk değil sır sözü” buyurmuşlardır. Mâlûmlarıdır ki dürr-i yektâ merkebin semerine takılmaz.

10. Sırr-ı aşkı şübheli dillerde bulmak pek muhâl
Sakla, her nâmahreme bu sır i‘lân olmasın
(Aşk sırrını şüpheli /gel gitleri olan/ gönüllerde bulmak imkânsızdır. Bu sırrın bilinmemesi için mahrem olmayan /hakîkati kabûl etmeyen/ kişilerden sakla.)

11. Bir cehennemdir mecâz, aşk sırât-ı müstakîm
Geçirir “dârü’s-selâm”ı aşka yalan olmasın
(Mecâz bir cehennemdir, aşk ise sırât-ı müstakîmdir ki insânı selâmet /kurtuluş/ evine ulaştırır. Aşka yalan isnâd etme, işin hakîkati budur.)

Kemâlî Hazretleri’nin “mecâz” dediği vehimler, dünyevî değerler, akıl yoluyla elde ettiğimiz bilgiler ve hatta şerîati hakîkat zannedip takılıp kaldığımız söylemlerdir. İnsânlığı gerçekleştirmek için zinde iken selâmet yurduna intikâl edip vâsilînden (kavuşanlardan) olmak gerekir. Bunun da yolu aşktan geçer. İnsânı erdiren ve olduran aşktır. Cenâb-ı Hak Yûnus sûresinin 25. âyetinde insânları selâmet yurduna yani nefsini Hak’ta fânî etmek demek olan hakîkat makâmına çağırmaktadır:
“Vallâhu yed’û ilâ dâri’s-selâm ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm. /Ve Allah Teâlâ selâmet yurduna davet eder ve dilediğini doğru bir yola hidâyet buyurur.”
“Dârü’s-selâm” selâmet, esenlik, barış huzûr yurdu demektir. Selâmet evinden gaye hakîkat yolcularının ölmeden önce ölüp nefsini Hak’ta ifnâ ettikleri “bekâbillah” makâmıdır. İnsân tende ve bende oldukça huzûra eremez. Tarihte mecâzen pek çok evliyâullahın mekânı olmuş olan Bağdad için de “Dârü’s-Selâm” denmiştir. Esâsen bundan maksat da zamanın yaşayan ehlullahın huzûrudur. Hâsılı kim nefsini Hak’ta yok ettiyse o “dârü’s-selâm”dadır. Kim böyle bir kâmile ulaştıysa onun bulunduğu yer de zamanın evliya burcudur.

12. Bir nefesdendir hayâtın bir nefesdir sözlerin
Pek sakın kim bir gönülde iki sultân olmasın
(Hayâtın bir nefestendir, sözlerin bir nefestir, bir gönülde iki sultânın olmasından sakın.)

Hak yolu terk yoludur, bir gönülde iki sevgi olduğu müddetçe yol alınmaz. Sevgi kâmil ve mükemmil olan bir mürşidin şahsında Hak sevgisidir. Aşk yolu, fenâ-yı mürşid, fenâ-yı Resûlullah ve fenâfillah makâmlarından geçerek hakîkate ulaşmayı gerektirir.

13. Ekmel-i mahlûk iken düşme makâm-ı esfele
Fehm kıl mevhûm vücûdun Hakk’a tuğyân olmasın
(Yaratılmışların en mükemmeli /insân/ iken en aşağılık seviyeye / yani hayvândan da adel, nebât yahut cemâd seviyesine/ düşme. İyi düşünüp anla! Vehminle benlik verdiğin vücûdun /yani müstakillen var zannettiğin benlik sonunda/ Allah’a karşı isyân olmasın!)

14. Dîde-i insân neye baksa görür Mevlâsını
Görmeyen hayvândır ol hüsrân insân olmasın
(/Hazâ insân olan kişinin gözü neye baksa/ ammâ neye baksa! İstisnâsız/ Mevlâsını görür. Baktığı şeyde Mevlâsını görmeyen kişi hayvândır. O da insânın hüsrânıdır.)

Hakk’ı burada bilip gönlünde tasdîk etmeyen, âmâ gelip âmâ gidecektir. Dünyada Hakk’ın âyetlerini görüp kabûl etmek âriflerin hâlidir. Allah’ın ârifleri dışında kalan insânlar için Cenâb-ı Hak “hüsrâna uğrarlar.” demektedir. Bir âyette şöyle buyurulmuştur:
“Lehu makâlîdu’s-semâvâti vel-ard vellezîne keferû bi âyâtillâhi ulâike humu’l-hâsirûn./Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler var ya, işte onlar ziyâna uğrayanların ta kendileridir. Zümer/63.”
Bir diğer âyette de şöyle buyrulmaktadır:
“Lâ cereme ennehum fî’l-âhırati humu’l-ahserûn./Hiç şübhesiz, doğrusu onlar âhirette en fazla hüsrâna uğrayanlardır. Hûd/22.”
*
Burada insâna düşen vazife bilerek, görerek ve yokluğun zevkini tadarak Hak’ta olmak ve Hak’tan seyretmektir.

15. Bir havânın nefhidir gâhi nefes gâhi kelâm
Bunların sırrı Kemâlî nefh-i Rahmân olmasın
(Ey Kemâlî! Bazen nefes ve bazen de kelâma dönüşen sır, hemen alıp verdiğimiz bir havanın üflenmesinden /ve akâbinde şekillenmesinden/ başka bir şey değildir. Nefesin de kelâmın da sırrı /hakîkati/ “Rahmân’ın nefesi” denilen sır olmasın?)

Kemâlî Hazretleri sohbetlerinin derlendiği “İrfân Sızıntıları”nın imânın şartlarını şerh ettiği bölümde “Ve’l-Ba’su Ba’del-mevt Hakkun” yani “ölümden sonra dirilmek haktır” mevzuunu izah ederken bu beyt-i şerifin sırrını şöyle aralamaktadır:
“İlâhî! Bütün nefisten, bütün varlıktan sana sığınırım. Bu kendi kendini kapayan, kendi kendini açan sırrı nasıl söyleyeyim?
“İnsân ki her nefes aldıkça hayâta kavuşur, her nefes verdikçe ölür demektir. Ya Rabbi bu nasıldır?”
“İlâhî kendimizde kendi sırrını ilan eden yani bizi her an öldüren ve dirilten sırra ne diyelim? Buna da mı inanmıyorlar? İlâhî bu kadar ağaçlar ve yemişler, bu kadar hubûbat ve nebâtât yani yenilen ve yerden çıkan nesneler, otlar çiçekler âşikâr olup yani dirilip ölmekte iken ‘ba’su ba’del-mevt’e inanmamak, su içinde büyüyen mahlûkun suyu inkâr etmesi kadar bir ahmâklık değil midir? Şeyh Sâdî (r.a.) Gülistan’ında şöyle bir hikmet beyân eder.
“Göğse giren hava hayâtı uzatır. Çıkan hava vucûda ferahlık verir. Şu halde bir nefeste iki nimet mevcût ve her nimete bir şükür vâciptir.”
Evet Sâdî’ye göre bir nefesin çıkması insâna ferah verir, gelmesi insânın yaşamasına hizmet eder. Ne çare ki biz bundan da bir şey anlamadık. Merhûm Sâdî “Nefes çıkınca insân ferahlanır.” diyor, gelince de “yaşama uzar.” Çıkan nefes ya gelmezse yaşamak kesilir değil mi? Zâten biz de insânoğlunun yaşayıp yaşamadığını anlamak için son çare nefesine bakmaz mıyız? Nefes varsa yaşıyor, sağdır diyoruz. Nefesi yoksa ölüdür demiyor muyuz? Siyâset-i şer‘iyyede kısâs lâzım gelirse bir adamın boğazına bir ip geçirilir, altında bulunan masa çekilir ve adam boğularak ölür yani nefesi kesilir, işte anlamadığımız cümle bu. Bu çıkan nefes gelirse (müferrih-i zât)dır, yani insâna hayât verir, ferah verir, gezdirir, yazdırır ila ahirini… Ya gelmezse yine ölüm değil mi?
Kur’ân-ı Kerîm darb-ı meseller ile bize birçok şeyleri anlatır, biz de buraya bir misâl yazacağız:
Bir ağaç kurumuşken ilkbaharın feyziyle hayâta kavuşur, o hayâttan hayâtlar bağışlar, sonbaharın estirdiği başka bir hava ile de yaprakları dökülür, yani nefes alacak cihazı kurur ve ağaç da ölür. Öyle ise biz bunu daha kolaylıkla anlayabilmek için evvela hayâtlarımızı bilelim ki ölümün ne olduğunu iyice anlayalım.
“Hayât ve ölüm!”
Ölümü bilmek için hayâtı, hayâtı anlamak için de Hâliki bilmek gerekir. Hilkat yani yaratılış:
Hep biliyoruz ki her yaşayan ruh sâhibinin bir ruhu, bir de cismi vardır. Acaba rûh nedir, cisim nedir? Rûh hakkında bugüne kadar yazılan bunca yazılar rûhu aydınlığa değil git gide karanlığa götürmüşlerdir. Evet kimisi rûhu, âyet-i kerime yönünden, kimisi başka cihetlerden incelemişler ve her rûh sâhibine bir kanaat verememişlerdir. O halde biz bugün rûhu herkesin anlayabileceği bir şekilde incelemek istiyoruz. Hep biliyoruz ki her yaşayan hayât sâhibini yaşatan bir nefestir. Nefesi olana sağ, nefesi olmayana ölü diyoruz. Nefes olmasa ne ses, ne harf ne kelâm meydana gelir. O halde muvakkaten “rûh bir nefestir” diyeceğiz. Fakat bu nefesi nereden alıyoruz ve nereye veriyoruz? Nefesi de muhtâcı bulunduğumuz havadan alır ve yine havaya veririz. Hava bize /ağzımıza/ gelince nefes, boğazımızda ses olduğu gibi dilimizde kelâm olan, gözümüzde giren, elimizde tutan, kulağımızda işiten, hâsılı bizi hareket ettiren ve ettirmeyen şeydir. Rûhumuzun havadan olduğu zâhirken, acaba cisim nedir? Bunu da Peygamber-i âhir zaman efendimiz Hazretleri’nin bir hadîsi ile inceleyeceğiz. Evet, Peygamberimiz (s.a.v.) efendimize sordular.
“Ya Resûllallah, rûh nedir? Cisim nedir?
O Sâhib-i âlem efendimiz de:
“Ervahüküm eşbahüküm, eşbahüküm ervahüküm.” buyurdular.
Yani “Sizin rûhunuz cisminizdir, cisminiz de ruhunuzdur.”
Biz rûhun bir havadan ibâret olduğunu yine hava ilmiyle buluyoruz.
Ya cisim nedir?
Cismi anlamak için havayı iyi anlamak lazımdır.
Hava ki hidrojen ve oksijenden ibârettir. Yani hava su ve ateştir. Havanın olmadığı yerde su, suyun olmadığı yerde hava bulunmayacağı gibi bunların bulunmadığı yerde de ne nebât ne maden hiçbir şey yoktur. Biz burada eski dört unsur nazariyesini inceleyecek değiliz, ancak muhakkaktır ki arzımıza düşen bir katre yağmur, arzımızı aşılıyor ve o aşıdan bir alay evlâd / cemâdât, nebâtât, hayvânât/ meydana geliyor. Yerden çıkan bunca ot, çiçek, ağaç, yemiş, hubûbat gibi nesneler arzın evlâdıdır. Bunlar arza hayât verdiği gibi dağıttıkları hayât ile de hayât-ı hayvâniyye başlıyor. Yine peygamber efendimiz buyurur ki:
“Her bir katre yağmuru bir melek indirir. ” evet o yağan yağmur katresiyle bir hayât meleği arza inmese bu hayât nereden gelirdi? Şimdi biz sözü uzatmadan yine hava ile bahsimizi ilerleteceğiz. Hava bize gelince nefes olduğu gibi otta ot, çiçekte çiçek olan ve bütün eşyânın iç yüzü yine havadır. Havadan hâsıl olan bu arzın evlâdından gıdâlanır, kanlanır, canlanır büyürüz. Biz buna daha bir anlayış verebilmek için Hazret-i Nûh’un gemi meselesini hatırlatacağız.
Nûh (a.s.) bir gemi yapmış, o gemiye her cins hayvândan birer çift almış. Biz bu faraziyeyi bugün tasavvur edebiliriz. Mesela büyük bir bina yapılmış bu binaya bütün canlılardan birer çift alınmış, iki ayaklı, dört ayaklı, uçan uçmayan, zehirli hayvâna kadar. Bunların hepsi bu binada yaşar. Ne ile? Her biri kendine göre şu havadan alacağı nefesle. Bunlar bu hava ile canlanır, gıdâsız yaşanmayacağına göre bunlara bir gıdâ tertip edelim. Mesela bir cins buğday, bir cins ot ve su. Ki bunların hepsi yine havadan zuhûra gelmişti. Evet bir cinsten olan gıdâyı hepsine verdik ve yediler, içtiler, yaşadılar, kanlandılar. Kan nutfe oldu eşlerini aşıladılar, her biri kendine göre bir evlâd ana rahmine gönderdi. İyi ama dikkat ettik mi ki bir binaya dolan havadan binlerce mahlûk nefes aldı canlandı. Eğer bu yürüttüğümüz nazariye yalnız havaya kalaydı, her cins için başka hava lazım olurdu. Mesela insân oğullarının aldığı havadan yalnız insân olmak lazımken, aynı havadan bunca mahlûk zuhûra geliyor ki, aklı acze düşüren bir mesele. Gıda da öyle. Bir buğdaydan insân gıdâ aldığı, yaşadığı, büyüdüğü gibi bütün hayvânât da bu gıdâ ile büyümektedir. Yine insân için başka, hayvânât için başka gıdâ gerekmez mi idi?”
*
Hâsılı kelâm “Nefh-i Rahmân” yahut “Nefes-i Rahmân” vâhid olduğu halde kendinden kendine tecellî ederek içinde taşıdığı istidâda ve mertebeye göre zuhûr etmektedir. Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatları nefs hangi mertebede zuhur ederse etsin zâtıyla irtibâtlıdır. Bu irtibâtı sağlayan nefes-i Rahmânîdir. “Gizli hazîne” yine kendinden kendine /bilinme sevgisiyle/ bu nefes ile faâliyettedir. Şehâdet /dünya/ âleminde olup duran bu nefesin tezâhürüdür, bu nefes denen azîz varlığın tasarrufu da yani “Kün” emr-i ilâhîsi de her ân bir âdem-i manânın iki dudağı arasındadır vesselâm.


64

1. Kıldı insâniyyeti insânlığı âbâd dîn
Ayırıp hayvâniyetden eyledi âzâd dîn
(İslâm insânlığı, insân olmayı öğretip mamûr etti. İnsânı hayvânlıktan ayırıp /aslına ulaştıracak ilim, irfân ve aşk ile donattı, kölelikten kulluğa yükselterek, Hakk’ı bilip bulmasını, Hakk’a yükselmesini ve Hak’ta olmasını öğreterek/ onun özgür olmasını sağladı.)

2. Hulk-i pâk-i Ahmed-i Muhtâr ile tezyîn edip
Zât-ı pâk-i vahdete hem eyledi irşâd dîn
(İslâm, Ahmed-i Muhtâr’ın /Seçilmiş olan Ahmed’in/ temiz yaratılışını güzel ahlak ile süsleyip onu vahdetin temiz zâtına irşâd etti /iletti/.)

3. Fark için insânı hayvândan kerâmât-ı kelâm
Merhamet re’fet hayâ iffet rızâ îcâd din
(Cenâb-ı Hak hayvândan ayırt edilsin diye insâna kelâm gücünü bağışladı. İslâm, merhâmet, acıma, utanma, temizlik ve hoşnut olma hislerini icât etti. İnsânı bu özellikleriyle şereflendirdi.)

4. Âdem’e ta‘lîm-i esmâ ârife esrâr-ı Hak
Kim bilirdi hayr u şerri etmese imdâd dîn
(İslâm yardım etmese, Âdem’e isimlerin öğretilip tasarrufunun verildiğini, Hakk’ın sırrının ârif kişilere verildiğini, hayrı ve şerri /Celâl ve Cemâl’in ne olduğunu ve bunların kaynağını/ kim bilebilirdi?

5. Târih-i âlem kadar yokdur muallim âkıle
Bak ne yaptı dîni tahkîr eyleyen Şeddâd’ı dîn
(Düşünen kişilere âlemin tarihi kadar öğretici bir öğretmen yoktur. Dîne hakâret eden Şeddâd’ı, İslâm bak ne hâle getirdi?)

Şeddâd, Yemen’de Âd kavminin hükümdârı olup Hûd Peygamber zamanında yaşamıştır. Kibri galip gelmiş “Tanrılık” iddiasında bulunmuş, bu iddiasını ispat etmek için “Bâğ-ı İrem” denilen Cennet’den mülhem bağlar, bahçeler inşâ ettirmiştir. Neticede bu bâğ içindeki sarâyına giderken Allah’ın gayretiyle helâk olup gitmiştir.
Yûnus Emre (k.s.) bir beytinde Şeddâd’ın cennete benzer bir yer yapmak istediğini fakat Cenâb-ı Hakk’ın buna müsâade etmediğini şöyle nutkeder:
Şeddâd yapdı uçmağını girmeden aldı cânını
Bir dem amân verdirmedi yedi iklîm tutan ana

Yine şöyle buyurur:
Şeddâd bir Uçmak yapdı Nemrûd göğe ok atdı
Kârûn’u da yer yutdu Âdil Nuşirvân kanı

6. Dîn ile dünyâyı tezyîn etmeyen her milletin
Yaptığı türlü hatâlardan eder feryâd dîn
(Din, yani İslâm, imân ve ihsân ile dünyayı süslemeyen milletlerin yaptığı türlü hatalar sebebiyle feryât eder.)

7. Dîne bağlı bir avuç Türk’den neler çıkdı neler
Etdi dinsiz bir nice milletleri berbâd dîn
(İslâm’a inanan bir avuç Türk’ten neler çıktı neler /ne değerler zuhûr etti/ İslâm nice dînsiz milleti perîşân etti.)

8. Dîn deyip geçme eğer dîn olmasa olmazdı hak
Hak’dır insânoğluna vermiş sahîh evlâdı dîn
(Din deyip geçme, eğer gerçek din /İslâm/ olmasa, hak ve hakîkat ortaya çıkmazdı/. İnsânoğluna en sahîh en gerçek evlâdı /yani Muhammedîleri/ İslâm vermiştir ki elhak doğrudur.)

Evlâd zâhiren mâlûmdur. Bâtınen bütün bu mevcûdât bir babanın ana ile terkîbinden hâsıl olmuş çocuklarıdır. Dört unsurun cemâdâta, nebâtâta ve hayvânâta tenezzülü olan bu evlâd içinden zuhûr eden insân…
Nihâyet bu insânlık âlemi içinden dîn-i mübînin verdiği bilgi ve sevgiyle Muhammed’e ulaşan kâmil insân, Hz. Kemâlî’nin “sahîh evlâd” dediği zât-ı Hakk’ı bilen ve onun hakîkatinde ifnâ olan Muhammedîlerdir vesselâm.

9. Münkir-i dîn kendini inkâr eder duymaz ezân
İbtidâ fevz ü felâha çağırıp nevzâdı dîn
(Dîn-i İslâm’ı inkâr edenler ezân-ı Muhammedî’nin davet ve esrârını duymazlar. Dîn-i İslâm önce yeni doğanları kurtuluşa ve selâmete çağırır.)

10. Dîn nedir dünyâ nedir fark etmeyen gâfillere
Âlim olsun câhil olsun oldular ilhâd-ı dîn
(Dîni ve dünyayı fark edemeyen boş insânlar, âlim de olsa câhil de olsa gerçek inançtan dönmüştür.)

11. Dîn ile dünyâyı düşman gösterir ehl-i dalâl
Etdiler dinsizliği baştan başa isnâd-ı dîn
(Doğru yoldan sapanlar, dîn ile dünyayı düşman gösterir. Onlar dînsizliği baştan başa dine bağladılar /dîn kabûl ettiler/.)

12. Etmesin da‘vâ-yı hürriyet esîr-i nefs olan
Gâfilin kalbinde aslâ işlemez mirsâd-ı dîn
(Nefsinin esiri olan kişi hürriyet /tam yokluk, terk-i terk, Hak ile bâkî olma/ davasına girmesin. Din, gâfil insânların kalbine aslâ işlemediği için bunların kalbleri İslâm’ın hakîkatini göstermez.)

13. İster ol mes‘ûd-i âlem ister ol menfûr-ı Hak
Nev‘-i insâna saâdetler verir is‘âd-ı dîn
(İster âlemin en mes‘ûd insânı, ister Hakk’ın nefretine /lânetine/ uğramış birisi ol, bu mübârek dîn yani İslâm, insânoğluna saâdetler verir vesselâm.)

14. Cins-i insân olsa da şeytândan adâldır o kim
Gösterip dindâr kendin etdiler ifsâd-ı dîn
(Kendini dindâr gösterip de dîni bozanlar, cinsi insân olsa da şeytândan daha sapkındır.)

15. Dîn Muhammed dînidir Kur‘ân Kitâbullâhdır
Her ne var ahkâm-ı Hakk’ı bildirir üstâd-ı dîn
(Bu dîn Muhammed dînidir. Kur’ân, Allah’ın kitâbıdır, dinin üstâdı /Resûlullah (a.s.) ve onun vârisi olan yaşayan Muhammedîler/ her ne ve kim var ise/ Hakk’ın hükümlerini bildirir.)

16. Hem nebîler hem velîler dîn-i Hak me’mûrudur
Eyle zikrullâhı dâim ol durur evrâd-ı dîn
(Nebîler ve velîler Hak dîninin yani İslâm’ın me’mûrlarıdır. Daima zikrullah /tevhîd/ ile meşgul ol. İslâm’ın her gün okunacak bir virdi var ise, o da budur!)

17. Hind ü Fâris Türk, Arab, Kürd, Arnavud her ayrılık
Bir inanca bağlayıp birleşdirir efrâd-ı dîn
(Dîn Hind, Fars, Türk, Arap, Kürd, Arnavud gibi farklı milletlerden olmanın verdiği ırk ayrılıklarını ortadan kaldırarak insânları aynı dînin ferdlerinden olma bilinciyle bir araya getirir.)

Cenâb-ı Hak vâhiddir ve nûruyla eşyâyı kuşatmıştır. İslâm tevhîd yani vahdeti anlama, yaşama dînidir. Kemâlî Efendi’nin kasdettiği inanç işte bu tevhîd inancıdır. Tevhîd insânı vahdet idrâkine götürür. Gönülde idrâk edilince ne ırk kalır, ne mezhep ne de başka bir düşünce.

18. İki âlemde saâdet isteyen olsun emîn
Ey Kemâlî her kemâle yetdiler zühhâd-ı dîn
(Ey Kemâlî! İki âlemde mutlu olmak isteyen “emîn” olsun. İslâm’ın zâhidleri her kemâle ulaştılar.)

“el-Emîn” sıfatı Hz. Resûlullah’ın (s.a.v.) ve vâris-i Muhammedî olan velâyet ehlinin sıfatlarındandır. Zâhiren halkın güvenini sağladıkları gibi bâtınen Hakk’ın da güvenine mazhar olan kâmiller ilâhî emâneti yani Hak sırrını alıp onu sinelerinde muhafaza etmişler ve ancak “emâneti ehline veriniz.” hükmünce lâyık olanlara aktarmışlardır. İnsâna düşen, zühd, takvâ, aşk ve irfân yoluyla, sülûk ile nefsini emânet alabilecek hâle getirmektir.


65

1. Âkil olmaz bilmeyen âdemliğin dem olduğun
Zât-ı Hakk’ı her nefes sırrında hemdem olduğun
(Âdemliğin dem /nefes, kan ve ân/ olduğunu; her nefes alıp verdiğinde sırrında Hakk’ın zâtıyla hemdem /yoldaş, birlikte, aynı havayı soluyan bir fert olduğunu, ondan ayrı olmadığını/ bilmeyen kişi / bütün ilimleri yutmuş görünse de/ akıllı değildir. /o kendini aldatır. /)

2. Âkil olmaz bahr-i lâ’da etmeyen mahv-ı vücûd
Ârif olmaz bilmeyen illâya mahrem olduğun
(Lâ /yokluk/ denizinde vücûdunu yok etmeyenin aklı yoktur. İllâ’ya / Hakk’ın varlığı ve birliğine/ mahrem olduğunu yani Hak sırrını kendinde taşıdığını/ bilmeyen ârif olamaz.)

Lâ ve illâ yani nefy ü isbât, yokluk ve varlık; fenâ ve bekâ sırrıdır. Yûnus Emre (k.s.) “Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı” der. Nefsimizi müstakil bir varlıkmış gibi vehmettikçe nefs-i küllü yani Hak sırrını anlamamız mümkün değildir. Hakîkat terk ede ede gönülde tecellî edecektir. Öyleyse gönüldeki tozları “lâ” ile silip yerine “illâ”yı ikâmet etmelidir ki mahremiyet tamamlanıp kemâle ulaşılsın.

3. Hakk’ı zâhir, Hakk’ı bâtın, Hakk’ı kâim görmeyen
Ol ne bilsin âdemin Hak Hakk’ın âdem olduğun
(Cenâb-ı Hakkı zâhir, bâtın ve vücûdda mevcûd /dâimî/ görmeyen kişi Âdem-i manânın Hak, Hakk’ın âdem-i manâ olduğunu nereden bilsin?

Mâlûmdur ki Cenâb-ı Hak meleklere âdeme secde etmelerini emretti. İblîs ondaki rûh-ı azamı göremediği için buna yanaşmadı. İblîs meşrebinin anlayamadığı şu idi ki, Allah hassü’l-hâs olan yani kemâlini tamamlamış olan kuluna Rahmânî nefhası ile diriltmişti. Kur’ân’da “onu düzenlediğim insân şekline koyduğum ve ona rûhumdan üflediğim zamân siz hemen onun için secdeye kapanın” (Hicr/29) buyurduğu bu rûha işârettir. Yoksa varlık âleminde her şey kabiliyetince Hakk’ın rûhunu kabiliyeti oranında sergilemektedir. Bu rûh, külli vahiyle insânın Hak’ta oluşumunu, tamamlanmasını ifâde eder ki el’ân kemâl sahiplerinde olupduran budur. Bu cihetle kâmillerin sâdık âşıklara nefyettikleri Muhammedî /küllî/ mâya yani rûh işte bu rûhtur. Efsane ile uğraşan zâhir ehlinin anlayamadığı budur. İslâm insânı âdeme secde yoluyla Hakk’ı isbat ettiren yegâne Hak yoldur. Hâsılı kelâm âdeme secde Hakk’a secdedir. Âdeme secde ondaki külli olana, kâmil ve mükemmil olana secdedir. Makâm-ı âdeme gelen kişinin sûreti de sîreti de Hakk’ın nûruna boyanmıştır. Bu sebeple Hz. Niyâzî şöyle buyurur:
İki kaşın arasında çekdi hatt-ı istivâ
“Alleme’l-esmâ”yı ta‘lîm etdi ol hatdan Hudâ

Zât-ı ilme Mustafâ esmâya Âdem’dir emîn
İkisinden zâhir olmuşdur ulûm-ı enbiyâ

Zât u esmâ vü sıfât ef’âl u âsâr cümleten
Her zamânda bir velînin vechine bunlar ziyâ

Secde eyle Âdem’e tâ kim Hak’a kul olasın
Eden Âdem’den ibâ’ Hak’dan dahi oldu cüdâ

Kenz-i lâ-yefnâyı bilmez kandedir illâ fakîr
Bahr-ı bî-pâyânı bulmaz etmeyen terk-i sivâ

Sûretâ gördüler Allâh diyeni olmuş fakîr
Sandılar Allâh fakîrdir kendilerdir ağniyâ

Ravza-i hadrâyı bilmez Hızr’a yoldaş olmayan
Âb-ı hayvânı bu zulmü bilmeyenler sandı mâ

Bil ki seddeyn iki kaş İskender ortasındadır
Cem’-i cemü’l-cem’ ile feth oldu ebvâb-ı Hudâ

Kanda bulur Hakkı inkâr eyleyen bu Mısrî’yi
Zâhir olmuşken yüzünde nûr-ı zât-ı Kibriyâ

4. “Men aref” sırrın duyan “kâim bi-nefsillâh”dır
Nefsini fehm eyleyen bilmez ham u kem olduğun
(Men aref /Nefsini bilen –ârif olan- Rabbini de bilir./ sırrını vicdânında yaşayan kişi “Allah’ın nefsiyle kâim yani bekâ bulmuş ve kendi kendine yeten, varlığı başka birine muhtâç olmayacak makâma /bekâbillaha/ gelir. Kezâ nefsini bilen kişiler hamlığı, noksanlığın, kötülüğün ne olduğunu bilmezler. Zirâ vahdette ikilik yoktur.)

Kıyâm bi-nefsihî, ikinci bir varlığa bağımlı olmayan, varlığı kendi kendine yeterli olan Allah demektir. Nefsini Kayyûm eden yani Hak ile kâim olan fânîfillah olmuş bir sâlik, ölmeden vâsilîn içine dahil olmuş velâyet erbâbıdır.

5 Variyetden geçmeden varlıkta bir var olmadan
Anlamaz sırrın Kemâlî sırr-ı mübhem olduğun
(Kemâlî, insân varlıktan /benlikten/ vazgeçmeden, varlığın bir tek varlık /Hak/ olduğunu bilmeden /yani vahdeti kendi vicdânında yaşamadan/ bu sırrın gizli bir sır olduğunu anlamaz.)

66
1. Bir âh edeyim âhı da cângâhı da yansın
Eflâke çıkıp şu‘lesi tâ Arş’a dayansın
(Bir âh edeyim ki /çektiğim âhın/ âhı da, o âhın çıktığı cândaki merkez de yansın ve yok olsun /Âhım âhımı yok etsin. Öyle ki bu âhın kıvılcımı/ dokuz/ feleklere yükselsin, oradan da geçip tâ arşa dayansın.)

Arş hakkındaki bir âyette “Meleklerin de arşın etrafında Rablerini hamd ile tesbîh ederek döndüklerini görürsün. Aralarında hak ile hüküm verilmiştir. ” (Zümer/75) denilmiştir.
Bir hadîste de “Müminin kalbi Allah’ın evidir, Allah’ın Arş’ıdır, Allah’ın aynasıdır, Allah’ın hazîneleridir.” denmiştir. Burada anılan “mümin” gönlü Hakk’ın zâtına ayna olan, zâtının emânetini taşıyan kâmil insân demektir. Öyleyse Arş-ı Rahmân kemâl sahiplerinin gönlü, onun etrafında dönen melekût ise zikrin şiddetiyle esmâ, ef‘âl, sıfatta faâliyete geçen manevî güçlerdir. Melekût arşa döndüğünde kemâl tamamlanır.
“Âh/آه” Allah/الله ism-i Celâl’inin lâmsız imlâsı yani kesretsiz hâli olup tevhîd-i zâtiyyedir. Tevhîd-i zât (âh) felekleri yani unsurlar âlemini yakıp yok ettiği gibi (=terk-i dünya) feleklerden öteye geçip sâliki vahdete ulaştırır. ‘Âh’ın Arş’a dayanması terk-i hestî (benlik terki) ile fenâ ve bekâ makâmlarının tahakkukudur vesselâm.

2. Ahvâl-i perîşânıma dildârım inanmaz
Yâ Rab o sitemkâra inandır da inansın
(Kalbimin hâkimi /sevgili/ perîşân /darmadağınık/ hâllerime inanmaz. Ya Rab o sitem eden /aşkıma karşılık vermeyip zulmeden/ sevgiliyi inandır da inansın.)

3. Yok bende liyâkat bilirim vuslat-ı yâre
Ammâ n’ideyim tâli‘-i nâ-sâzım utansın
(Yâre kavuşmaya lâyık olmadığımı bilirim ammâ ne yapayım kötü kaderim utansın.)

4. Mâdem ki cânân taleb-i cândan usanmaz
Bari dil-i zârım tamâ’-ı cândan usansın
(Madem ki sevgili cân istemekten usanmaz, bari inleyen gönlüm cân hırsından /dünya sevgisinden, dünyada yaşamak arzûsundan/ usansın.)

5. Ey bâd-ı sabâ zârımı neşreyle cihâna
Aşk ehli sükût-i ebediyetten uyansın
(Ey sabâh rüzgârı inlemelerimi âleme duyur, aşk ehli ebedî sessizlikten uyansın.)

6. Gözyaşım ile akdı gözüm rehgüzerinde
Fermân ediyor hâk-i derim kana boyansın
(Senin yolunda gözüm gözyaşımla birlikte aktı. Şöyle buyuruyor: /Bana tâlipsen cânından geç!/ Kapımın toprağı kana boyanmadan sen bana vuslat edemezsin!)

7. Cânını fedâ eylemeyen yâre Kemâlî
Beyhûde figân eylemesin âteşe yansın
(Kemâlî! Cânını yâre fedâ etmeyen kişi, boş yere ağlamasın, ateşte yansın /yok olup gitsin/.)

67
1. Hamdolsun Allâh’a yaratmış insân
İçime doldurmuş mâye-i îmân
İnsânı bulmayan hayvândır hayvân
İnsânı hayvândan ayırır irfân

(Allah’a hamdolsun beni âdem-i manâ (insân) olarak yaratmış. İçime imân mayâsını koyarak tevhîdin hakîkatiyle doldurmuşhauç. Burada insânı bulmayan. Hz. insâna ulaşıp da insân olmayan/ hayvândır. İnsânı hayvândan irfân /Hakk’ı bilmek/ ayırır.)

2. Aşkdır insânlığın emîn elçisi
Kendinden kendine gider yolcusu
O korkunç yolların aşkdır kolcusu
Ne akıl kalır o yerde ne vicdân
(İnsânlığın emîn /güvenilir/ elçisi aşktır, onun yolcusu kendinden kendine gider. o korkunç yolların kolcusu /muhâfızı/ aşktır. Aşk makâmında ne akıl kalır ne de vicdân.)

3. O yolda kimse yok tek sensin inan
Aydınlık karanlık îmânla gümân
Cinleri vesvese vâhime şeytân
Bilinmez düşmandır seninle doğan
(Aşk yolunda kimse yoktur, tek ü tenhadır ve o yolda inan ki yalnız sen varsın. Yalnız gittiğin bu yoldaki aydınlık ve karanlık, imân ile şüphe gibidir. Yolun /haramîlere benzeyen/ cinleri vesveselerin, vehimlerin ise şeytânî düşüncelerindir. Bu /nereden saldıracağını/ bilmediğin düşmanların seninle birlikte doğar büyürler.)

4. O yola demişler cânsızlar yolu
Dağlar altındadır tek cânân ili
Her taraftan eser ferâgât yeli
Burda belli olmaz ne cân ne cânân
(O yola /aşk yoluna/ cânsızlar /ölmeden önce ölüp fakra erenler/ yolu demişlerdir. /Ulaşmaya çalıştığın o biricik sevgilinin ili /gönülde gizli olan vahdet şehri/ dağların altındadır. Burada yolcuyu her şeyden vazgeçirip ille de cânâna dönmek isteyen /feragat yeli/ duygu ve hâller/ her yönden eser durur. Nihâyet sevgilinin bulunduğu semte yani tevhîd makâmına varınca ne cân /âşık/ ne de cânân /maşûk/ kalır. /Rüzgâr diner ikisi bir ten, bir cân, bir cânân olur/.)

5. O illere giden geri gelmedi
Bunu bildim diyen bir şey bilmedi
Ağlamayan gözün yüzü gülmedi
Hem burda perîşân hem orda nâlân
(O yere giden geri gelmedi, bunu bildim diyen bir şey bilmedi, ağlamayan gözün yüzü gülmedi, hem burda perîşân oldu hem orda ağladı.)

6. O yolu bulmayan başka yol bulmaz
Orda hayât bulan burada ölmez
O ilin gülleri açılır solmaz
O yerin zîneti tesbîh-i Sübhân
(Aşk yolunu bulmayan başka yol bulamaz. Orda /aşkta/ hayât bulan burada /dünyada/ ölmez. Aşk /vahdet, cânân/ ilinin açılan gülleri /ehlullah ve onlara verilen vahdet makâmı/ solmaz /ölümsüz yani Hak ile bâkîdir. / O ilde yaşayanlar “Sübhânallah” tesbîhiyle /her ân Hakk’ın varlığında olma bilinciyle/ süslenmişlerdir.)

“Sübhânallah”, Allah’ta yüzmek, yani her an Hakk’ın ahadiyyet deryâsında olma bilinciyle yaşamak demektir. Vahdet sırrıyla hemhâl olan velâyet ehli her an zikr-i dâimîde olup onlar kesretle perdelenmezler. Diğer taraftan bir kula velâyet verildiyse Cenâb-ı Hak o sırrı bu kişiden aslâ geri almaz. Ehlullah dünyada da manâda da rûh-ı vâsilîn ile birlikte Hakk’ın varlığında seyreder vesselâm.

7. Âşıklar ilidir nevâfil yolu
O ilin her evi ma‘rifet dolu
Orada ne sağ var ne kimse ölü
Orada cân olmaz yalınız cânân
(Âşıkların ili /vahdet makâmı/ nafilelerle /tevhîd, tehlîl, zikir, tefekkür, riyâzât ve mücâhede yoluyla/ ulaşabileceğimiz bir ildir. O ilin her evi /ehl-i diller/ marifet doludur. Bu ilde ne sağdan ne de ölüden bahsedilir /Zira o ilin sâhipleri ihlâs sırrına vâkıf ve vâsıl olmuş ahadiyet ve samediyyet sırrı ile donanmışlardır. /O ilde /makâm-ı vahdette/ cândan yani tek tek şeylerden bahsedilmez, bilakis sadece cânândan, yegâne sevgiliden bahsedilir. O ilin sâhibi “huvallahü ahad”tır. İhlâs/1.)

8. Hayât bir nefesdir giderse gelmez
Balık deryâdadır su nedir bilmez
Ma‘rifet bir güldür açılır solmaz
Onunla bilinir hayvânla insân
(Hayât bir nefestir giderse gelmez. Balık denizdedir, su nedir bilmez. Marifet /Allah bilgisi/ solmayan bir güldür; hayvânla insân arasındaki fark onunla ayırt edilir.)

9. Çalış insânı bul olasın insân
İnsâna yetmeyen hayvândır hayvân
Basîret ehli ol gel kalma nâdân
Yazıkdır insâna kalırsa hayvân
(İnsân olmak için çalış, Hz. İnsânı bul, insân ol. Makâm-ı insâna ulaşamayan hayvândır. Gönül gözünü aç, câhil /Hakk’ı bilmeyenlerden/ olma. /Devirle/ insâna gelip de hayvân olarak kalırsa /Hz. insâna ulaşamazsa/ ona yazık olur.)

10. Zînet-i dünyâya sakın aldanma
Bekâsız cihânın zevkine kanma
Bir gün sorulursun sonra utanma
Yemeden içmeden sorarlar inan
(Bu dünya hayâtı dâimî değil geçicidir, süsüne ve zevkine aldanma. Bir gün yediklerinden, içtiklerinden, hâsılı her yaptığından hesâba çekileceksin sonra /perde açılınca/ utanırsın.)

11. Kadere inan ol kederden emîn
Seni terk edene sen olma yakîn
Sen sana mühinsin sen sana muîn
Bu sözümü anla çalış bir zamân
(Kadere inan, kederden emîn ol /kurtul/. Seni terk edene yakınlık gösterme /sır verme/. İnsân kendi kendine ihânet eder yahut yardımcı olur. Bu sözümü anla, bir müddet çalış.)

12. Sen sana mir‘âtsın sen sana perde
Sensin seni salan bin türlü derde
Sendedir Yaradan, seni her yerde
Ne zamân ayırır seni ne mekân
(Sen sana aynasın yahut perdesin /engelsin/. Kendini bin türlü derde salan da sensin. H3asılı dertlerinin sebebi ve kaynağı da sensin. Şunu bil ki her şeyin Hâlık’ı olan Allah, her yerde ve her şeyde mevcûttur. Seni ondan ne zaman ayırır ne de mekân.)

13. Sen seni bilirsen her şey senindir
Şerr-i nefse uyma baş düşmenindir
Sen yoksun Hak senin cân u tenindir
Bu sırrı fehmeder ilâhî iz‘ân
(Sen seni bilirsen, her şey senindir. Nefsin kötü isteklerine uyma, o senin baş düşmanındır. Sen yoksun /müstakil bir benlik değilsin/ Cenâb-ı Hak senin cânın ve tenindir, sen Hak’tan ayrı değilsin fakat ayrıyım zannediyorsun. İlâhî bilgi bize bu sırrı anlatır.)

Hadîs: “Nefsini bilen /ârif olan/ Rabbini de bilir.”

14. Orayı isteyen cândan geçmeli
Bu fenâ âlemde bir yâr seçmeli
O sevgili elden bâde içmeli
Âlemler içinde olalar hayrân
(Aşk /vahdet/ ilini isteyen cânından /benliğinden/ geçmeli; bu yokluk âleminde bir sevgili /kâmil ve mükemmil insân/ bulup onun elinden bir bâde /aşk şarâbı/ içmelidir ki âlemde vahdet idrâkinin verdiği zevkle hayrân ve mest olsunlar.)

15. Ne hüsn-i Yûsuf var ne Ken‘ân ili
O yerin kâmili bu yerde deli
Ne tutan eli var ne söyler dili
Sîretleri Rahmân sözleri Kur‘ân
(Aşk /vahdet/ makâmında ne Yusuf’un güzelliği ne de Ken‘ân ili bulunur. Aşk ve irfân /vahdet/ makâmının kâmiline burada /şimdi, bu zamanda ne yazık ki anlaşılamamış ve kendisine/ deli denmiştir. O Hak delisi kâmilin görünüşte tutan eli, söyleyen dili yok gibi görünse de aslında onların sîretleri /özleri/ Rahmân sözleri Kur’ân’dır.)
Yûsuf’un güzelliği de Ken‘ân ili de tarihte kalmıştır. Vahdet ehli hüsn-i mutlak olan Cenâb-ı Hakk’ı, yaşayan bir kâmilin himmetiyle ân içinde yaşar. Hak erenler hakîkati tarihî efsânelerde değil sülûk ile yaşanan yakînde bulurlar. Vahdet idrâkine varan fenâ ve bekâ olmuş kâmillerin sûretleri Rahmân, sözleri de Kur’ân’dır. Cenâb-ı Peygamber devrinin Rahmâniyyet kutbuna işâreten “Bana Rahmân’ın kokusu Yemen cânibinden geliyor.” buyurmuştur. Bunları iyi anlamak lazımdır.

16. Bu ilin semâsı sahası yokdur
Bu ilin acı yok hepisi tokdur
Bu ilden atılan kovulan çokdur
Gaflet uykusuna dalma el-amân
(Aşk ilinin yeri göğü yoktur. Bu ilde yaşayanların açı yok, hepsi de toktur /cennet gıdâsı=aşk ile beslenirler/. Bu ilden /aşk ve irfân harâmîsi olup/ atılan, kovulan da çoktur. Aman /ey tâlib dikkat et!/ gaflet uykusuna dalma.)

17. Bu ile giremez değme bir insân
Kör oluncaya dek olmadan giryân
Bu ile düşerse yolum bir zamân
Kemâlî yoldaşın Muhammed Sinân
(Bu ile /aşk ve vahdet makâmına/ kör oluncaya kadar gözyaşı döküp ağlamayan kimseler giremez. Kemâlî! Yolun aşk iline düşerse, Muhammed Sinân yoldaşındır.)

Muhammed Sinân Bey, Kemâlî’nin tarîkdaşı, sohbet arkadaşı matbaacı bir zâttır. Hak erenler “önce refîk sonra tarîk!” demişlerdir. Refîki âşık, ârif ve gerçeklerden olursa tarîk zâten o kişiyi Hakk’a vâsıl eder. Hak sohbeti tâlibe aşk verir o aşk da tâlibi götürür.

68
1. Yavrum sağlıkla yat selâmet uyan
Büyü bir insân ol sâhib-i irfân
Emdiğin süt olsun mâye-i îmân
Başında var olsun ananla baban

(Yavrum, sağlıkla yat, râhat bir şekilde uyan. Büyü, Hakk’ı bilen bir insân ol. Emdiğin süt imân mâyası olsun. Ananla baban başında var olsun.)

2. Büyü büyüten bil ulu Allâh’ı
Cânından azîz tut Resûlullâh’ı
Bütün âlemlerin odur penâhı
Sevgisile coşsun damarında kan
(Büyü, seni büyüten ulu Allah’ı tanı. Allah’ın Resûlünü de (s.a.v.) cânından azîz /yüce/ tut zira bütün /on sekiz bin/ âlemlerin sığınağı, varacağı son merhale, odur. Damarlarından akan kan Allah ve Muhammed sevgisiyle coşup çağlasın.)

3. Büyü bir nefesde eyleme gaflet
Hayâtda nefesdir en ulu ni‘met
Bulmak istersen âlemde râhat
Gönlünü hevâya uydurma bir ân
(Büyü, bir nefescik olsa da gaflet etme. Hayâtta en büyük nimet nefes alıp vermektir. /Âlemde/ yaşarken/ râhat etmek istersen, gönlünü bir ân nefsinin isteklerine kaptırma.)

4. Bak sana ne yapmış Hazret-i Mevlâ
Sen yokken rızkını etmiş müheyyâ
Emrine musahhar hep bütün eşyâ
İdrâk ile seyret bunları hemân
(Bak Hz. Mevlâ senin için neler yapmış: Daha sen yokkan rızkını hazırlayıp bütün eşyâyı senin emrine vermiş. Sen bunları hemen dâimâ idrâkle seyret.)

5. Ağlama gül cihân seninle gülsün
Ni‘metullâh ile eviniz dolsun
Hayra mukârin ol şer uzak olsun
Seninle şâd olsun ahbâb u yârân
(Ağlama, gül ki âlem de seninle gülsün. Eviniz Allah’ın nimeti ile dolsun. Hayra /hayırlı işlere/ yakın ol, kötülükler uzak dursun, sevdiklerin ve dostların seninle mutlu olsun.)

6. Ahlâk-ı kerîm ol azminde metîn
Vefâ ehli ol halk içinde emîn
Sahî ol önünde ger olsa muhîn
Sözünde sâdık ol söyleme yalan
(Güzel ahlâklı, kararlarında sağlam, vefâlı, halk içinde güvenilir birisi ol. Karşında hâin birisi varsa bile sen iyi davran. Sözüne güvenilir bir kişi ol ve asla yalan söyleme.)

7. Nefesine bakıp uyma havâya
Sonra hava salar seni gavgâya
Havalardan kaçıp sığın Mevlâ’ya
Tâ ki nefsin ola nefes-i Rahmân
(Alıp verdiğin nefese /hareketlerine/ dikkat et, arzûlarına uyma. Arzuların sonra seni kavgâya /ikiliğe, cedelleşmeye/ sevk eder. Tâ ki nefsin Rahmânî nefes oluncaya kadar nefsinin arzûlarından Mevlâ’ya sığın.)

8. Deme eşyâya Hak eşyâ zâildir
Gördüğün bildiğin Hakk’a hâildir
İnsânı kurtaran nefs-i kâmildir
Her derd devâ bulur cehle yok dermân
(Eşyânın Hak /gerçek ve müstakil birer varlık/ olduğunu düşünme. Görüp bildiğin her şey Hakk’a birer perdedir. Nefsini kemâle ulaştır, insânı kurtaracak olan şey kâmil bir nefistir. /Şunu iyi bil ki cehâletten /Hakk’ı bilmemekten/ başka her hastalığın devâsı bulunur.)

9. Adın Osmân Kemâl okundu ezân
Anan Sekîne bil babanı Burhân
Deden bay Süleyman biri de Osmân
Dâim duâ eder Kemâlî Ozan
(Adın ‘Osmân Kemâl’ denilerek /kulağıma/ ezân okundu. Ayrıca ‘annen Sekîne, baban Burhân, dedenin biri Süleymân, biri de Osmân’ diye telkin ettiler. Osmân Kemâlî Ozan onlara dâimâ duâ eder.)

69
1. Sevdiğim herkesin gamgüsârısın
Nedendir âşıkın sitemkârısın
Düşer mi şânına bunca tegâfül
Sen ki mülk-i hüsnün hükümdârısın
(Sevdiğim, herkesi tesellî eden, kederini dağıtan birisisin, /böyle olduğun halde niçin/ âşıkına zulmediyorsun? Sen ki güzellik ülkesinin hükümdârısın, bunu bilmez görünmek senin şânına yakışır mı?)

2. Ağlardım bir zamân gülerdi ol mâh
Yanardım âteşe yoktu bir penâh
Sana cânlar fedâ ey âh-ı cângâh
O tatlı günlerin yâdigârısın
(Bir zamânlar ben ağlarken o ay yüzlü sevgili gülerdi. Ateşler içinde yanarken bir kurtarıcım yoktu. Ey cân evimin âhı sana /bir cân değil/ cânlar fedâ olsun zirâ sen o tatlı /bana aşk bahşettiğin/ günlerin hâtırasısın.)

3. Esîr-i aşkınım istemem necât
Âteşlere yansam eylerim sebât
Yolunda ölmekdir benim çün hayât
Çünki hayâtımın neş‘ezârısın
(Aşkının esîriyim, bundan kurtulmak istemem. /Bilakis/ ateşlerde yansam da bu esârete katlanır, senden vazgeçmem. Çünki benim için hayât senin yolunda ölmektir ve yine sen hayâtımın neş’e kaynağısın /yaratıldığım gerçek kaynaksın./)

Neş’e, hem sevinç hem de yeniden yaratılma, var olma demektir. Sevgisiz insân ölü olduğu gibi sevgilisiz insân da ölüdür. İnsân bu âlemde bir kâmil mürşid ile yeniden dirilir.

4. Güzeller içinde yokdur misâlin
Yûsuf elin keser görse cemâlin
Güzellik emeli senin visâlin
Sen her güzelliğin iftihârısın
(Güzeller içinde benzerin yoktur. Yûsuf yüzünü görse elini keser. Güzellikten maksat sana kavuşmaktır. /Ey güzelliği mutlak olan kâmil ve mükemmil olan!/ sen her güzelliğin övünç /fahr/ kaynağısın.)

5. Herkese vaslındır aksâ-yı emel
Her şey senin için eyliyor cedel
Hiç kimse bilmiyor sırrın ey güzel
Söyle başın için kimin yârisin
(Ey güzel! Herkesin son arzûsu sana ulaşmaktır. Her şey seninle olmak, sana dönmek için mücâdele ediyor. Fakat hiç kimse senin sırrını bilmiyor. Ey güzeller güzeli başın için söyle: Sen kimin yârisin?)

Güzeller güzeli olan zât-ı Hak mazharı kâmil sırr-ı Hakk’ı kendi yetiştirdiği ve gözbebeği olan “Sen bensin, ben de senim.” dediği terk-i terk ehli kâmile verir ve mirâsını ona devreder. Bu ilâhî mirâs birden bire devreder. Kemâlî Hz. “başın için” derken ilâhî mirâsı devreden kâmilin şehâdetini vurgulamaktadır. Zirâ her velî -nefsini Hak için fedâ ettiği için- şehiddir.

6. Kitâb-ı hüsnüne getirdim imân
Cemâlin Kâbe’dir sözlerin Kur‘ân
Leblerin sırrını edemem beyân
Bahr-i melâhatin güher-bârısın
(Ey kâmil ve mükemmil olan azîz! Ben, senin güzelliğinin kitâbına /Hakk’ın cemâlini yansıtan cemâline/ imân ettim. Ben o cemâli okuyorum/. Öyle ki cemâlin /vechin/ Ka‘be, sözlerin de Kur’ân’dır. Dudaklarının sırrını /vasfını/ ise kesinlikle dile getiremem. Sen, güzellik /cemâl/ denizinin cevher saçan bir zâtısın.)

7. Sensiz cennet olsa eğer meskenim
İstemem billâhi ey nâzlı tenim
Seni medheylemek ne haddim benim
Sen medhe sığmayan bir nigârsın
(Ey nazlı tenim /sevgilim!/ Eğer yaşadığım yerde sen yoksan, cennet bile olsa orayı billahi istemem. Seni övmek, benim ne haddime düşmüş, sen övgülere sığmayan bir güzelsin.)

8. Sehhâr gözlerine olalı meftûn
Kemâlî nâmına dediler mecnûn
Ben rüsvâ olayım tek sen ol memnûn
Dîvâne gönlümün nigehdârısın
(Büyülü gözlerine tutulduğumdan beri, Kemâlî’nin adını mecnûn /deli/ dediler. Ben rezil-rüsvâ olayım, yeter ki sen memnûn ol zirâ çılgın gönlümü gözetleyip koruyan sensin.)

70
1. Bakıp hâl-i perîşânıma her dem dîde kan ağlar
Kalıp göz ağlamaktan şimdi hâlâ cism ü cân ağlar
(Perîşân hâlime bakıp gözüm her an kanlı gözyaşı döker. Gözüm ağlamayı bıraktı, şimdi cânım ve bedenim ağlar.)

2. Bu derdler ki benim vardır ger olsa zerresi zâhir
Değil dostlar bu zârı görse a‘dâ bî-gümân ağlar
(Benim öyle dertlerim var ki eğer bunların zerresi bilinseydi bırakın dostlarımı, -hiç şüphesiz- ağladığımı gören, dertlerime tanıklık eden düşmanlarım da ağlardı.)

3. Bu derd-i bî-devâmı kâinâta etseler taksîm
Halâyık titreyip bu derdden kevn ü mekân ağlar
(Bu devâsız derdimi kâinâta dağıtsalar, mahlûkat katlanamaz, bütün kevn ü mekân ağlardı.)

4. İşitse zâr u efgânım değil ol bî-vefâ dildâr
Rakîb-i nâ-sezâ hem kâfir hem ehl-i îmân ağlar
(Ağlama ve inlemelerimi /sadece/ o vefâsız sevgili değil, / ona lâyık olmayan rakip ağlar, kâfir ve müslümân ağlar.)

5. Habersiz savt u efgânım değerse tâs-ı eflâke
Kıyâmet zannedip ins ü melek, “Kerûbiyân” ağlar
(Çığlık ve figânlarım habersiz bir şekilde /gayr-ı ihtiyârî/ göklerin yedi katından çıkıp en zirvesine değse ins ü melek /bedenli ve bedensiz bütün varlıklar/, Hakk’a en yakın, büyük melekler kıyâmet kopmuş zannedip ağlar.)

6. Erişse dûd-ı âhım ger feleklerden süreyyâya
Sukûtun zannedip arz u semâ ehl-i cihân ağlar
(Âhımın dumanı, ülker yıldızına erişse yer, gök ve dünya ehli o yıldızın düştüğünü zannedip ağlar.)

Ülker veya Pervin de denilen ve dünyaya en yakın/ yıldız olan Süreyyâ, güzelliği ve parlaklığı sebebiyle sevgiliye /mürşid-i kâmile/ benzetilir. Âşıkın âhının dumanıyla ülkeri gökten yere düşürmesi, kesretsiz ve ism-i Celâl’in kısaltılmış bir zikir olan “Âh” ile âşıkın maşûk-ı hakîkîyi gönlünde / esmâsı, ef‘âli, sıfâtı ve zâtıyla tecellî ettirmesi demektir.

7. Kitâb-ı hüsn-i dildârın bileydi terkîbin vâiz
Kitâbın atıp ol hüsne durup karşı dîvân ağlar
(/Dini kabuğundan anlayıp anlatan/ vâiz, sevgilinin güzelliğinin kitabının içinde yazılanları bilseydi, / önündeki/ kitabını atıp sevgilinin güzelliğine karşı durup /hürmet edip/ ağlardı.)

8. Eğer ol nakş-i gülgûn içre zâhid görse bir ma‘nâ
Salât u zühd ü takvâyı unudup câvidân ağlar
(Zâhid eğer o gül renkli nakşın /kâmilin vücûdu/ içinde gizli olan manâyı görseydi namâzı, zühd ve takvâyı /alışkanlık haline getirip kılı kırk yararak uyguladığı bütün ibâdet ve tâati/ unutup ebediyen ağlar.)

9. Göreydi kaşının mihrâbını meyhânede sofî
Mesâcidden çıkıp ya mest olur ya mest-rân ağlar
(Ham sofu meyhânede kaşının mihrâbını /kıvrımını/ görseydi mescidlerden çıkıp ya sarhoş olur ya da içmeye devâm edip ağlardı)

Zâhid zühd ve takvâ ehli şerîat sâhibi bir kişidir fakat Hak’tan ve hakîkatten haberi yoktur. Halbuki dünyaya gelmekten maksat Hakk’ı bilmektir. Meyhâne kâmil mürşidin bulunduğu yer, şarap ise âşıklara sunduğu Hak bilgisidir. Mescid şerîati, meyhâne hakîkati temsîl eder. Kâmiller ikiliği birliğe tebdîl ettikleri gibi tâliplerini de birliğe yani tevhîde sevk ederler. Kısaca söylemek gerekirse gönül ehli ikisini yani celâli ve cemâli birleyen kişidir.
Kaşın mihrâbından maksat kıvrımıdır. Zâhid sofu mihrâba yani zâhire, gönül ehli ise mürşid-i kâmilin şahsında manâya ve Hakk’a secde eder. Zira onun vücûdu zât denizinde yok olmuş ve ondan görünen Hak olmuştur. Bu sebeple kaşları “kâbe kavseyn”, Hakk’a yakınlık /Mirâç/ sırrının işâretidir. Bu sebeple turuk-ı aliyyede râbıta vardır ve Hak’tır. Erenlerin gerçek secdesi râbıta hâlinde olmaktır. Salât sırasında kıbleye durup secde etmek farzdır, bu, ibâdetin zâhiri şartıdır. Salât-ı dâimîde ise secde yani yokluk hakîkatte var olmak için farzdır. Kemâlî Hazretleri sofu için “göreydi” temennisinde bulunuyor. Sofu mürşid-i kâmilin vücûdunu değil manâsını görseydi hiç düşünmez secdeye kapanır muvahhid /Hakkı birleyen kişi/ olurdu.

10. Şecerler dağ u taşlar ey Kemâlî mât olup kalmış
Nehirler ol perînin derdiyle olmuş revân ağlar
(Kemâlî! Ağaçlar, dağlar ve taşlar sevgilinin karşısında /bir heykel yahut ölü gibi/ donup kalmış, nehirler o melek gibi güzel sevgilinin derdiyle akarak ağlar.)

Perî yahut melek, melekût âlemine mensuptur. Kâmillerin görünen bir dünyevî bir de görünmeyen melekûta ait uhrevî /melekûtî/ vücûdları vardır. Varlık Hakk’a yolcudur. Yolculuğun son merhalesi insândır. Bu sebepledir ki sefere çıkan varlık, yani kâinâtın bedenli veya bedensiz misâfirlerinin hedefi önce insâna ve nihâyet insân-ı kâmile ulaşmaktır. İnsân ancak insân-ı kâmil yüzünden, onun vesilesiyle Hakk’a intikâl edebilir. Arayış kemâle ulaşıncaya kadar devâm eder. Kemâlî Hazretleri mahlasıyla oynayarak insânda bitecek olan bu ilâhî cümbüşü anlatmaktadır vesselâm.

71
1. Ne benliğim vardı ne bu kâinât
Bu sırra “emr-i kün fekân” dediler
Ne hayât var idi ne havf-ı memât
Buna da “sâbit-i ayân” dediler.
(/Oluş başlamamıştı./ Ne benliğim ne de görünen şu kâînât vardı. Bu benlik ve vücûdun zuhûruna “kün fekân” /ol dedi ve oldu/ emri dediler. Ne hayât ne de ölümün korkusu vardı. /Zâtın sıfatlara zuhûrunun sözkonusu olmadığı/ bu vahdet hâline ayân-ı sâbite / sâbit hakîkat/ dediler.)

Kün fekân, “Ol, dedi ve hemen oldu.” demektir. Bu terkip âyetlerde “kun fe yekûn “şeklinde geçer (bk. Bakara 117, Âl-i İmrân/ 47 vd.). Kâf ve nûn /kün/ harfleri de aynı oldurma sırrının anahtarıdır. “Kün!” birlikten çokluğa, çokluktan birliğe geçişin ilâhî remzidir. Vahdet penceresinden bakınca “olan biten yoktur, ‘O’ vardır. Zirâ vahdet parçalanmaz. Kesretten bakınca olupduran bir tek varlık vardır. İnsân sağına soluna değil özüne bakmalıdır. “Ol” emri, yani “Ol” sırrı ile meydana gelen iş, bizim zuhûrumuzla ilgili olduğu kadar, aslımıza dönmemiz için söylenmiş bir İlâhî emirdir. Sefer, “Ol” remzinin iki manâsı arasında kendinden kendine bir yolculuktur vesselâm.

2. Bize göre olmuş olacak, ne var
Bir zerre kalmadan oldu âşikâr
Sakladı bu sırrı Sânî‘-i tekrâr
Bilginler o âna bir ân dediler
(Olmuş yahut olacak dediğimiz her ne varsa /Zât-ı Hakk’a göre değil/ bize göre(!)dir. Aslında zâtta var olan şeyler bir zerre kalmadan hepsi ortaya çıkmıştır. /Esmâ, ef‘âl ve sıfatlarını tekrâren var eden Allah / Kendi zâtında olan bu sırrı sakladı. Bilginler /meseleyi yorumlayan âkiller/ o âna bir ân /yani Hak, güzellik, ayân-ı sâbite, lâ-taayyün/ dediler.)

3. Görünen âlemler o sırdan çıktı
Onun bir yüzü Hak bir yüzü halkdı
Ne varsa görünen ilm-i mutlakdı
Açılan sırlara imkân dediler
(Görünen âlemler o /ân/ sırrından çıktı. Onun bir yüzü Hak / lâ-taayyün/, bir yüzü halktı / taayyündü. / Görünen ne varsa, mutlak / Hakk’ın zâtında gizli/ bilgi idi. Zâtta sıfatlara açılan /zuhûr eden/ bu sırlara imkân / hudus âlemi, olacak olan âlem/ dediler.)

4. İsimden isimler sıfâttan sıfât
Ne varsa bilindi bilinmezdi zât
Mim-i Ahmed idi bâisi nevzât
O sırrın adına insân dediler
(İlâhî isimden isimler, sıfâttan sıfatlar /açığa çıktı ve/ ne varsa bilindi fakat zât bilinmezdi. Bütün bunların sebebi /varlığa gelecek olan/ Ahmed’in mimi idi. / Ahad’den Ahmed’e tecellî eden O sırrın adına “insân” dediler.)

Mevcûd, yegâne vücûd olan Cenâb-ı Hakk’ın esmâ, ef‘âl ve sıfatlarda her an tecellî etmesinden ibârettir. Bu manâda görünen kendidir, gayrullah değildir. Zât sırrı ise insânda “makâm-ı Muhammed”de tecellî etmektedir. Ahmed’in mimi unsûrî vücûd yani insân-ı kâmil, ahad ise o vücûdun hakîkatidir. İnsân zâtı sıfât yoluyla bilir demek “insân-ı kâmil yoluyla bilir.” demektir.

5. İnsânla bilindi o ilm-i kadîm
O ilim olmasa her şeydi adîm
O ilmin bedbei meâdı bir mim
Bilenlere ehl-i irfân dediler
(O ezelî ilim insânla bilindi. O ilim olmasa her şey yokluk içindeydi. O ilmin başı da sonu da bir mimdir /Yani varlık ve insân o mimden zuhûr etmiş ve etmektedir/. Bu sırrı bilenlere ârif /Hakkı bilen kişi/ dediler.)

6. O ilmin bâtını Nûr-ı Muhammed
O nûrun zuhûru aşk u muhabbet
O sırra girenler ölmez müebbed
O aşkla kuruldu ekvân dediler
(O ilmin iç yüzü Muhammed’in nûrudur. O nûr aşk ve muhabbet ile zuhûr etti. O sırra girenler /Hak’ta fânî olan ehlullah/ ebediyyen ölmez. Ârifler, kâinât o aşkla kuruldu buyurdular.)

Burada zikredilen Muhammedî nûrun aşk ile zuhûru, kâinâtın oluşumu ve içinden insânın yaratılması, olmuş bitmiş bir hâdise değil kesintisiz olupduran bir hâldir.

7. Felekler melekler Cennet ü Tûbâ
O aşkdan doğdular Âdem’le Havvâ
Onları sarmıştı Nûr-ı Mustafâ
Onları aşk etti hayrân dediler
(Felekler, melekler, Tûbâ ağacı ve Cennet, Âdem ve Havvâ… Bunların hepsi o aşktan doğdular. Mustafa’nın nûru onları kaplamıştı, onları bu aşk hayrân etti, /zevk ile şaşkına döndürdü/ dediler.)

8. Cennet bahçesinde gezerken Âdem
Havvâ’nın aşkına tutuldu ol dem
Onlarla berâber olmuşdu hem-dem
Vâhime adına şeytân dediler
(Âdem cennet bahçesinde gezerken o dem /ân/ Havvâ’nın aşkına tutuldu, insâna kuruntu veren şeytân /yaratılışla beraber getirdiğimiz vehime kuvveti/ onlarla birlikte / hem-nefes, iç içe, aynı nefesi alıp verir/ olmuştu / fiillerinden ayrı değildi/.)

İnsânın, “Allah”ın adını koymadığı her fiil, hadîstir ve içine vehim karışabilir. Allah’sız nefes alıp veren, Allah’sız yapıp eden gâfil insân bu hâl üzere yaşadıkça doğru bir şey yaptığını sansa bile fısk içindedir. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır:
“Ve lâ te’kulû mimmâ lem yuzkerismullâhî aleyhi ve innehule fıskun ve inneş-şeyâtîne le yûhûne ilâ evliyâihim li-yucâdilûkum ve in eta’tumûhum innekum le muşrikûn./Üzerlerine Allah’ın ismi anılmamış olanlardan yemeyin, çünki onu yemek yoldan çıkmaktır. Şeytânlar /vâhime kuvvesi ki vesvese, kin, düşmanlık, nefret, haset, tama gibi şeyler/ dostlarına yani bir kuvve diğerine/, sizinle mücâdele etmeleri için telkînde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız, muhakkak ki Allah’a şirk koşanlardan olursunuz. En‘âm/121.”
Bir diğer âyette de şöyle buyrulmaktadır:
“Ferîkan hadâ ve ferîkan hakka aleyhimu’d-dalâletu, innehumuttehazûş-şeyâtîne evliyâe min dûnillâhi ve yahsebûne ennehum muhtedûn./Allah bir kısmına hidâyet etti, bir kısmına da sapıklık lâyık oldu. Çünki onlar Allah’ı bırakıp şeytânları /vehim, vesvese, kin, düşmanlık, nefret, haset, tamah gibi kuvveleri/ dost edinmişlerdi. Kendilerinin de doğru yolda olduklarını sanıyorlardı. A’râf/30.”
İnsân kulluğunu gerçekleştirerek Hakk’a ulaşıp aslına dönünceye kadar bu dünya sahrasında kendi var oluşuyla getirdiği ve tecessüm ettirdiği vehmî kuvvelerini, yani yalan, kin, düşmanlık, nefret, haset dünya sevgisi ve meyli gibi özelliklerini putlaştırıp haklı olduğunu sanır. Halbuki “doğru” Cenâb-ı Hak katındadır ve nefs terbiye edilip insân Allah ile alıp Allah ile verinceye kadar bu kuvve onun aklını çelebilir. Vehmine inanan kişinin kendi uydurduğu gerçek, boşluğa söylenmiş sesin yankı yapması gibidir. Bu sesi kendin söyler kendin işitirsin. Halbuki insân /nefs/ gerçeğe ulaşıp makâm-ı Hak’ta tatmîn oluncaya kadar ondaki vehmî kuvveler her ân devrededir. Şu halde insân bilmediğinin câhilidir.
Âdem ve Havvâ meselesinde zikri geçen Âdem, nefsinin / =Havvâ’sının, yani kendinde var olan nefs sırrının/ hakîkatini bilme gayreti içinde olan yolcu, vehminden gelenlere uymaması için ikâz edilmektedir. Fakat insân bir zaman vehmini putlaştırdığı, “Cennet bahçesinde gezerken Havvâ’nın aşkına tutulduğu, ona müstakil bir benlik izafe ettiği ve işin içine ikilik girdiği için” yasaklanan meyveyi Allah’ın koyduğu tevhîd kaidesine (birleme mecburiyetine) rağmen yasak meyveyi yedi. Yani işin içine vehmî kuvveler karıştı ve “Allah” unutuldu. Bunun gibi Allah’sız (=besmelesiz) yani gafletle yapılan her iş kulluk bilincine ulaşmaya mânidir ve Cennet’ten / Cennet-i irfân’dan, tevhîdin hakîkatinden/ uzaklaşmaya sebep olur.
Salât-ı dâimûnun şartlarından biri olan “necâsetten tahâret”in iç manâsı gönülden vehmin ve vesvesenin giderilip kişinin her ân Allah ile olmasıdır. Bunun ilâcı da Rabbinin emri ve râbıtasıyla vücûd zikr-i dâimîye ulaşıncaya kadar zâkir olmak, Allah’ın adını anmaktır. Yoksa nefs /yani Havvâ/ tanınıp bilinemez, nefsini bilmeyen de Rabbini bilemez. Süleyman Çelebî’miz ne diyordu:
Allah adı olsa her işin önü
Hergiz ebter olmaya anın sonu
Her nefesde Allah adın de müdâm
Allah adıyla olur her iş tamâm

9. Hîlelerle İblîs cennete girmiş
Gören bilen de yok aceb kim görmüş
Âdem muhabbeti Havvâ’ya sormuş
Tatmışlar olmuşlar giryân dediler
(İblîs, aldatıcı oyunlarla cennete girmiş ama onu gören bilen de yok acaba kim görmüş ki? Âdem, sevgiyi Havvâ’ya sormuş, sevgiyi tatmışlar ve zevkin şiddetiyle oturup ağlamışlar diye rivâyet ettiler.)

10. Âdem’in iç yüzü dış yüzü vardı
Mevcûdun sırrını vücûdda gördü
Nevbet-i vücûdu İdrîs’e verdi
Nûh gelince oldu Tûfân dediler
(Âdemin iç yüzü ve dış yüzü vardı. Âdem, mevcûdun /yaratılmışların/ sırrını vücûdda /var olan yegâne varlıkta, /gördü. Vücûdun nevbetini /sırasını/ İdrîs’e verdi. Sıra Nûh’a gelince Tûfân oldu dediler.)

Âyette İdrîs (a.s.) hakkında şöyle denilir:
Biz onu yüce bir makâma yükselttik. Meryem/57. İdrîs ve İlyâs’ın manevî makâmları aynıdır. İdrîs, ders veren kişi, bilge anlamına gelmektedir.

11. On sekiz bin âlem olmuştu zâhir
Ne varsa bilindi gâib u hâzır
Ayrıldı kalmadı fâsık u fâcir
İnanana ehl-i îmân dediler
(On sekiz bin âlem ortaya çıktı. Gizli /Hak/ ve açık / halk/ ne varsa bilindi. Hak yolundan sapanlar ve günâhkârlar ayrıldı /tefrîk edildi/. Hakk’ın varlığına ve birliğine, Resûlüne inanana imân ehli (=mümin) dediler.)

12 Âdem’le keşfoldu her sırr-ı muğlak
Hak ile bâtılı o mim etti fark
Kimi yelde kimi deryâlara gark
İnâd edenlere isyân dediler
(Bütün anlaşılmaz sırlar âdem /insân-ı kâmil/ ile açığa çıktı. Hak ile bâtılı o mim /makâm-ı Muhammed’e gelenler/ fark etti. Kimi yelde /Âd kavmi/ kimi denizlerde /Firavun gibi/ yok oldu. İnâd edenlere isyânkâr /zâtın takdîrine itâatsiz/ dediler.)

Cenâb-ı Hak “Zâriyât” /Rüzgârlar/ sûresinde Hz. Mûsâ’nın şahsında Hakk’a âsî olan Firavun’un ordusuyla birlikte denizde ve yine Hud aleyhisselâmın şahsında Hakk’a âsi olan Âd kavminin rüzgârla helâk olmalarını sebepleriyle anlatır.
“Ad” kavmi Yemen ile Ummân arasında yaşamıştır.
Cenâb-ı Hak bir âyetinde şöyle buyurmaktadır:
“Mûsâ’da da (ibretler vardır). Onu apaçık bir delîl ile Firavun’a göndermiştik. Firavun ordusuyla birlikte yüz çevirmiş: “O, bir büyücüdür veya bir delidir” demişti. Nihâyet onu da ordularını da yakalayıp denize attık, bu sırada kendini kınayıp duruyordu. Ad kavminde de (ibretler vardır). Onlara kasıp kavuran rüzgârı göndermiştik. Üzerinden geçtiği şeyi canlı bırakmıyor, onu kül edip savuruyordu. Zâriyât/38-39.”

13. Yiğirmi sekiz harf o kadar nebî
Bunca harfin bir noktadır sebebi
Nokta Muhammed Kureyşiyyü’l-Arabî
O’nun her sözüne Furkân dediler
(Yirmi sekiz harf ve bir o kadar nebînin var oluş sebebi bir noktadır. Nokta Kureyş kabilesinden çıkan Muhammed’dir. Onun her sözüne Furkân /Hak ile bâtılı ayıran, hakîkati enfüsten afâka, manâdan farka indiren/ dediler.)

Harfler ve nebîler, varlığın ve âdemiyetin mertebelerini bildirir. Hepsinin kaynağı bir zât, yani bir noktadır. Nebîlerin bildirdiği haberlerden murâd da Muhammed’in aslı olan nûrdur. Nur-ı Muhammedî tafsilatta harfler yani eşyâ, insânda Muhammedü’l-Kureyşî şeklinde zuhûr etmiştir.

14. Dâvud Mûsâ İsâ kitâb getirdi
Cümlesi ümmetin Hakk’a yetirdi
Ümmet-i Muhammed sonun bitirdi
Zamânına âhir-zamân dediler
(Dâvud, Mûsâ, İsâ /fiiller, sıfatlar ve isimler tevhîdinin sırlarıyla ilgili/ kitap getirdi, hepsi ümmetini Allah’a götürdü. Muhammed’in ümmeti sonunu yani zâtî tevhîdi/ açığa çıkardı. Bu sebeple / Muhammed devrine/ âhir zamân / son devir/ dediler.)

Yaratılış Cenâb-ı Hakk’ın kendi bilgisindeki ve vücûdundaki özellikleri açığa çıkarmasından ve onu mertebelerden geçirip tekrâr kendinde olduğunu bildirmesinden ibârettir. Bu mertebelere göre “Allah var idi ve Onunla beraber hiçbir şey yok idi.” denilen âmâ mertebesinden emr-i kün /kün Muhammedâ!/ ol yâ Muhammed!/ ile başlayan zuhûr / yani Nûr-ı Muhammedî/ önce eflâke (dokuz felek), ondan anâsır-ı erbaaya (dört unsur), ondan da mevâlîd-i selâseye (hayvân, bitki, cânsız nesneler) ondan da insâna ulaşmıştır. Varlık bu akl-ı evvel, akl-ı kül, nefs-i kül, rûh-ı izâfî, âlem-i vahdet, hakîkat-i Muhammediyye, aşk-ı ekber yahut Nûr-ı Muhammedî adı verilen ilk cevherin sûretleridir. Âmâdan zuhûr eden cevher insân-ı kâmile gelince kendini bilir ve aslına rücû eder. Hak ehlinin âhireti budur. Yani Muhammed’e geri dönmekten ibârettir. Henüz yolculuğu devâm eden cevherinden habersiz varlık ve insân âhirete doğru yol almaktadır vesselâm.

15. O ümmetden idi anamla babam
Onlar da dünyâda istediler kâm
Felekden feleğe gezdim bir eyyâm
Yeni rahme düşdü bir cân dediler
(Anamla babam o ümmetten /Muhammedî/ idi. Onlar da dünyâda bahtiyâr olup zevk almak istediler. Bir zaman ben de felekten feleğe gezdim. Nihâyet / yolculuğun son merhalesinde insâna geldim ve/ yolum bu mertebede anamla babama uğradı. /Bilenler/ yeni rahme düştü bir cân, dediler.)

16. Rahme düşdüm yedi mertebe aldım
Her bir mertebede kırkar gün kaldım
Müddet tamâm oldu şuhûda geldim
Nevzâda okunsun ezân dediler
(Rahme düştüm yedi mertebe aldım, her mertebede kırk gün kaldım, vaktim doldu, dünyaya geldim, yeni doğan çocuğa ezân okunsun dediler.)

17. Başıma toplandı ahbâb u yârân
Anam babam güldü sevindi ol ân
İsmim düşünüldü tekbîrle hemân
Adıma cümlesi Osmân dediler
(Dostlar ve yakınlar başıma toplandı, o an anamla babam sevindi güldü, ismim düşünüldü, tekbîrle hepsi Osmân dediler.)

18. Yaş tamâm olmadan gözüm kör oldu
Anama babama bile zor oldu
Onlar da benimle hayli yoruldu
Okutun kalmasın nâdân dediler
(Yaşım tamamlanmadan gözüm kör oldu, anama babama da zor oldu. Onlar da benimle çok yoruldu. Çevreden, ‘okutun, câhil kalmasın. ’ dediler.)

19. Kimi ölsün dedi kimisi kalsın
Göz görmez iş yapmaz sonu ne olsun
Okusun dediler yahut sâz çalsın
Acısın hâline Rahmân dediler
(“Kimi ölsün kimi kalsın, kimi de gözü görmüyor, iş yapamaz, sonu ne olacak, /bari/ okusun veya sâz çalsın, Allah hâline acısın.” dediler.)

20. Gözlerim kapalı gönlüm açıkdı
Önüme her türlü dostlar da çıkdı
Kur’ân öğretdiler okutan Hak’dı
Bitirdim Hâfız-ı Kur’ân dediler
(Gözlerim kapalı, gönlüm açıktı, karşıma değişik dostlar da çıktı, Kur’ân öğrettiler, beni okutan Hak’tı. Kur’ân’ı bitirdim, bana ‘Hâfız-ı Kur’ân’ dediler.)

21. Dersim büyüdükçe büyüdü derdim
Gönlümün içinde biri perî gördüm
İn misin cin misin yâ nesin sordum
Benim adım aşkdır inan dediler
(Dersim büyüdükçe derdim de büyüdü, gönlümün içinde melek yüzlü bir sevgili gördüm. Ona, “in misin cin misin, nesin? diye sordum. “Benim adım aşktır, inan!” dediler.)

22. Artık o aşk ile yandım yakıldım
Her şeyin peşine gözsüz takıldım
Her bakan gözlerle başka bakıldım
Kimi insân kimi hayvân dediler
(Artık o aşk ile yandım, yakıldım, her şeyin peşine gözsüz takıldım. Her bakan gözlerle başka bakıldım, /hakîr görüp/ kimi insân kimi hayvân dediler.)

23. Hem o perî oldu pîr-i muhterem
Bana ders verirdi sanardım dedem
Meğer o aşk imiş görsem de bilmem
Benden murâd alan aldı dediler
(O perî, muhterem bir ihtiyâr oldu. Bana ders verirdi, ben onu dedem sanırdım. Meğer o aşk imiş görsem de bilmem. /O pîr/ “benden murâd alan, aldı.” dediler.)

24. Meğer murâd almak, murâdsızlıkmış
Umduğum nâm u şân tek adsızlıkmış
Aradığım râhat râhatsızlıkmış
Artık gülmek olsun giryân dediler
(Meğer murâd almak /istemek/ murâdsızlıkmış. Ümit ettiğim şan ve şöhret sadece adsızlıkmış. Aradığım râhat râhatsızlıkmış. Artık /anladın ya/ gülmek ağlamak olsun, /yani bundan sonra gülerken ağla!/ dediler.)

25. Evimde mekânsız yurtda vatansız
Artık hep dediler beyinsiz densiz
Ölsem de gömerler beni kefensiz
Aşka uy olma peşîmân dediler
(Evimde yersiz, yurtta vatansız kaldım. Artık /çevremdekiler/ bana hep ‘beyinsiz ve densiz. ’ dediler. /Öyle çâresiz ve kimsesiz kaldım ki/ ‘ölsem de beni kefensiz gömerler. ’ diyordum. Bugünlerde/ ‘aşka uy, pişmân olma.’ dediler.)

26. Kârubân-ı aşka cânsız katıldım
Köle olup bir sâile satıldım
Koğuldum dünyâdan zorla atıldım
Bunda sensin sana düşman dediler
(Aşk kervânına cânsız /ölü gibi tam teslimiyet ile/ katıldım. Köle olup bir sâile /suâl soran kişiye, dilenciye/ satıldım. Dünyadan kovuldum /âdetâ/ zorla atıldım. ‘Bunda sensin sana düşman.’ dediler.)

27. Düşdüm gurbet ele âvâre giryân
Râhat bulamadım bir yerde bir ân
Belâkeşler idi refîkim hemân
Sensin seni derde salan dediler
(Başıboş ve ağlayarak gurbet ile gittim, hiçbir yerde bir ân râhat edemedim, yoldaşlarım hep dertli insânlardı. “Seni derde salan, sensin.” dediler.)

28. Irak yollarında yürüdüm yayan
Hak idi ağzıma bir lokma koyan
Katırcı peşinde gezdim bir zamân
Biz gece yürürüz uyan dediler
(Irak yollarında yayan yürüdüm, ağzıma bir lokma koyan Allah’tı, bir müddet katırcı /yük taşıyan, kaçakçılık yapan kişiler/ peşinde gezdim. Onlar “biz gece yürürüz uyan!” dediler)

29. Allah saklamışdı paradan puldan
Bir şey beklemedim gezdiğim yoldan
Gâh dağlardan geçdim gâhi de çölden
Bu yollarda çokdur çıyan dediler
(Allah /harâm/ paradan puldan korumuştu. Gezdiğim /katırcılık yaptığım/ yoldan bir şey beklemedim. Bazen dağlardan bazen de çölden geçtim. “Bu yollarda çıyan çoktur!” dediler.)

30 İnsân bulamadım nere vardımsa
Ben beni görürdüm kimi gördümse
Benden dertli buldum kime sordumsa
Senin içindedir dermân dediler
(Nereye vardımsa insân bulamadım. Kimi gördümse /o kişide/ kendimi görürdüm. Kime sorduysam benden dertli buldum. “Dermân senin gönlündedir!” dediler.)

31. Ağlaya ağlaya Necef’e vardım
Günlerce yüzümü yerlere sürdüm
O kân-ı vefâda çok vefâ gördüm
Her müşkülün olur âsân dediler
(Ağlaya ağlaya Necef’e /İmâm Alî (k.v.) Hazretleri’ne/ vardım. Yüzümü günlerce yerlere sürdüm, o vefâ madeninde çok vefa gördüm, ‘her zorluğun kolaylaşır.’ dediler.)

32. Gözle bakanlara görünür mezâr
Meğer kalb-i âlem Haydâr-ı Kerrâr
Herkes murâd alır gizli âşikâr
Yokdur bu kapıda yalan dediler
(Hz. Alî’nin kabri başgözüyle bakanlara /sıradan bir/ mezâr görünür ammâ aslında âlemin kalbidir. Buraya gelen her ziyâretçi gizli veya açık murâd alır. “Bu kapıda yalan yoktur!” dediler.)

33. Kerbelâ’ya vardım belâlar artdı
İçimde benliğim en büyük dertdi
Şiddetli belâlar gâyet de sertdi
Âşıka belâdır ihsân dediler
(Kerbelâ’ya varınca belâlar arttı. Benliğim içimde en büyük dertti. Belâlar şiddetli ve gâyet de sertti. ‘Âşıka belâ ihsândır.’ dediler.)

İhsân, biz her ne kadar görmesek de Allah’ı görüyormuş gibi kulluk etmektir. İhsân bir makâmdır. Bu makâmda kul, Hakk’ın isim ve sıfatlarını tefekkürle her an ibâdet halindedir. İhsân için sâlike tevbe, Allah’a yönelme /inâbe/, zühd, tevekkül, işleri Allah’a havâle etmek /tefvîz/, rızâ ve ihlâs gereklidir. Bunlara dikkat edildikçe Hakk’ın ihsânı artar ve rü’yet yakînen hâsıl olur.

34. Bilirdim onları sevenler ölmez
Muhabbet bir güldür açılır solmaz
Mahzûn gider gönül gamla reddolmaz
Olmaz bu kapıda nâlân dediler
(Bilirdim, Hak âşıklarını sevenler ölmez. Muhabbet bir güldür, açılır solmaz. Gönül onların kapısına mahzûn ve dertle gitse, geri çevrilmez. Erenler, ‘Bu kapıya gelen kimse ağlamaz!’ dediler.)

35. Gezdiğim her adım yazdığım her söz
Çektiğim her mihnet vurduğum her yüz
Duyduğum her sedâ, kör ve sağ her göz
Sayısınca selâm her ân dediler
(Gezdiğim, her adım attığım yer, yazdığım her söz, çektiğim bütün zorluk ve vurduğum her yüz, duyduğum her söz, kör veya sağlam her göz sayısınca /Kerbelâ şehîdlerine/ her ân selâm dediler.)

36. Yetmiş iki sâdık olan mihnet çekdi
Dünyâya muhabbet tohmunu ekdi
Belâlar çekmekde Ehl-i Beyt tekdi
Hâdimleri olsun Rıdvân dediler
(Yetmiş iki sâdık çok sıkıntı çekti. Herbiri dünyaya sevgi tohmunu ekti. Ehl-i beyt belâlar çekmekte benzersizdi. /Onlar için Cennet’te/ “Rıdvân, hizmetçileri olsun! dediler.)

Ehl-i beyt yahut ehlullah, âleme gelecek bir belâyı kendileri yüklenerek cânlarını fedâ eden fedâîlerdir.

37. Hâsılı çok gezdim gurbet illerde
Söyledim her yerde türlü dillerde
Şimdi de sözlerim gezer ellerde
Sözüm okuyanlar sûzân dediler
(Kısacası gurbet ellerde çok gezdim. Her yerde, türlü dillerde söyledim. Şimdi de sözlerim ellerde gezer. Şiirlerimi okuyanlar onlar için “yakıcı ateş” dediler.)

38. Sözlerim toplayıp yazmışlar kitâb
Bir şey kazanmayı etmedim hesâb
Bütün gazellerim aczime cevâb
Yayan Bahâeddîn, Sinân dediler
(Sözlerimi toplayıp bir kitap yazmışlar. Bundan bir şey kazanmayı hesap etmedim. Bütün gazellerim aczime cevaptır. Bu kitâbı yayınlayanlar Bahâeddîn, Sinân’dır.)

39. Oğlum Selahâddîn, kızım Sâkine
Nûreddîn’le, küçük Bahâeddîn’e
Hizmet eylesinler dîn-i mübîne
Dâmâdın adına Burhân dediler
(Oğlum Selahâddîn, kızım Sâkine, Nûreddîn’le küçük Bahâeddîn’e İslâm dinine hizmet etsinler, diye dua ediyorum. Dâmâdımın adı da Burhân’dır.)

40 Bir dedem var idi kardeşden azîz
Gecemiz geçerdi gündüzden lezîz
Yıllarca yaşadık ne siz var ne biz
Muhammed’di derdim yazan dediler
(Kardeşten daha sevgili bir dedem var idi. Gecelerimiz gündüzlerden daha lezzetli geçerdi. “Siz biz derdi olmadan yıllarca beraber yaşadık. Derdlerimi yazan /kaleme alan/ Muhammed idi.)

41. Ozanoğulları Enver, Muhammed
Onlar da bir oğlum oldular elbet
Saçdığım muhabbet ölmez müebbed
Bana da Kemâlî Ozan dediler
(Ozanoğulları olan Enver ve Muhammed, onlar da elbette birer oğlum sayılırlar. Saçtığım muhabbet ebediyen ölmez. Bana da Kemâlî Ozan dediler.)

Kemâlî Hazretleri soyadı kanununda “Ozan” soyadını aldığını imâ etmektedir.

72
1. Bu vücûd iklîmine bir cân gelir bir cân gider
Gâhi cânân cân olur gâh cân bî-cânân gider
(Bu vücûd iklîmine bir cân gelir, bir cân gider. /Vücûda gelen/ cânân bazen cân olur, bazen de /cân/ cânânsız yani sevgiliyi bulamadan gider.)

Cân birdir, içindeki kâbiliyete göre sûrete bürünür. İnsân kendine verilen bu emâneti aslıyla buluşturup tanıştırmakla /rûh-ı vâsilîne ulaştırmakla/ mükelleftir. Zira “aslına dön” emr-i ilâhîsi umûmîdir. Kemâlî Hazretleri âlemin içinden âdemin çıkmasıyla ilgili olarak “İrfân Sızıntıları”nın Amentü Şerhi’nde şöyle buyurur:
“Hakîkatte insân dediğimiz nüve yani tohum, havadan topraktan, sudan ve ateşten geçerek mevâlid-i selâseye yani üç evlâd tabir olunan maden, nebât ve hayvân âlemine gelmiş, buradan devirle ana rahmine düşmüştür. Ana rahminde tesviye göre göre insân sûretinde bu âleme gelen nüve yine bu âlemden çekilip gideceği âleme âhiret âlemi demişler.”
İnsân buradaki kazancını âhir âleminde “Hakk’a vuslat” ile neticelendirirse cân /rûh/ olarak gider. Yoksa “bî-cânân” gidip devrini sair âlemlerde devâm ettirir ki, acıdır.

2. Emr-i nefse râm olup dâim mücâhid olmayan
Hâib u hâsir kalır nâdân gelir nâdân gider
(Dâimâ nefsin emrine boyun eğip mücâhid /nefsiyle mücâdele içinde/ olmayan, hakîkatten mahrûm ve aslına hasret içinde kalır. /Ne acıdır ki o,/Hakk’ı bilmeden gelir bilmeden gider.)

3. Her hevâ mahvolmadan etmez tecellî fakr-i kül
Giymeyen takvâ donun şâh olsa da hırmân gider
(Nefsin her arzûsu yok olmadan fakr-ı kül /Allah’ta tam yokluk/ tecellî etmez. Takvâ donunu giymeyen kişi bu âlemde şâh olsa da /âhirete/ mahrûm gider.)

Takvâ hakkında bir hadîste “Bir insân kırk gün takvâ üzere bulunursa onun kalbinden hikmet pınarları fışkırır.” buyurulmuştur. Burada turuk-ı aliyyede uygulanagelen erbaîne de işâret vardır. Burada takvânın manâsı yemek, içmek, dedi kodu, harâm (v.s.) gibi dünyevî şeylerden sakınıp yoğun ibâdet, zikir ve tefekkür ile nefsi ifnâ etmek demektir. Bu üslup ile yoluna devâm eden sâlike Cenâb-ı Hak takvâ elbisesi giydirir ki irfân alâmetidir. Bir âyette o elbiseyi giyen azîzler için şöyle buyrulur:
“Ve libâsü’t-takvâ zâlike hayrun. Takvâ elbisesi başka elbiselerden daha hayırlı ve daha yücedir. A’raf/26.”

4. Bilmeyen asl-ı vücûdu bulmayan Mevlâsını
Sûretâ insân gelir de sîretâ hayvân gider
(Vücûdun aslını bilmeyen, Mevlâ’sını bulmayan bedenen insân olarak gelir de içi hayvân olarak / bu âlemden/ gider.)

Vücûdun aslı Hak’tır. İnsân bu dünyaya aslını bilip bulmaya Hak’ta ifnâ olmaya gelmiştir. Bunun yolu da Âdem’e yani insân-ı kâmile secdeden geçer. Beceremeyen mahşere sürülür. Mahşer denilen yer de vücûd ikliminden başka bir yer değildir vesselâm.

5. Cümle eşyâyı bizâtillâh kâim görmeyen
Görmez ol râhat yüzü nâlân gelir nâlân gider
(Bütün eşyâyı Allah’ın zâtıyla birlikte görmeyen /yani vücûdu Hak’tan ayrı bir varlık gibi gören kişi/ bu âlemde de gideceği âlemde de/ râhat yüzü bulamaz. O, ağlayarak gelir ağlayarak gider.)

6. “Men aref” sırrın duyup Mevlâsına varın veren
Hâdim-i insân olan insân gelir insân gider
(Men aref /‘Nefsini bilen –ârif olan- Rabbini de bilir’ sırrını duyarak/ yaşayarak/ Mevlâsına her şeyini veren, bir insân-ı kâmile hizmet eden kişi, insân gelir insân gider.)

7. Varlığındır mâni‘-i tevfîk olan etme cedel
Bu misâfir-hânede handân olan giryân gider
(İlâhî yardım yani himmet almana engel olan şey, benlik davâsıdır. Benlik izhâr edip muhâtabınla mücâdele edip kavgâya girişme /teslîm ve tâbi ol/. Böyle yapan kişiler dünyada sevinseler de ukbâya ağlayarak gider.)

8. Nûr-ı tevhîdi karartır şehvet ü hırs u gazab
Hubb-i dünyâya dalan üryân gelir üryân gider
(Şehvet, hırs ve öfke tevhîdin nûrunu karartır. Dünya sevgisine aldanan çıplak gelir çıplak gider.)

9. Dergeh-i pîri, Cenâb-ı Hazret-i Belhî’ye kim
Sıdk ile dil bağlasa ol kul gelir sultân gider
(Belhî Hazretleri’nin huzûruna, pîrin dergâhına kim sıdk /samimiyet ve doğruluk/ ile gönül bağlasa, o kul gelir sultân gider.)

10. Nefsile kâim olup kim secde etmez âdeme
Ey Kemâlî bil anı şeytân gelir şeytân gider
(Ey Kemâlî! Kim nefsiyle kâim /birlikte/ hareket edip insân-ı kâmile secde etmezse bil ki o şeytân gelir, şeytân gider.)

73
1. Açıkdır bâb-ı rahmet sarf-ı himmet eyle er ol er
Senindir cümle ni‘met bezl-i ni’met eyle, er ol er
(Rahmet kapısı açıktır, -sen hemen- himmet /gayret/ sarf eyle /çalış, gayretini artır/ er ol, er! Bütün nimetler senindir, bol bol iyilik yap, er ol er!)

2. Uçar her kuş ne tâkat var ise kendi kanadında
Cebîn olma, emîn ol, hâle dikkat eyle, er ol er
(Her kuş kendi kanadında ne kadar gücü varsa o kadar uçar. Korkak olma, kendine güven, hâle dikkat et, er ol er!)

3. Seni yâ himmetin ya hizmetindir eyleyen âlî
Ser-â-ser var-ı ömrün hasr-ı hizmet eyle, er ol er
(Seni yücelten gayretin veya hizmetindir. Ömrünün tamamını hizmet etmeye ayır, hizmet et, er ol er!)

4. Buyurdu Fahr-ı âlem “innemel-a‘malu bin-niyyat”
Vücûdun Hak yolunda mahva niyyet eyle, er ol er
(Âlemin övüncü olan Hz. Peygamber “Ameller niyetlere göredir.” dedi, vücûdunu Allah yolunda yok etmeye niyet et, er ol er!)

5. Hemîşe Hakk’ı bilmek, Hakk’ı bulmak olsun efkârın
Sebât et sâdıkâne, azm u gayret eyle, er ol er
(Fikrin dâimâ Hakk’ı bilmek ve bulmak olsun. Doğrulukta kararlı, azimli ve gayretli ol, er ol er!)

6. “Salât-ı dâimûn” bil aşk-ı dâimle olur hâsıl
Kemâlî kâmilin bul, aşka rağbet eyle, er ol er
(Şunu bil ki: “Ellezîne hum alâ salâtihim dâimûn/Onlar namâzlarını sürekli kılarlar. Meâric/23.” âyetinde işâret edilen dâimî salât, yani dâimî zikir sâdece ve sâde dâimî aşkla meydana gelir. Kemâlî, mürşid-i kâmili, aşk kaynağını bul, aşka yönel, er ol er!)

Mısrî Efendi bu sâlat-ı dâimûn makâmında şöyle buyurmuştur:
Salât-ı ehl-i kurbun kıblesidir “semme vechu’llâh”
Niyâzî durma dâim secde-i ebrûyu tevhîd et

“Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır. Bakara/115.” âyetinde işâret edilen “Allah’ın yüzü” O’na yakın olan kimselerin salâtının /namâzının, zikrinin/ kıblesidir. Niyâzî, durma sürekli kaşını secde ederek /her an râbıtalı yaşayarak/ Hakk’ı birle.”

74
NA’T-I İMÂM-I ALÎ ALEYHİS-SELÂM
1. İlmim amelim tâatim ezkâr-ı Alî’dir
Rûhum ferâhım devletim ikrâr-ı Alî’dir
(İlmim, amelim, ibâdetim Alî’nin zikirleridir. Rûhum, huzûrum, saâdetim Alî’nin ikrârı, sırrının tasdikidir.)

2. Cân bülbülünün yok hevesi Gülşen-i Adn’e
Cândan talebi Ravza-i Gülzâr-ı Alî’dir
(Cân bülbülünün cennet bahçesine hevesi yoktur. Onun cândan isteği Alî’nin bahçesinin çiçeğidir.)

3. Vallâhi cihân dolsa belâ zerresi değmez
Ol âşıka kim dilde meded-kâr-ı Alî’dir
(Vallâhi dünya belâlarla dolsa /âşıka/ zerresi değmez. Zira o âşıka gönülde yardım eden Alî’dir.)

4. Mahcûb olalı bâsıraya hüsn-i anâsır
Gönlüm gözünün gördüğü dîdâr-ı Alî’dir
(Dünyevî güzellikler bu baş gözüne perdelendiğinden beri gönül gözümün gördüğü Alî’nin yüzünden başkası değildir.)

Hz. Alî Efendimiz zât sırrına mazhar idi. Turuk-ı aliyye ondan neş’et etti. Bu sır silsile yoluyla zât postundan zât postuna devrederek geldi. Osman Kemâlî, Alî (k.v.) kavramıyla bu manâ içindeki manâyı veriyor.

5. Şevk ile döner şems ü kamer encüm ü eflâk
Pervâne misâl şem-i pür-envâr-ı Alî’dir
(Ay, güneş, yıldızlar ve felekler pervânenin mumun etrafında dönüp cânlarını ifnâ ettiği gibi Alî’nin nûr dolu mumu /cemâli/ etrafında şevk ile dönerler.)

6. Âlemde ne kim var ise a‘lâ vü esâfil
Hep cümlesinin hâfızı settâr-ı Alî’dir
(Âlemde /bize göre/ en yüce ve en aşağılık ne varsa hepsinin koruyucusu ve kollayıcısı Alî’nin örtücü özelliğidir.)

7. Hurşîd-i cihân server-i kevneyn Muhammed
Hem bedr-i münîr Haydar-i Kerrâr-ı Alî’dir
(Cihânın güneşi, iki âlemin önderi Muhammed, onun nûrunu yansıtan dolunay ise Haydar-ı Kerrâr Hazret-i Alî’dir.)

8. Ârif sözü ihyâ-yı cihân eylese çok mu
Ol mâ-i hayâtın başı enhârı Alî’dir
(Hakk’ı bilen kişinin kelâmı cihânı diriltse çok mu? O hayât suyunun başı da, ırmakları da Alî’dir.)

Alî sırrını taşıyan velâyet ehli âriflerin nefisleri safiyye’de olduğu için nefes-i kudsî olan sözleri ölü gönülleri diriltir. Hayât su ile başlar. Nasıl ki su işlenmemiş toprağa değince orayı ihyâ ederse, Alî’nin nefesinin değdiği gönül de canlanmaya başlar. Kezâ Alî’den neş’et eden turuk-ı aliyye rehberleri de nehirler gibi akmakta ve nereye akarsa oraya hayât bahşetmektedir.

9. Mehcûr-i harâbât olanı eyleme azar
Bu taht-ı harâbâtda hünkâr Alî’dir
(Vîrânelerin /=meyhânelerin, tekkelerin kimsesiz/ fukarâsını sakın ola ki incitme. Bu vîrânelerin tahtında sultân Alî’dir.)

Vîrânelerin tahtı kâmillerin gönlüdür, orası Alî ve Alî’nin sırrına vâkıflara aittir.

10. Renkler kokular, habbe, ağaç ot ve çiçekler
Meddâh-ı nuût-i gül-i ruhsâr-ı Alî’dir
(Renkler, kokular, daneler, ağaçlar, otlar ve çiçekler, Alî’nin yanağının gülünün vasıflarını övmektedirler.)

11. Envâr-ı Alî herkese bir nev‘i ayândır
Yokla yok olan var olanın varı Alî’dir
(Alî’nin nûrları herkese bir şekilde görünmüştür. Yok ile yok olan, var ile var olanın varı Alî’dir.)

12. Yüz dört kütüb-i münzelenin hâfızı olsan
Bil nâtık-ı Kur‘ân yine güftâr-ı Alî’dir
(Allah’ın indirdiği yüz dört kitâbın tamamını ezberlesen bile, bil ki Kur’ân’ı anlatan, hakîkatini bildiren yine Alî’nin sözleridir.)

13. Gâh bây gedâ, gâhi gedâ bây olur anda
Hikmetle adâlet dolu bâzâr-ı Alî’dir
(Onun huzûrunda bazen zengin köle, köle de zengin olur. Alî’nin pazarı /Aşk ve irfân alış-verişi yapılan yer/ hikmet ve adâletle dolu bir pazardır.)

14. Sırrında vezîr idi gelen cümle Nebî’nin
Aynında vasiyy-i Ahmed-i Muhtâr Alî’dir
(Alî bizim gözümüzde Ahmed-i Muhtâr’ın vasîliğinde /himayesinde/ bir zât görünse de gelen bütün enbiyânın sırrında vezîr /sırrına ve tasarrufuna vâkıf/ idi.)

15. İnsânlığın esrâr-ı Hudâ oldu Kemâlî
Esrâr-ı Hudâ’dan garaz esrâr-ı Alî’dir
(Kemâlî! İnsânlığın kemâli /zirvesi/ Allah’ın sırlarını bilmek oldu. Hudâ’nın sırlarında maksat, Alî’nin sırlarıdır.)

75
1. Gâfil olma ey gönül her derde dermân sendedir
Sûretâ bir abdsin bâtında sultân sendedir
(Ey gönül! Gâfil olma, her derde dermân sendedir. Görünüşte bir kulsun, manâda sultân sendedir/ sensin.)

2. Sen seni bilsen eğer sensin sabûh-ı kâinât
Gâye-i her dü-cihân sensin ki cânân sendedir
(Eğer sen seni bilirsen kâinât sabahının aydınlığının da sen olduğunu bilirsin. Her iki cihânın gâyesi sensin zira sevgili seninle birliktedir.)

“Sabûh”, subh ile aynı kökten olup tan vakti, zulmetten nûra geçildiği an demektir. Seherde içilen şarap manâsı da vardır. İnsân makâm itibâriyle eşyânın zulmetten nûra geçen son halkasıdır. Zira irfân tahsîl edilince Hak onda tecellî edecek kabiliyette yaratılmıştır. Eşyâdan Hakk’a geçiş insânın kendini bilmesiyle mümkündür.

3. Sû‘ya verme ömrünü yokdur bu sahrâda ümîd
Menba‘-i enhârsın deryâ-yı ummân sendedir
(Ömrünü insânî ve irfânî olmayan boş /kötü/ şeylerle harcama. / Böyle davrandıkça/ bu dünya çölünde su /=hakîkat/ bulmaya ümit yoktur. Sen nehirlerin kaynağısın ve hatta okyanus denen deryâ /vahdet-i vücûd sırrı/ da sendedir.)

Manâ âleminde su hakîkat, deryâ vahdet-i vücûd sırrıdır. Tâlib tevhîde yöneldikçe içindeki bu sır Allah’ın lutfuyla yavaş yavaş açığa çıkar.

4. Perde çekdin sen sana, sen nûru zulmet eyledin
Eylesen ref‘-i hicâb hurşîd-i rahşân sendedir
(Sen sana perde çektin, sen nûru zulmete döndürdün. Perdeleri kaldırsan parlayan güneşin /yani hakîkatin/ sende gizli olduğunu anlarsın.)

5. Nefs ü şeytândan kaçarsın sende senlik var iken
Nefsdir her gördüğün her ân şeytân sendedir
(Sende senlik varken, nefis ve şeytândan kaçarsın. Her gördüğün nefistir /kin, kibir şehvet, riyâ vs. /, şeytân /vâhime kuvvesi/ her ân sendedir.)

6. Kan görür Şat u Fırat’ı dîdesinde kan olan
Yok durur Şat u Fırat’ın kanı ol kan sendedir
(Gözlerinde kan olan, Şat ve Fırat’ı kan görür. Şat ve Fırat’ta kan ne gezer? O kan sende, gözlerindeki perdededir.)

7. Habbe yok noksân ziyâde hikmete ibretle bak
Her ne de noksân görürsen bil ki noksân sendedir
(Kâinâtta ne bir eksik ne bir fazla var. Her şey bir hikmet üzere yaratılmış, sen varlığa ibretle bak. Sen hangi varlıkta bir noksanlık /kusur/ görürsen bil ki o noksanlık sendedir.)

8. Âb u âteş hâk ü bâd içre kalan hayvân gibi
Sen cehennemden kaçarsın nâr-ı sûzân sendedir
(Su ve âteş, toprak ve yel içinde kalan hayvân gibidir. Sen cehennemin ateşinden kaçarsın, halbuki yakıcı ateş sendedir.)

Kemâlî Efendi “İrfân Sızıntıları”nın “İnsânın Doğması” bölümünde dört unsur ve dört tabîatın hükmü içinde takılıp kalan nefs-i emmâre ehline şunları söyler:
“Her yaratılan eşini aşıladığı gibi insânoğlu da eşini aşılamaktadır, ki bu aşı ezelidir. İnsânda kan olan madde, süzüle süzüle nutfe olarak bir aletten bir mahale geçer ki orada yedi makâmdan geçtiğini Kur’ân-ı Kerîm haber vermektedir. Evet insânoğlu rahme geçti ammâ unutulmasın ki gıdâsında nefsinde müşterek bütün yaratılan tohumla beraber geçti. Onun için nutfe, rahîmde kırk gün beklemektedir ki bu bekleyiş boş değildir. İnsân tohumu sâir tohumları kırar, belki kırılır da. Kırılan döner, kırılmayan insân tohumu, rahîmde bir kılıfa girmek için çok zahmet çeker. Çünki o gıdâda, o nefiste karışık bütün tabîat-i hayvâniye ile mücadeleye başlar. Bu, ehlinin mâlûmudur. Mesela maymun maymunca çalışıp gireceği bir yer arayacağı gibi, köpek, kurt ve emsâli yetmiş iki rezile-i hayvâniyeyi insân tohumunda gösteren bütün bu hayvâncıklar kırılmadan, insân tohumu yerine yani yumurtaya giremez. Bunlar temizlendikten sonradır ki insân tohumu bir kılıfa girer ve o kılıf ana göbeğine bağlı gâyet ince bir damara yapışır. Ananın havadan aldığı hava, gıdâdan aldığı gıdâ ile ağızsız, dilsiz, kanatsız, kolsuz bir halde fıtrî kudret bu insânı büyütür. Üç makâm geçince her makâm ki kırkar gündür. Yani dört ay geçince o insâna rûh üfürülür. Bu üfürülen de nedir? Bunu biraz anlatabilmek için Mısrî Niyâzî’nin bir beytini yazmadan geçemeyeceğim. Merhûm der ki:
Ehlini bul ol illerin sarpdır geçirsin bellerin
Yırtar yalınız gideni kurd u peleng, arslan kamu

Evet, mahkum-ı tabîat olanlar bundan ne anlasın.
Hulâsa insânoğlu ana rahminde yedi mertebe geçirir ki her mertebede kırkar gün kalır ve dokuz ay on günde müddet tamam olup anadan evvela biraz su boşalır, sonra çocuk, sonra “son” denilen çocuğun içinde büyüdüğü kılıf gelir. Bunlar bittikten sonra çocuk nefes alırsa sağ, almıyorsa ölüdür denir.”
Yine Kemâlî “İrfân Sızıntıları”nın “Bey’at-ı Hakîkiyye” bölümünde “iki kere doğma” mevzûundan bahisle sûreti insân, sîreti hayvân olan tabîat sahiplerini şöyle anlatır:
“Birinci defa doğuşta insân, anne ve baba mizâcı gereğince sûret-i hayvâniyyeden ayrılarak insân sûretinde âlem-i şuhûda çıktı. Fakat dikkat edelim ki yediğimiz gıdâ, aldığımız nefes bir havadandı ki orada bütün ruhların sûreti mevcûttur.
Her ne kadar sûrette insân olarak doğmuşsa da sîrette yani ahlâkta ve huyda köpek değilse neden ebnâ-yı cinsini köpek gibi ısırmaktadır? Surette insândır, sîrette maymun değilse neden bu kadar şehvete tâbi olmaktadır? Hulasa yetmiş iki ahlâk-ı rezile-i hayvâniyye ki gıdâda, kanda ve nutfede mevcûttur. Bunlardan kurtulmanın çaresi ölmeden evvel ölmektedir. Çünki iztırârî ölüm insân için en büyük felakettir. Çünki insân o maymunî sîrette ölürse sanmayın ki insân sûretinde haşrolur. O maymunlarla tabîat hapishânesinde mahbûs ve esîr kalır.”
Ehl-i tevhîd Hakk’ı birleyerek aşk ve şevk ile eşyânın hakîkatine vakıf olarak, çalışarak bu tabîat zindânını nûra dönüştürdü, aslına nûr olarak intikâl etti. Tevhîde iştirâk etmeyenlerin nârı kendindedir ve o nâr ile kurda kuşa yem olur gider. Çaresi tabîat nârından tevhîd ile kurtulup vâsıl-ı nûr olmaktır.

9. Çıkmadan nâr-ı tabîatdan, seni hiçbir amel
Vâsıl-ı nûr eylemez sen nerde nîrân sendedir
(Mizâcındaki âteşin fazlalığından kurtulmadan hiçbir amel seni nûra kavuşturmaz, sen nerde olursan, o ateş de seninle birliktedir. / Yahut ateşin nerede ise sen de orada seyredersin.)

Dört tabîat, nefsin hava, ateş, su ve topraktan getirdiği dört ana özelliktir. Buna dört hılt yani ahlât-ı erbaa denilir. Hılt, bir şeye karışmış olan nesne XE “nesne” mânâsınadır. Ahlât XE “Ahlât” -ı erbaa XE “Ahlât-ı erbaa” , insânın bedeninde var olan dört XE “dört” unsur XE “unsur” ki safrâ XE “safrâ” , sevdâ XE “sevdâ” , dem ve XE “dem” balgamdan ibâret seyyâlât-ı erbaa XE “seyyâlât-ı erbaa” dır XE “dır” . Bunların dengesi mülayim olup birbirinin terkibini bozacak kadar az ve çok olmamalıdır. Olursa mizâç bozulur, içerde ve dışarıda hastalıklar başlar. Dört hıltın getirdiği dengesizlikler insândaki manevî hastalıkların da sebebi görülmüş ve bundan kurtulmanın yolları gösterilmiştir. Ateşli mizâç insânın gençlik çağıdır, organı da safradır. İnsândaki gençlik eseri olan özellikler her ne ise… kişi bunlardan kurtulmadan amellerinden netice alamaz.
1- Safrâ XE “Safrâ” , sarı XE “Sarı” renk XE “renk” . Tıbba göre karaciğere merbût XE “merbût” olan öd XE “öd” kesesi içindeki yeşile mail sarı XE “sarı” ve acı XE “acı” suya denilir. Safravî, mizâcında yalnız XE “yalnız” safrâ XE “safrâ” galip olan. Safralı, başı dönen, gözü kararan.
2- Dem XE “Dem” , kan XE “Kan” demektir. Demevî, kanı çok, çok kanlı, kanı diğer ahlâtına galip olan, kanlı canlı olan.
3- Balgam XE “Balgam” , bir illet XE “illet” sebebiyle boğazda hâsıl olan koyu cerâhat XE “cerâhat” gibi pisliğe denir. Balgamî, mizâcında balgam XE “balgam” hıltı gâlip olan.
4- Sevdâ XE “Sevdâ” , arzû, tamâ, hırs XE “hırs” ve aşk XE “aşk” gibi haller ve hastalıklar demektir.

Hastalık XE “Hastalık” insân XE “İnsân” vücûdunda uzvî XE “uzvî” vazifelerden, yani ahlât XE “ahlât” -ı erbaa XE “ahlât-ı erbaa” dan XE “an” birinin diğeri üzerine galebesinden hâsıl olan keyfiyettir. Mizâc XE “Mizâc” , bedenin sıhhat XE “sıhhat” bakımından sâlim XE “sâlim” olması, ahlât XE “ahlât” -ı erbaa XE “ahlât-ı erbaa” nın kâfi mikdârda ölçülü bir hâlde bulunması demektir. Bunlardan birisi fazlalaşırsa hastalık XE “hastalık” husûle gelir. Böylelerine demevî mizâç, sevdâvî XE “sevdâvî” mizâç v. s. denir. Ahlât XE “Ahlât” -ı erbaanın eski XE “eski” tıptaki ve tıbba istinâd eden ilimlerdeki mevkii çok mühimdir (bk. Sarı XE “Sarı” Abdullah XE “Sarı Abdullah” XE “Abdullah” , Mesnevî XE “Mesnevî” Şerhi XE “Şerhi” , C. I, s. 208; Muhittin Eliaçık, “Sıhhat u Maraz’da Ahlât-ı Erbaa’nın İşlenişi”, Mukaddime, Sayı I, (2010) s. 125-141; Ayşegül Demirhan Erdemir, “Ahlât-ı Erbaa”, TDVİA, C. II, s. 24.).
Mecdüddîn İsâ Hazretleri’nin oğlu İbn İsâ tarafından kaleme alınan “Menâkıbı”nda dervîşin tabîatını mutedil hâle getirmesi gerektiği belirtilir. Dervîş bunu başaramazsa ağırlıklı olan tabîatine göre riyâzât uygulamalıdır. Mecdüddîn Efendi şöyle der:
“Dervîş riyâzâta ibtidâ etdikde yebûset (kuruluk) galebe eyler. Şöyle ki havf vereler. Sevdâ (sıcaklık, arzû) ârız olup rüsvâ-yı âm olur ve bir tâlib halvete gire ve riyâzâta başlaya, evvel mürşide farz olan ol tâlibin tabîatını bile. Eğer hâr-tab‘ (ateşli) ise bârid (soğuk) gıdâlar vere ve eğer bârid (soğuk) ise hâr (sıcak) gıdâlar vere ve eğer tabîatı râtıb (nemli) ise yâbis (kuru) gıdâlar vere ve eğer yâbis (kuru) ise müleyyen (yumuşak) gıdâlar vere ve eğer safravî-mîzâc (kuru, sıcak ve sarımtırak) ola az gıdâ ve çok su vere ve eğer balgamî-mizâc ola, ısıcak taâm vereler. İstediği ve hazmı mikdârı su vermeyeler. Eğer demevî mîzâc (kanlı canlı) ola taâmın ve suyun tedrîc ile yevmen-fe-yevmen keseler. Belki dirhemler ile çekeler, günde bir kaç dirhemin gidereler tâ on bâdem ağırı kalınca vilâyet-i Rûm’da on bâdemden eksik gıdâ vermeyeler. Zîrâ Rûm‘un havâsı bâriddir (soğuktur). Tâlib az gıdâ ile harâret tahsîl edemez ve eğer sevdâyî-mizâc(duyguları bulanık) ise taşra ne mikdâr taâm yer ise ne mikdâr su içer ise halvetde dahi vereler, hiç naks etmeyeler.”

Demek ki insânın yol alabilmesinin yegâne şartı itidâl içinde olmasıdır. Galip tabîat insânı madden ve manen bozar. Kemâlî Hazretleri bu beyt-i şerîfinde ateş tabîatlılardan bahsetmektedir. Bu mizâca sahip kişiler, nûrunu nâr eden celâli galip kişilerdir. Nârdan kurtulmak için insânın bilinçli bir şekilde davranışlarını murâkabe altına alması gerekir ki yol alabilsin…

10. Ten cehennemdir başında seb’a-i ebvâbı var
Gönlüne gir kim sekiz cennet u rıdvân sendedir
(Ten cehennemdir, girişinde yedi kapısı var. Gönlüne gir / manâya yönel/ ki sekiz cennet ve cennetin kapıcısı Rıdvân, hülâsa bütün arzû ettiğin şeyler sendedir.)

Cennet de cehennem de Hak’tır ve bizdedir. Cehennemin yedi kapısının olması, kîn, kibir, riyâ, şehvet, hased, gıybet hâsılı bizi şirke sokan hasletlerin kazandırdığı nefsî özellikler hasebiyledir. Bunlardan kurtulmak için tevhîdi zedeleyen huylarımızdan kurtulmamız gerekir. İnsân bunlardan kurtuldukça içinde bir değişim meydana gelir, cennete doğru bir yolculuk başlar. Cennet’ül-Vesîle’den Cennetü’l-Adn’e cennetin sekiz tabaka olması nefsin tevhîd idrâkiyle alâkalıdır. Cennetü’l-Adn için zât cenneti de denmektedir ki nefsini zâtta ifnâ edenlerin bulunduğu makâmdır. Rıdvân Cennetin kapıcısı demektir. Hiçbir kapıdan rızâsız girilmez. Nereye lâyık isek Hakk’ın o makâmda bizden râzı olması gerekir.
Bu dünyada nefsinin hevâsına tâbi olanların yeri cehennemdir. Nefsini rûh edenlerin yeri cennet baktığı ise dîdâr olur vesselâm.

11. Bu tabîat-hâneden geçdi süvâr-ı aşk olan
Aşkdan al kim Kemâlî ilm ü irfân sendedir
(Kemâlî! Aşk atına binen, bu tabîathâneden /unsurlar âleminden, dört unsurun aksi olan mizâc-ı dünyevîden/ kolaylıkla geçti. Aşktan al ki aradığın ilim ve irfân sendedir.)

76
1. Aşka düştüm zülfü sevdâsıyla yandım rûz u şeb
Sevdiğim sevdâyı bilmez mi bilir bilmezlenir
Yâr-tek yüz döndürüp âlem bana hasm oldu hep
Aşk ile gavgâyı bilmez mi, bilir bilmezlenir.
(Zülfünün sevdâsıyla aşka düştüm, gece gündüz yandım. Sevdiğim sevdâyı bilmez mi bilir de bilmezlikten gelir. Bütün âlem, bana yâr gibi yüzünü döndürdü, düşman oldu. Aşk ile kavgâyı bilmez mi, bilir de bilmemezlikten gelir.)

“Yâr tek”, yâr gibi demektir. Kemâlî yâr tek yani bir anlamıyla da nereye dönerse dönsün, yârin ganî veya müstağnî celâl yahut cemâl yüzlerinin tek yüz olduğunu, her iki yüzünün de “Nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır!” gerçeğinden dolayı âşıka dönük bulunduğunu anlatmaktadır. Hak âşıklarının celâl yüzünden imtihânı, onların olgunlaşması içindir.

2. Cân sana kurbân gönül hayrân sana ey mâh-rû
Başıma derdin getirdi günde yüz bin güft ü gû
Dağa saldı vahşi tek âhir beni bu arzû
Kays ile Leylâ’yı bilmez mi, bilir bilmezlenir
(Ey ay yüzlü, cânım sana kurbân, gönlüm sana hayrândır. Senin derdin /aşkın/ başıma günde yüz bin /kişinin/ dedi kodu etmesine sebep oldu. Bu sana kavuşma arzûsu beni bir vahşi gibi dağa saldı. /Sevdiğim sanki/ Leylâ ile Mecnûn’u bilmez mi? Bilir bilmemezlikten gelir. Onların aşkı mahsûl verip Mecnûn Leylâ’ya dönmedi mi, döndü./)

3. Sîneme bir yâre açdı gönlümün mehpâresi
Ey Kemâlî haşre dek işler sağalmaz yâresi
Bir devâ et söylesem bilmem nedir der çâresi
Bî-vefâ hercâî bilmez mi, bilir bilmezlenir
(Ey Kemâlî! Gönlümün ay parçası göğsüme bir yara açtı, bu yara haşre kadar işler, iyileşmez. Bir devâ ver desem, çâresini bilmem der. Vefâsız hercâî /kararsız, çok renkli, çok mizâçlı/ bilmez mi? Bilir de bilmezlikten gelir.)

Sevgili yahut mürşid-i kâmil iki yüzlüdür. Bir yüzü vahdete bir yüzü kesrete, bir yüzü cemâle, bir yüzü celâle bakar.
Hercâî menekşenin sıfatıdır. Mülevven oluşu ve her yaprağının değişik yönlere eğilmesi, narin ve nazik bir çiçek olması sebepleriyle sevgilinin vasfı için bir benzetme unsurudur. Kâmiller sadece bir kişiye gönül vermez, âşıklarını bir bütün olarak görüp eğitirler. Âşık ise “tek beni sevsin!” ister. Diğer taraftan her kâmil tâlibinin içinden gerçek eri bulup çıkarmak için birine diğerinden fazla meyleder görünür. Maksat gerçek âşıkın yetişmesi için onu celâliyle terbiye etmektir. Gönülde açılan yara sevgilinin istiğnâsı sebebiyledir. Bu müstağnilik âşıkın hasretini, vuslat özlemini, hülâsa derdini artırır. Sevgilinin istediği de budur. Zâten bu aşk onu alıp satacak, sevgilinin saltanat tahtına /gönlüne/ şâh yapacaktır.

77
NİYÂZÎ-İ MISRÎ’Yİ TAHMÎS

1. Ârif ol esrâr-ı kalbe beyt-i Rahmân andadır
Vâkıf ol sînende aşka cân u cânân andadır
Gir harâb-âbâd-ı kalbe kenz-i pinhân andadır
Her neye baksa gözün bil sırr-ı Sübhân andadır
Her ne işitse kulağın mağz-i Kur‘ân andadır
(Kalbin sırlarına ârif ol, Rahmân’ın evi /beytullah/ ondadır. Sinendeki aşktan haberdâr ol, cân ve cânân ordadır. Kalbin harâbezârına / vîrâneliğine/ gir, gizli hazîne /Cenâb-ı Zât sırrı/ ondadır. Gözün her neye baksa bil ki Sübhân olan Allah’ın sırrı ondadır. Kulağın her ne işitiyorsa Kur’ân’ın özü /rûhu/ ondadır.)

2. Ehl-i dünyâyı tama‘ aldattı dünyâ bir durur
Ehl-i ukbânın gözü cennetde da‘vâ bir durur
Ehl-i aşkın zâtı yok zâtında Mevlâ bir durur
Kesret-i emvâca bakma cümle deryâ bir durur
Her ne mevci kim görürsen bahr-i ummân andadır
(Dünya ehlini açgözlülük aldattı, dünyâ birdir. Âhiret ehlinin gözü cennettedir, davâ birdir. Aşk ehlinin ise zâtı yoktur, onun zâtında Mevlâ birdir. Dalgaların çokluğuna bakma, onların hepsi bir deryâdan ibârettir. Gördüğün her bir dalgada ummân gizlidir. ”

Dünya ve ukbâ ehli dünyevî yahut uhrevî sevgide hem-fikir olup davâ ehlidirler. Aşk ehlinin davası yoktur zira benliği yoktur. Aşk ehlinin zâtında Mevlâ tecellî etmiştir, onlar esmâyı, ef‘âli ve sıfâtı Hakk’a vermişlerdir.

3. Her nefes Allah diyen Allah ile mantûk olur
Bunca mahlûk bir gıdâ-yı arz ile merzûk olur
Fârig-i arz u semâ yol bulmada mesbûk olur.
Her neye mahlûk gözüyle baksan ol mahlûk olur
Hak gözüyle bak ki bî-şek nûr-ı Yezdân andadır
(Her nefes Allah diyen Allah ile konuşur. Bu kadar mahlûk yeryüzünün bir gıdâsıyla rızıklanır. Arzdan ve semâdan /ikilikten/ kurtulan manâ yolunda her şeyi geride bırakır, tenezzül etmez. Her şeye mahlûk /yaratılmış/ gözüyle baksan o yine mahlûk olur /sen onu mahlûk görürsün/. Çokluğa Hak gözüyle bak ki şüphesiz Allah’ın nûru /vahdet/ ondadır.)

4. Dön Cemâlullâh’a karşı sâbit ol niyyetde hem
Hakk’ı kendinde ara fânî olup himmetde hem
Bul fenâfillâhı dâim nikmet ü nîmetde hem
Vahdeti kesrette bulmak kesreti vahdetde hem
Bir ilimdir ol ki cümle ilm ü irfân andadır
(Allah’ın cemâline dön, niyetinde kararlı ol. Nefsini Hak’ta ifnâ edip gayret et, Hakk’ı kendinde ara. En şiddetli belâlarla imtihân edilsen de, nimetler içinde yüzsen de /celâl ve cemâlde/ dâimâ Allah de, Allah’ta yok ol. Allah’ın birliğini çoklukta, çokluğu da birlikte bulmak öyle bir ilimdir ki aradığın ilim ve irfânın hepsi onda mevcûttur.)

5. Bir sana bir de esîri olduğun dünyâya bak
Bir de bunca âşıkın rüsvâ eden rüsvâya bak
Bir de mihnet-hânede nîmet saçan Mevlâ’ya bak
İbret ile şeş cihetten görünen eşyâya bak
Cümle bir âyînedir kim vech-i Rahmân andadır
(Bir kendine, bir esîri olduğun dünyaya, bir de bunca âşıkı rüsvâ eden /kendi/ rüsvâya bak. Sonra dönüp bir de bu sıkıntı dolu dünyada nimetler ihsân eden Mevlâ’ya bak. Hâsılı, altı yönden görünen eşyâya ibretle bak, göreceksin ki her şey bir aynadır ve Rahmân’ın yüzü hemen baktığın şeyde apaçık görünmektedir.)

6. Bu binâ-yı âlem içre kurulan o, kuran o
Amr ü Zeyd hep nisbetindir sorulan o, soran o
Çarşû-yı âleme baksan alan o, veren o
Söyleyen o söyleten o görünen o, gören o
Her ne var a‘lâ vü esfel cümle yeksân andadır
(Bu âlem binasının içinde ne varsa kuran o, kurulan odur. Amr ve Zeyd /ikilikler/ hep sana göredir, senin zihnî yanılgılarındır. Halbuki sorulan da soran da odur, ikilik yoktur. Âlem çarşısına /alış-veriş yapılan bu dört köşeye/ baksan alan o, veren odur. Söyleyen, söylenen, gören ve görünen O’dur. Yukarıda ve aşağıda her ne var ise bil ki Hak ondadır.)

7. Açma derdin yık binâ-yı âlemi sil kilkini
Tutma nefsin pendini bul ehl-i aşkın silkini
Ey Kemâlî bahr-i aşka gark kıl cân fülkini
Görünen sanma Niyâzî’nin hemân sen mülkini
Gönlü bir vîrânedir kim kenz-i pinhân andadır.
(Ey Kemâlî! Derdini açma, âlemin binâsını yık /benlik denen şu unsûrî vücûdu yok et /onu yazan kalemi, kalemin yazısını sil./ Nefsin öğüdünü tutma, aşk ehlinin yolunu bul, cân gemisini aşk denizinde batır /birliğe gark ol/. Sen hemen Niyâzî’nin vücûdunu bu gördüğün vücûddan ibâret zannetme. Onun gönlü yıkık bir yerdir ammâ gizli hazîne /Hakk’ın zât sırrı/ oradadır.)

Binâ-yı âlemin kilkini silmek, yani kalemi ve kalemin yazdığını silmek, tasarrufu gerektirir. Hak’ta ifnâ olanın tasarrufu da Hak’tır. Kalem varlığı yani Nûr-ı Muhammedî’nin oluş dairesine girdiğini yazdı. Nûr elbise giyip yolculuğa çıktı, devre girdi. Kalemi ve kalemin yazdığını silmek fenâ ve bekâ dairesine girip Hakk’a karışmakla olur. Yoksa kalemden ve yazdıklarından, unsurlar âlemi olan ten cehenneminden kurtulmanın imkânı yoktur.
Tâlib-i Hak benlikten ancak gönlünde Hakk’ın sırrı gizli bir kâmilin murâkabesinde kurtulabilir vesselâm.

78
1. Nedir ey bülbül-i şeydâ ferâhın efgândır
Sana n’oldu ciğerin bir gül için püryândır
(Ey çılgın bülbül! Bu ne hâl böyle? Sevincin ağlayıp inlemektir. Sana ne oldu, bir gül için ciğerin yanıktır?)

Bu nutk-ı şerifteki bülbülün güle sitemi, âşıkın maşûkuna nâz makâmından hitâbıdır.

2. Bunca feryâdını gül duydu mu bir kerre senin
Bak sen ağlarsın, o gül zevke gelip handândır
(Ey çılgın bülbül! Gül, senin bunca feryadını bir kere duydu mu? Bak sen ağladıkça o sevinçle açılıyor.)

3. Sen anın bûyuna cân vermek için ağlar iken
O dikenden takınır hançeri kasdı cândır
(Sen onun kokusuna cân vermek için ağlarken, o senin cânını almak için dikenden hançeri takınır.)

4. Sen anınçün bütün ezvâk-ı cihânı atdın
O seninçün bütün ağyâre şikâyet-hândır
(Sen onun için dünyanın bütün zevklerinden vazgeçtin, o senin için yabancılara şikâyet ediyor.)

5. Geceler tâ-be-seher ağladığın kim duydu
Güle sorma o sabâh hangi ele mihmândır
(Geceler seher vaktine kadar ağladığını kim duydu? Güle sorma, o seherde hangi yabancıya misâfirdir.)

6. Ağlama ağlar isen bâri yârin bul ağla
Gül sana yâr olamaz yâri anın nisyândır
(Ağlama! Ağlayacaksan yârini bul da ağla, gül sana yâr olamaz, onun yâri unutmaktır.)

7. Âh o gül ki anı sen âleme i‘lân etdin
O bugün şimdi seni âleme der hayvândır
(/Ey bülbül, âh! Sen o gülü âleme bildirdin, o şimdi senin âleme hayvân olduğunu söyler.)

8. Ciğerin yağını gülyağı için hûn etdin
Ele gülyağı bugün zîver-i hüsn ü ândır
(Ciğerinin yağını gülyağı için kan ettin, bugün gülyağı başkaları için güzelliğin süsüdür.)

9. Güle gözyaşın ile su verip ettin ihyâ
O sana bak dedi mi bülbülü gör atşândır
(Güle gözyaşınla sulayıp ona cân verdin, bak o sana ‘bülbülü göreyim, susuz kalmış olabilir!’ dedi mi?)

10. Bak gülün yaptığına bir de senin yaptığına
İyilik kemlik ola akl buna hayrândır
(Ey bülbül! Bir gülün yaptığına, bir de kendi yaptığına bak! İyilik kötülük olmuş, akıl buna şaşar.)

11. Böyledir devr-i felek hem budur üslûb-i cihân
Ehl-i derdin dil ü cânı ciğeri sûzândır
(Feleğin devri böyledir, dünyânın tarzı budur. Dertli kimselerin cânı, gönlü ve ciğeri yanmıştır.)

12. Geçer elbette Kemâlî elem ü mihmet ü gam
Kederi zevki cihânın geçici bir ândır
(Kemâlî! Elem, sıkıntı ve keder elbette geçer, dünyanın kederi ve zevki geçicidir.)

79
1. Aşk ehline âlemlerin esrârı ayândır
Âriflere envâr-ı Hudâ sanma nihândır
(Âşıklara âlemlerin sırları apaçık görünür. Hak âriflerine Hudâ’nın nûrları gizli değildir.)

2. Onlar ki anâsırda kalır misl-i behâim
Bâğiçe-i âlemde neye baksa ziyândır
(Onlar hayvânlar gibi anâsırda /dünya âleminde, benlikte takılır/ kalır. Âlem bâğında neye baksa /tevhîd edemediği için/ zarardadır.)

Anâsırda yani dört unsurun özelliklerinde takılıp kalan dünyevîdir. Dünyâyı seven dünyada kalır, Allah’ı seven onda yok olur.

3. Hak söyleyenin sözleri Kur‘ân’a bedeldir
Ahlâkı selîm olmayanın kavli yalandır
(Hak /doğru/ söyleyenin sözleri Kur’ân ile eşdir. Ahlâkı kusursuz /Allah’ın ahlâkı/ olmayanın sözleri yalandır.)

Sözü Hak olan, ehlullahtır. Zira o nafilelerle Hakk’a ulaşmış, dili, gözü, kulağı Hak olmuştur. Nefsini selâmete çıkaramayan kişi ise Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanamadığı için şirk içindedir. Şirk ise ikiliktir. Şirk ehli nefsinden konuşur.

4. Allâh diyen âşıkların olmaz dil ü cânı
Uşşâk-ı bekâ cümlesi bî-nâm u nişândır
(Allah diyen âşıkların /zâtta ifnâ oldukları için/ gönlü ve cânı olmaz. Bekâ / Hak ile Hak olan Allah/ âşıklarının hepsi, isimsiz ve nişânsızdır.)

İsimsiz ve resimsiz olmak Allah’ta yok olmayı gerektirir. Ehlullah’ın sûreti de sîretini temsîl eder zira bahr-i zâta dalıp yok olmuşlardır.

5. Allâh’ı bilen dilde “sivallâh” bulunur mu
Zulmetde güneş gün gele, zulmet hezeyândır
(Allah’ı bilen gönülde Hak’tan başkası vehmi bulunur mu? Karanlıkta güneş doğunca karanlık manâsız bir sayıklamadan ibârettir.)

6. Eşyâyı hakîkatle gören gözlere bir şey
Hâil olamaz çünki o göz nûr-feşândır
(Varlığı hakîkatiyle gören gözlere hiçbir şey perde olamaz çünki o göz Allah’ın nûruyla bakar /nûr saçar/.)

7. Ey mahzen-i esrâr-ı Hudâ eyle tefekkür
Hâk âteş ü bâd âbda kalmak ne yamandır
(Ey Allah’ın sırlarının mahzeni olan insân! Tefekkür et. Toprak, ateş, hava ve suda /bedene esir/ kalmak ne zordur.)

8. İblîs mizâc habs-i anâsırda ne bilsin
Mescûd-i melâik olan Âdem’deki cândır
(Meleklerin secde ettiği Âdem’deki /ten değil/ cândır. Anâsır hapishânesinde /benlik içinde/ nefsiyle ve vehimleriyle hareket eden İblîs mizâçlı şeytân Âdem’deki bu cân sırrını ne bilsin?)

9. İzhâr-ı kemâl eyleme varlıkla Kemâlî
Bil Rabb-i Rahmân’ın keremi nutk u beyândır
(Kemâlî! Varlıkla /benlikle/ kemâl göstermeye kalkma. Bil ki Rahîm olan Rabb’inin sana en büyük keremi /Hak ehlinin ağzından çıkan / konuşmalardır.)

80
1. Sanma her sûret-i insânda olan insândır
Belki hayvânları mahcûb edecek hayvândır
(İnsân görünüşünde olan herkesi insân sanma, belki hayvânları utandıracak kadar hayvândır.)

Bu nutk-ı şerif sûret-i Hak’dan görünen ve kendisine ârif süsü verip çevresine insân toplayan yol kesici /soğuk nefesli/ kişileri anlatmaktadır. Hakîkat ehli gerçek erlerden fenâ makâmlarını bizzât Resûlullah vechinden yaşayıp bekâya intikâl eden kişidir ve dürr-i yektâ kânıdır. Bunların taklîdleri her devirde olmuş ve olacaktır. Kelâm ve davranış aldatıcıdır, yanılmamak lazımdır vesselâm.

2. Zarf-ı insâna bürünmüş nice hayvân var ki
Ana insân demek insânlığa bir bühtândır
(İnsân kılığına bürünmüş nice hayvân var ki ona insân demek insânlığa iftirâ etmektir.)

3. Görünüp sûret-i Hakda seni Hak’dan ayıran
Ana dil verme sakın bâzîçe-i şeytândır
(Gerçekleri söyler gibi görünüp de seni Allah’tan ayıran kişiye sakın gönül verme, o şeytânın oyuncağıdır.)

4. İbn-i Havvâ’dan umulmaz eser-i zühd ü salâh
Halef-i nefs ü hevânın hevesi isyândır
(Havva’nın /nefse tâbilerin/ çocuklarından zühd ve salâh ehli olmalarını bekleme, onlarda hiçbir nişân göremezsin. Nefs ve hevâ halîfelerinin arzûları sadece isyândır.)

Havvâ nefsi, Âdem ise rûhu temsîl eder. Hakîkat tahsîl etmemiş olduğu hâlde kendisini sülûk ehli kâmillerdenmiş gibi gösteren sûret-perestlerin hâli Hakk’a muhâlif olduğu için isyândan ibârettir vesselâm.

5. Zikr-i Hak’la nefesin nefs-i rahîm kılmayanın
Neye değse nazarı sem nefesi sûzândır
(Hakk’ın zikri ile nefesini Rahîm olan Hakk’ın nefsi hâline getirmeyen kişinin bakışları neye değse zehir, nefesi yakıcıdır.)

Allah âlemleri Rahmân ve Rahîm isimleriyle terbiye eder. Nasıl ki bir nüve kadının rahminde nefsini geliştiriyorsa, bir insân-ı kâmil de bir manâ ehlinin gönül rahminde nefsini nefes-i kudsî haline getirir. Nefs-i rahîm en merhâmetli olanın nefsi yani vücûdudur. İnsân, nefsini zikrullah ile rahîm bir nefs yani varlığa şefâat edecek olan insân-ı kâmil haline getirir.

6. Aç gözün “ahsen-i takvîm”e gerek ahsen-i hulk
Hulki hayvân olanın âkıbeti hüsrândır
(Gözünü aç! Yaratılışı en güzel olana yani mürşid-i hakîkî olan kâmile bak! Bunun için önce insâna güzel ahlâk gereklidir. Hayvânî huylara sahip olanın sonu hüsrândır.)

7. Kalbinin beyt-i Hûda olduğunu bilmeyenin
Kalbi a‘mâdır anın nûrlar ona nîrândır
(Kalbinin Allah’ın evi olduğunu bilmeyenin kalbi mühürlüdür, kördür. Her şeyi nûruyla kaplamış olan bu nûrlar âlemi ona ateştir.)

8. Ârif-i Hak olanın hâdimidir her eşyâ
Zillet-i nefse düşen sâil-i âb u nândır
(Eşyâ denilen bu varlık Hak âriflerinin hizmetçisidir. Nefsin zilletine düşen / aşağılık nefsin isteklerine düşen/ ekmek ve suyun dilencisidir.)

9. Âdem oldur ki ola âlem-i eflâki muhît
Habs-i nefse düşenin hacle-gâhı zindândır
(İnsân-ı kâmil öyle bir varlıktır ki nûruyla felekler âlemini kaplamıştır. Nefsin hapsine düşene gelin odası zindândır.)

10. Mârifet her şeye kâdir iken âcizlikdir
Yoksa her âcizin elbette işi nâlândır
(Marifet her şeye gücü yeterken zayıf, güçsüz olmaktır, yoksa her âcizin işi elbette ağlamaktır.)

11. Cem‘ edip sûret-i insânda cem‘-i suveri
Mahvedip mahvola Hak bâkî kala irfândır
(Önce bütün sûretleri insân sûretinde toplayıp sonra da mahvedip yok olmalı ki Hak bâkî kalsın. İrfân budur.)

12. Sırr-ı Mevlâ’ya erip kisve-i abde bürünen
Yüzü insân özü Yezdân sözü hem Kur‘ân’dır
(Mevlâ’nın sırrına ererek kul elbisesine bürünen kişinin yüzü insân, özü Allah, sözü de Kur’ân’dır.)

13. “Fakr-ı tâmm”e erişip sırr-ı “hüvallâh”ı bulan
Bulur elbette Kemâlî ana kul sultândır
(Tam yokluğa erişip “huvallah/O Allah’tır.” sırrını vicdânında bulan kişi, elbette kemâli bulur. Kul ona /o sırra/ sultândır.)

Resûlullah buyurdu ki “Fakr iftiharımdır.” Ve yine buyurdular ki “Fakr tamâm olduğunda o Allah’tır.”
Aslında kul fakra erişmeden de fakr içindedir fakat benlik bu bilince perde olur. Sülûk ile fakr bilincine erişip gönülden Hak’tan başka varlık vehmini kaldırmak lâzımdır vesselâm.

81
1. Âşıka sûret-i cânânede Rahmân görünür
Sanma erbâb-ı dile şîve-i şeytân görünür

(Gönül ehline şeytânın işvelerinin /oynaşlarının/ göründüğünü sanma, âşıka sevgilinin yüzünde Allah görünür. Şeytân Hak âşıklarıyla oynaşamaz.)

Varlık görünen ve görünmeyen bütün yüzüyle Hak’tır. Ehl-i râbıta sülûku sırasında mürşidi yüzünden acaip ve türlü türlü tecellîlere mazhar olur. Gönüle her ne vârid olursa olsun samimi âşık oynanan bu oyunun kendisinin yetişmesi, kemâle ulaşması için olduğunu bilir. Kendi kendine “gör geç!”, “takılma geç” yahut “sensin Ya Rabbi!” de geç der. Takılmaz, geçer. Hz. Kemâlî gönül erbâbının sülûku sırasında şeytânî ve vehmî düşünceleri tevhîdin şiddetiyle açığa çıkardıkça kuvve-i kudsiyyesinin de kavîleşmesi sebebiyle bu düşüncencelere takılmayacağını beyânla sûret-i cânânede yani sevgilinin sûretinde onlar cilveye takılmaz, tecellîyi Rahmân’a dönüştürür buyurmaktadır. Kısacası şeytânî gibi görünen cilvelerin ilâcı “sensin yâ Rabbi!” demektir.

2. Bu muammâyı bilen ehl-i hakîkat gözüne
Bu merâyâda ne hayvân ve ne insân görünür
(Bu sırrı yani şeytânî gibi görülen işvenin sırrını bilen hakîkat ehlinin gözüne, bu dünyada ne hayvân ne de /sıradan/ insân görünür.)

3. Dedim ey dil tama ‘-ı vasla düşüp olma melûl
Bu visâlin önü haset sonu hicrân görünür
(Dedim ki: Ey gönül! Yâre kavuşma hırsına düşüp üzülme. Bu kavuşmanın önü hasret sonu ayrılık görünür.)

4. Bir zamân çeşmini her derde devâ bildiğimin
Şimdi her kirpiği bir hançer-i bürrân görünür
(Bir zamanlar gözünü her derde devâ olarak bildiğim güzelin şimdi her kirpiği keskin bir hançer görünür.)

Kâmil mürşidler celâl ve cemâli kendilerinde cem‘ ederler. Tâlibe önce aşk verip cemâl talebiyle yakıp sonra da celâlde kavîleştirmek için türlü cilveler ederler. Ârif bu ikisini nefsinde toplayıp yaşadıkça tevhîd tahakkuk eder. Hâsılı Hak yolunun devâsı dert, derdi devâdır. Râhat ile vuslat-ı Hak mümkün değildir. Hak talebinin bedeli vardır.

5. Aşkdan gayrı ne yapdımsa ki hayr u ya şer
Her biri şimdi bana ejder-i sü‘bân görünür
(Aşktan başka ne istedimse, ne yaptım ne işledimse -ister hayır olsun ister şer- her biri şimdi benim gözüme büyük bir ejderha /boğa yılanı/ gibi görünmektedir.)

6. Aşkıdır matla-ı hilkat hem odur merkezi nûr
Bî-haberler gözüne âteş-i sûzân görünür
(Hilkâtin zuhur ettiği yer ve nûrun merkezi O’nun aşkıdır. Aşk, aşkı bilmeyenlerin gözüne yakıcı ateş görünür.)

7. Okuyan mekteb-i aşk içre kitâb-ı hüsnün
Dört kitâbı unutur yâr sözü Kur’ân görünür
(Aşk mektebinde güzelliğin kitâbını /mürşid-i kâmili/ okuyup anlayan kişi, dört kitâbı unutur, sevgilinin sözü Kur’ân görünür.)

8. Koklayan gülşen-i hüsn içre riyâh-ı zülfün
Anda ne akl u ne hikmet ne de iz‘ân görünür
(Güzellik bahçesinde saçının kokusunu koklayan kişinin ne aklı, ne hikmet düşünecek hâli, ne davranışlarını dikkat edecek bir şuuru kalır. O kendisini vahdet-i zâtta yitirmiştir.)

9. Bağlayan zülf-i dilârâya gönül gerdenin
Sâhib-i zülfe ebed bende-i fermân görünür
(Gönül gerdânını sevgilinin saçına /boynunu sâhibinin zincirine bir kader mahkûmu gibi teslimiyyet-i tâm ile/ bağlayan kişi, saçın sâhibinin emirlerine ebediyyen kul olur.)

Dilârâ, gönül süsleyen sevgili yani cemâlullahtır. Zülf ise sevgilinin örtüsü yani çokluk ve Hakk’ın çokluktaki tecellîleridir. Burada zincîre mahkûm köleler akla gelmelidir. Cenâb-ı Hak vahdetini çoklukta her ân başka bir şân içinde sergilemektedir. Tâlibin işi Hakkı sadece mürşid-i kâmil yüzünden değil eşyâ yüzünden de anlamak ve yaşamaktır. Öyleyse her görünen tecellî hâzır ve nâzır olan Allah’ı seyredebilmek için dilârânın zülfüne berdâr olmak yani tecellîyâtı takip etmek gerekir ki dönerek eşyâda Hakk’ı seyretsin. Nefsini Hak’ta ifnâ edemeyen sâlik başka türlü “Nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır!” sırrıyla hemhâl olamaz. Eşyâda Hakk’ı seyretmek için benliği Hakk’a vermek icap eder vesselâm.

10. Heves-i nefs ile sûretde kalan ehl-i mecâz
Haşre dek ağlasa da hâric-i irfân görünür
(Nefsin arzûsuyla sûrette takılan mecâz ehli /şerîati hakîkat zanneden kabukta kalmış dindâr/ haşre kadar ağlasa da irfâna ulaşamaz.)

11. Âyet-i hüsnüne îmân getiren uşşâka
Ne cehennem ne azâbı ne de nîran görünür
(Güzelliğinin âyetine imân getiren âşıklara, ne cehennem azâbı ne de ateş görünür.)

Güzelliğin âyeti, hülasaten ahsen-i takvîm olan insân-ı kâmil ve onun cemâlidir. Cenâb-ı Hakk’ın zâtî sırrı o âyetten tecellî eder. Yoksa hiçbir zerre yoktur ki Onda Cenâb-ı Hak bütün cemâliyle tecellî etmemiş olsun!

12. Küfr-i zülfünde ne sır var ki gören âşıkda
Ne mezâhib ne akâid ne de îmân görünür
(Zülfünün karanlığında /çokluktaki tecellîlerinde/ nasıl bir sır var ki onu gören âşıkta ne bir mezhep, ne akâid ne de imân kalır. O aşk serhoşu eşyâdaki zâtî sırrın tecellîsi ile nefsini ifnâ eder. O vecd hâline giren âşıktan mesuliyet -farka gelinceye kadar- düşer.)

13. Âşıkın derdi gibi düşmeni çok hemdemi yok
Minnet ol yâre ki derdi bize dermân görünür
(Âşıkın derdi gibi düşmanı çok, dostu yoktur. O sevgiliye çok minnet / şükür/ ki derdi bize dermân görünür.)

14. Hamdülillâh ki bu göz kör ise de aşkımla
Neye baksam gözüme sûret-i cânân görünür
(Allah’a hamd olsun ki bu göz kör ise de aşkımla neye baksam gözüme sevgilinin sûreti görünür.)

15. Bana bir âh nice bin vasla bedeldir zîra
Zevk-i hicri elem-i vasldan âsân görünür
(Benim için bir âh bin kavuşmaya bedeldir zirâ ayrılığın zevki kavuşmanın kederinden kolaydır.)

16. Verme her dilbere dil âşıka bir yâr yeter
Âfet-i dildir o kim âfet-i devrân görünür
(Her /dünyevî/ güzele gönül verme, âşıka bir sevgili yeter, gönlü belâya salan sevgili zamanın âfeti /felâketi/ görünür.)

17. Terk-i cân eyleyeli hâk-i der-i cânânda
Vasl u hicrân Kemâlî bana yeksân görünür
(Kemâlî! Sevgilinin kapısının toprağında cânımızı terk edeli, kavuşma ve ayrılık bana bir görünür.)

82
1. Şem‘a-i cemâlin eyledikce yâd
Gözüme ne cihân ne cân görünür
Nigâhın gönlümü etmezse âbâd
Dünya başdan başa vîrân görünür
(Cemâlinin mumunu /yüzünün nûrunu/ hatırladıkça gözüme ne dünya ne de cân görünür. Bakışın gönlümü şenlendirmezse /ihyâ etmezse/ dünya baştan başa vîrân görünür.)

2. Ezelden aşkına oldum giriftâr
Gözümde kalmadı ne yâr ne ağyâr
Aşkın vücûdumu etdi târumâr
Şimdi câna baksan cânân görünür
(Ezelden aşkına tutulmuşum. Gözümde ne yâr /dost/ ne de ağyâr /yabancı/ kaldı / Bütün ikilikler gitti her şey bire dönüştü/. Aşkın vücûdumu perîşân /darmadağınık/ etti. Şimdi /şu hâlimle/ gönlüme baksan orada sevgiliden başka bir şey göremezsin.)

3. Bilmem ki aşkına oldum mu lâyık
Hâlık’a delîldir cümle halâyık
Neyi fedâ etsin âşık-ı sâdık
Varlık ki ma‘şûka burhân görünür
(Acaba aşkına lâyık oldum mu? Bütün yaratıklar yaratıcıya delîldir. Sâdık âşık neyi feda etsin, kendine ait bir varlığı mı var? Ki varlık sevgiliye delîl görünür /delîl değil midir?/)

4. Âşık kurtulunca nefs ü hevâdan
Ne aşkdan dem vurur ne de sevdâdan
Âlemde göremez başka Mevlâ’dan
Hurûf-ı kâinât Kur‘ân görünür
(Âşık, arzûlarından kurtulunca, aşktan ve sevdâdan bahsetmez. Zira âlemde Mevlâ’dan başkasını göremez /sevdâ, seven ve sevilenin olduğu ikiliktir/. Kâinâtın harfleri /çokluk/ ona Kur’ân /yani vâhid-i hakîkî olan zâtullah/ görünür.)

Hz. Mısrî de bu mezâhirin gayrullah olmadığını şöyle te’yîd eder:
Ki bildim cümle Hak imiş arada gayrı yok imiş
Bi-küllî anda gark imiş ne ben varım ne irfânım
*
Eşyâda vâhid-i hakîkîden başka varlık olmadığını anlamak için mâsivâdan kurtulup fânîfillah olmak gerekir. Mısrî Hazretleri yine şöyle buyurur:
“Lâ mevcûde illâhu” sırrına vâsıl oldum
Hak’dan gayrı kalmadı mâsivâdan hâlîyem

5. Gözünü aç da bak hasbetenlillâh
Eşyâ zannettiğin Allah’dır Allah
Kevser-i Alî’nin mestine billâh
Rûy-ı Muhammed’den Rahmân görünür
(Allah için gözünü aç da bak: Eşyâ zannettiğin her şey Allah’tır, Allah! Alî’nin sunduğu kevser şarâbının sarhoşu olan âşıka Muhammed’in yüzünden Rahmân görünür.)

6. Ser-â-ser aşk ile doludur cihân
Hep sana âşıkdır ey gâfil uyan
Seninçün felekler eyliyor devrân
Gâfile bu dünyâ zindân görünür
(Dünya baştan başa aşkla doludur, her şey sana âşıktır. Ey gâfil! Felekler senin için dönüyor, bu dünya gâfile zindân görünür.)

7. Emrine tâbidir bil-cümle eşyâ
Rızkın seni bulur gam yeme aslâ
Sen kendi kendini eyleme rüsvâ
Hayr u şer kaderde ihsân görünür
(Bütün bu görünen şeyler senin emrine tâbidir. Sakın kederlenme rızkın seni arar bulur. Sen kendi kendini rezil etme zira hayır ve şer kaderde Cenâb-ı Hakk’ın bir ihsânıdır.)

8. Âb u nân-ı âlem hep sana muhtâç
Bu ni’met içinde kendin koyma aç
Fakr u kanâati koy başına tâc
Bu tâcı giyenler sultân görünür
(Âlemin ekmek ve suyu sana muhtâçtır: Bu nimet içinde yüzerken kendini aç koyma. Fakîrliği ve az ile yetinmeyi başına tâç et, bu tâcı giyenler sultân görünür.)

9. Gönülden çıkalı rağbet-i dünyâ
Anâsır varlığı oldu bir rü’yâ
Cemâl dedikleri o tatlı hülyâ
Kemâlî hazret-i insân görünür
(Kemâlî! Dünya arzûları gönlümden çıkardığım günden beri, anâsır varlığı /bedenim/ bir rüyâ /eriyip yok/ oldu. Cemâl dedikleri o tatlı hülyâ /hayâl/, insân-ı kâmilden başka bir varlık değildir.)

83
RÛHÎ-İ BAĞDADÎ’Yİ TAHMÎS

1. Ey gönül bil “ezelî ahd”e samîm isterler
Aldığın “bâr-ı emânât”a kerîm isterler
Hâlik’in seyrederek halka rahîm isterler
Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler
“Yevme lâ yenfeû”da kalb-i selîm isterler
(Ey gönül! Bil ki ezelî ahdin /yemînin/ yerine gelmesi için samîmiyet isterler. Aldığın emânet yükünün isbâtı için cömertlik / fedâkârca çalışıp kulluğunu isbât etmeni/ isterler. Halkta Hakk’ı seyrederek halka karşı /dâimâ/ merhâmet isterler. Ey hoca! Senden altın ve gümüş isteyeceklerini sanma. Yevme la yenfeu’da / hiçbir şeyin fayda etmediği o günde/ tertemiz bir kalb isterler.)

Ezeli ahd için Kur’ân’da şöyle deniliyor:
“Rabbin Âdem oğullarının bellerinden zürriyetlerini aldı ve onları kendi nefislerine şehâdet ettirdi:
-Elestü bi-Rabbiküm? Ben sizin Rabbiniz değil miyim?
-Kâlu belâ./Evet.” dediler A‘raf/172.”
Bu ahd-i ezelî şehâdet âleminde kulların aslî gayeleri olan Rablerini bilmek ve ona kul olduklarını unutmamaları içindir. Ezelî ahdini unutan kişi dünyada sorumluluğunun farkında değildir. Yûnus Emre bir beytinde ezelî ahdin el’an kemâkân yaşanıp durduğunu, bunun hemen isbât edilmesi gerektiğini anlatırken şöyle buyurur:
Kâlû belî dedik evvelki demde
Dahı bugündür ol dem ü bu sâat
(Biz ilk anda, ilk teklifte /bezm-i Elest’te/ Cenâb-ı Hakk’a “Kâlû belâ” (Evet) dedik ve onun Rabbimiz olduğunu kabûl ettik. Ey âşık, işte o evvelki dem dediğim ân, hemen şu ândır, şimdidir. Öyle, vehminde zaman yaratıp da öteye beriye gidip zaman kaybetme!)
Yine âyette şöyle denmektedir:
“Yevme lâ yenfe’u mâlün velâ benûn” (O gün ne mâl, ne de evlâd hiçbir şey fayda vermez. “İllâ men eta’llahe bi-kalbin selîm” (Ancak selîm /her türlü bağımlılıktan kurtulup Allah’a tam teslim olan/ bir kalb ile Allah’ın huzûruna gelenler müstesnâ. Şuarâ/ 88-89.)

2. İzz ü câh devlet ü rif‘at yerine bî-nâm ol
Merteben şâh ise de bende-i hâs u âm ol
Nîk ü bed hâli bırak muntazır-ı encâm ol
Berzâh-i havf u recâdan geçegör nâ-kâm ol
Dem-i âhirde ne ümmîd ü ne bîm isterler
(İtibâr, makâm, saâdet ve yücelik arzûsunu terk et, ismini yok et. En yüksek mevkilere çıkıp halkı yönetecek kudrete ulaşsan da halkın yahut bilge kişilerin bendesi yani hizmetkârı ol. Şu iyi şu kötü demeyi bırak, sonucu bekle. Korku ve ümid arasından yürü, arzûlarını terk et. Yoksa son nefeste ne korku ne de ümit işe yaramaz.)

3. Yetiş ol âleme kim olmaya anda biz siz
Anda ne şâh u ne gümrâh ne mutî u hûn-rîz
Yokdur ol dâirede nisbet-i çiz ü nâ-çiz
Âlem-i bî-meh ü hurşîd-i felekde hergiz
Ne mühendis ne müneccim ne hakîm isterler
(Öyle bir âleme /vahdete/ ulaş ki orada biz ve siz /ikilik/, ne şâh, ne yolunu şaşırmış, ne itâatkâr ne de kan dökücü bir kişi olmasın! O dairede varlığı belirgin yahut yok denebilecek bir nesne de yoktur. Feleğin aysız ve günsüz o âleminde, aslâ ne mühendis, ne müneccim /yıldızlarla fal bakan/, ne de filozof isterler.)

4. Çalma ikbâl kapısın perde-i idbâr açılır
Sohbet-i pîr ile âşıklara efkâr açılır
Ehl-i dil hâre nazâr eylese gülzâr açılır
Âlem-i keşf-i maânîde çok esrâr açılır
Giremez nefs-i gazûb anda halîm isterler
(Talih kapısını çalma, idbâr /talihsizlik/ perdesi açılır. Mürşid-i kâmilin sohbeti ile âşıklara tefekkür kapıları açılır. Gönül ehli dikene baksa onda gül bahçesi açılır /celâl cemâle çevrilir/. Manâ âlemlerinin açıldığı âlemde çok sırlar açılır. Oraya /vahdet âlemine/ öfkesine mağlup olanlar giremez, vahdet âleminde yumuşak huylu insân isterler.)

5. Gönlünü kıl heves-i nefs ü hevâdan sâlim
Kendini bil ezelî “bezm-i elest”de kâim
İyd-i vaslı gözet ol kayd-ı sivâdan sâim
Sâkin-i dergeh-i teslîm-i rızâ ol dâim
Ber-murâd etmeğe hizmetde mukîm isterler
(Gönlünü nefsin arzûlarından kurtar. Kendini ezelden beri elest meclisinde mevcût bil. Allah’tan başka her şeyin prangasından kurtularak vuslat bayrâmını bekle. Rızâ makâmında teslîm olduğun kapı eşiğinin /mürşidinin huzûrunun/ dâim sâkini yani dervîşi ol ki murâdına erdirmek istedikleri dervîşten samîmiyet ve sürekli hizmet isterler.)

Dervîşlik, mürşid-i kâmile bey’at, nefs ile mücâdele, şirkten arınıp tevhîde yönelme ve Hakk’a hizmette devâmlılıktır.

6. Sıdk ile hizmet-i insâna girip insân ol
Ölmeden evvel ölüp hâtime-i nisyân ol
Ne melâhid ü ne de sofi-yi bî-iz‘ân ol
Unutup bildiğini ârif isen nâdân ol
Bezm-i vahdetde ne ilm ü ne âlim isterler
(Sadâkatla /doğrulukla/ insân-ı kâmilin hizmetine girip insân ol. Ölmeden evvel ölerek unutulmayan /ebedî / sona ulaş. Ne dinden çıkanlardan, ne de izânsız /edeb-erkân bilmeyen/ bir sofu ol. Bildiklerini unut, ârif isen câhil ol ki zira vahdet meclisinde ne ilim ne de âlim isterler.)

Ehl-i vahdet huzûrunda bilgi en büyük perdedir. Bu sebeple ulemânın perdesi avâmınkinden kalındır. Bilgi perdesi için erenler “hicâbü’n-nûr” yani nûr perdesi buyurmuşlardır. Erenler huzûruna bildiklerini terk ederek gelenler daha hızlı yol alırlar vesselâm.

7. Eli boş âşıka mahbûblar el vermezler
Dikeninden çekinen ellere gül vermezler
Cân u baş vermeyene zevk-i gönül vermezler
Harem-i ma‘nîde bîgâneye yol vermezler
Âşinâ-yı ezelî yâr-i kadîm isterler
(Gönül ehli eli boş olan âşıka el vermezler, dikeninden çekinen ellere gül vermezler, cân ve baş vermeyene gönül zevki vermezler. Manâ /vahdet ve halvet/ odasında yabancıya yol vermezler, ezelden beri tanıdıkları eski dost isterler.)

8. Yokluğa etme keder varına mesrûr olma
Halkı nefretle görüp âleme menfûr olma
Ehl-i irfâna kul ol nefse uyup dûr olma
Cürmüne mu‘terif ol tâate mağrûr olma
Ki şifâ-hâne-i hikmetde sakîm isterler
(Yokluğa üzülme, varlığına sevinme. Halktan nefret edip kendinden nefret ettirme. Âriflere kul ol, nefsine uyup onlardan uzak kalma. Günâhını gizleme, yaptığın ibâdetlerle gururlanma ki hikmet hastanesinde /Hak derdine devâ arayan/ hasta isterler.)

9. Saçsa da âleme ger nûr-ı Hudâ pertevler
Ne gider ne götürür maksada hem peyrevler
Göremez Hakk’ı gözü kör dili gâfil devler
Kıble-i ma‘nîyi fehm eylemeyen keçrevler
Sehvine secde edip ecr-i azîm isterler
(Allah’ın nûrları etrafa ışıklar saçsa da, onlara uyanlar maksada uygun olarak ne gider ne götürür? Gözü kör gönlü gâfil olan şeytânlar Hakk’ı göremez. Manâ kıblesini anlamayan sapkınlar, yanlışlarına secde edip büyük bir karşılık isterler.)

10. Her göz açdıkça bir et fâtih ile meftûhi
Hak bilir sen arama fâsid ile memdûhi
Ey Kemâlî sakın incitme dil-i mecrûhi
Ezber et nükte-i esrâr-ı dili ey Rûhî
Hâzır ol bezm-i ilâhîde nedîm isterler
(Ey Kemâlî! Gözünü her açtığında /manâyı açan ile açılan manâyı bir et. Fâsid /bozguncu/ ile övülen kişiyi sen arama, Allah kimin ne olduğunu bilir. Yaralı gönülleri sakın incitme. Ey Rûhî! Gönül sırlarının nüktesini ezberle. İlâhî mecliste hazır ol ki orada can sohbeti yapacak dost isterler.)

84
İMÂM HÜSEYİN ALEYHİSSELÂM’A MERSİYYE

1. Muharremdir kamer mahzûn güneş me‘yûs kan ağlar
Felek şergeşte mebhût hayrete dalmış cihân ağlar
(Muharrem ayıdır, ay hüzünlü, güneş yaslı kan ağlar. Feleğin başı dönmüş ve şaşkın, cihân da öylesine ağlar, ağlar, ağlar…)

2. Cefâ-yı şâh-ı mazlûma tahammül etmeyip dağlar
Ezelden gözlerinden âblar olmuş revân ağlar
(Dağlar, mazlûmların şâhı olan /Hüseyin’in cefâsına tahammül edemeyip ezelden beri gözlerinden yaşlar akıtmış, ağlar.)

3. Ne düşmensin be hey ibnü’r-recîm ey sâkî-i iblîs
Senin yapdıklarına düşmen-i insân olan ağlar
(Ey İblîs’in sâkisi, ey şeytânın oğlu Muâviyeoğlu Yezîd! Sen nasıl bir düşmansın? Senin yaptıklarına insânın düşmanı olan ağlar.)

Hz. Hüseyin (r.a.) Emevî halîfesi Yezîd’e biat etmemesi neticesinde 680 yılında /Hicri 10 Muharrem 61/ yetmiş kişi ile birlikte şehit edildi.

4. Medîne halkına kıldı vedâ ol kân-ı ilmü’l-gayb
Tutup âfâkı bir efgân yanar pîr ü civân ağlar
(O gayb ilminin kaynağı Medine halkına vedâ ettiğinde, afâkı bir çığlık kapladı, yaşlı ve gençler yanıp ağladılar.)

5. Nice günler edip kat‘-ı merâhil âkıbet bir gün
Durup Kerbübelâ’da cümlesi Hakk’a dîvân ağlar
(Nice günler mesâfeler kat edip sonunda bir gün Kerbelâ’da Hakk’ın huzûrunda durup ağladılar.)

Kerb ü belâ, sıkıntı ve belâ anlamına gelir.

6. Bilinmişdi ki ol yerler serencâm-ı şehâdettir
Bilinmişdi ki ol yerden geçilmez hânedân ağlar
(Bilinmişti ki /yani anladım ki/ Kerbelâ, şehîdlerin ibretlik hikâyelerinin yaşandığı yerlerdir. Bilinmişti ki /anladım ki/ oradan geçilmez, geçmek isteyen hanedân silsilesine mensuplar /Hakk’a talipler/ ağlar. / Zira Kerbelâ’dan yani halktan Hakk’a geçmek isteyen vuslat ehli, bedel olarak cân vermek zorundadır.)

7. İmâmü’l-etkıyâ toplandırıp etba‘ vü ahbâbın
Okur bir hutbe bir bir fitneyi eyler beyân ağlar
(Allah korkusuyla hata yapmaktan çekinen takvâ sâhibi Hak âşıklarının İmâm-ı Hüseyin (r.a.) kendisine uyan ve sevenlerini toplayıp bir hutbe okudu. Fitnenin sebeplerini tek tek açıklayıp ağladı.)

8. Kuruldu hayme-i ahdâr o gün Kerbübelâ içre
Bugün Kerbübelâ’da kaldı hâlâ âşıkân ağlar
(O gün Kerbelâ’ya yeşil bir çadır kuruldu. Bugün Kerbelâ’da kalan âşıklar /Bugün sıkıntı ve belâ içinden geçen âşıklar/ hâlâ ağlar.)

9. Yazıp bir nâme reîsü’l-usâta söyledi ey kavm
Bu fitne sarsar İslâm’ı yıkar dîni îmân ağlar
(Hz. Hüseyn, âsîlerin reisine bir mektup yazıp dedi ki : Ey kavm, bu fitne İslâm’ı sarsar, dini yıkar, imân ağlar.)

10. Hezârân şetm ile Sa‘d oğlu hem gönderdi bir nâme
Anı dil söylemez kâfir dahi olsa zebân ağlar
(Sa‘d’ın oğlu Ömer, Hz. Hüseyin’e /Yezîd’e bey‘at etmesi için/ binlerce küfürle dolu bir mektup gönderdi, onu dile getirmek mümkün değildir, kâfir olsa bile o dil ağlar.)

11. Hücûm etdi o mel‘unlar Kitâbullâh’ı imhâya
Sanarsın bir kıyâmet kopdu toz ağlar duman ağlar
(O la‘netlenmiş olan insânlar Allah’ın kitâbını yok etmek için saldırıya geçti, bir kıyâmet koptu, zannedersin ki toz duman ağlar.)

12. Kesildi her taraftan su sabîler gül gibi soldu
Su ağlar servi ağlar bahçe ağlar bâğbân ağlar
(Her taraftan sular kesildi, çocuklar gül gibi soldu. Su ağlar, serviler ağlar, bahçe ve bahçıvan ağlar.)

Hz. Hüseyin ve beraberindeki 72 ashâbı Fırat nehrine yaklaşmak üzere iken bütün su yolları kesilmiş Fırat’a giden yollar da tutularak ashâb susuz bırakılmıştır. Çoluk çocuk hepsi de susuzluktan kırılmışlardır. Çocukların susuzluğu ve Hazreti İmâm Hüseyn aleyhisselâmın susuzluktan çatlayan dudaklarıyla şehid olması, Kerbelâ hâdisesinin en insânlık dışı noktalarından birisidir.
Kadîmî’nin (ö. 1957. Bursa) şu tesbiti ne kadar hüzünlüdür:
Atası sâkî-i Kevser iken susuz şehîd oldu
Hüseyn’e cân fedâ eyler muhibbân karalar bağlar

13. Bozuldu gülşen-i bâğ-ı risâlet hâr ile doldu
Gül ağlar bülbül ağlar lâle ağlar erguvân ağlar
(Risâlet bağının gül bahçesi bozuldu, dikenle doldu. Gül ağlar, bülbül ağlar, lâle ve erguvân ağlar.)

14. Hezârân zulm ile yetmiş iki sâdık olup kurbân
Halâyık titreyip bu kıssadan kevn ü mekân ağlar
(Binlerce zulümle yetmiş iki ehl-i beyte sâdık insân kurbân oldu, bu hâdise yüzünden bütün mahlûkat titreyip yeryüzü ağlar.)

15. Kesildi başları bin cevr ile bir âşık-ı zârın
Kesen mel‘ûnlara lânet edip seyf ü Sinân ağlar
(İnleyen bir âşıkın başı bin eziyetle kesildi, O başı kesen mel‘ûnlara lânet edip kılıç ağlar, mızrak ağlar.)

Ne acıdır ki Hz. İmâm ve arkadaşlarının başları kesilerek öldürülmüştür.

16. Alî-Ekber’le Kâsım cân verip cânânını buldu
Alî-Asgar sabî okla vuruldu Ümmühân ağlar
(Alî Ekber’le Kâsım can verip sevgilisini buldu, küçük Alî Asgar okla vuruldu, Ümmühân ağlar.)

Alî Ekber Hz. Hüseyin Efendimizin büyük oğludur. Kerbelâ’da şehâdet şerbetini içen ehl-i beytten ilk kişidir (10 Muharrem 61). Bu sırada 19-25 yaşları arasında olduğu tahmin edilmektedir.
Abdullah Alî Asgar, İmâm Hüseyin’in (a.s.) en küçük oğludur. Annesi, İmriü’l-Kays b. Adiy’in kızı Rübab’dır. Medine’de doğmuştur. Kerbelâ’da şehid olduğunda altı aylık olduğu rivâyet edilmiştir. Alî Asgar’ın şehâdeti bir rivâyete göre şöyle olmuştur:
İmâm Hüseyin, 10 Muharrem 61/ 10 Ekim 680 aşure günü, Yezîd’din askerleriyle çarpışmak için savaş meydanına doğru hareket etmişken Hz. Zeyneb (a.s.) kucağında Alî Asgar’la çadırından dışarı çıktı. İmâm Hüseyin’e bebeğin üç gündür su içmediğini hatırlatıp bir damla olsun su talep etmesini istedi. İmâm Hüseyin bebeği kucağına alıp düşmana seslendi:
“Ey topluluk! Ehl-i Beyt’imizi öldürdünüz, geride sadece bu bebek kaldı. O da susuzluktan dudaklarını emiyor. Ona bir yudum su verin!”
Bu esnada bir düşman askerinin yayından fırlayan ok, bebeğin boğazına isâbet etti. Bunun üzerine İmâm Hüseyin şöyle dedi:
“Allah’ım! Önce yardım vaadiyle bizi çağıran, sonra bizi öldüren bu toplulukla bizim aramızda sen hüküm ver!”

17. Vefâya da‘vet etmek sonra bin dürlü cefâ etmek
Size ey kavm-i sek dersem behâim bî-güman ağlar
(Vefâya davet edip sonra bin türlü eziyet etmek nasıl bir iştir? Size köpek kavmi dersem şüphesiz hayvânlar ağlar.)

Hz. Hüseyin’in hurucunda Kûfe’den gelen yardım ve davet mektuplarının payı olmuş, Hüseyin Efendimiz ona göre hareket etmiştir. Fakat Kufe’dekiler ahidlerini bozdular. Yezid Ubeydullah’a ehl-i beytin öldürülmesi emrini verdi.

18. Yirmi bin kişi birden ok attı Şâh-ı Mazlûm’a
Bizi atman deyip zâlimlere tîr ü kemân ağlar
(Mazlûmların şâhına yirmi bin kişi birden ok attı, ok ve yay, zâlimlere bizi atmayın diyerek ağlar.)

19. Ok atmak “kurretü’l-ayn”a değil mi aslını imhâ
Sebebsiz mi bugün hâlâ hakîkî müslümân ağlar

(Hz. Peygamber’in göz nûruna /Hüseyn’e/ ok atmak aslını yok etmek değil mi? Bugün gerçek müslümânın hâlâ ağlaması sebepsiz mi?)

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz buyurmuştur ki:
“Şüphesiz çağrılıp gitmem yakındır. Size iki büyük ve hukuku ağır emânet bırakıyorum. Birisi, Azîz ve Celîl olan Allah’ın kitâbı Kur’ân, diğeri de gözümün nûru ehl-i beytimdir.

20. Ciğergâh-ı Habîb-i Kibriyâ’ya ok atan mel‘ûn
Cehennemde bugün şeytânla kurmuş âşiyân ağlar
(Hz. Peygamber’in ciğerpâresine ok atan mel’ûn, bugün cehennemde şeytânla yuva kurmuş, ağlar.)

21. Cihânın sâhibinden bir içim su kıskanılmış âh
Fırat ağlar, Murâd ağlar zemîn ü âsumân ağlar
(Âh! Cihânın sâhibinden bir içimlik su kıskanılmış, Fırat ağlar, Murâd (nehri) ağlar, yer ve gök ağlar.)

22. İmâmü’l-müttekînin şimr-i mel‘ûn kesdi çün başın
Cehennem kaynayıp arş sayha etti tûleşân ağlar
(Mel‘ûn Şimr bin Zi’l-Cevşen takvâ sâhibi Hak dostlarının İmâm-ı Hüseyin (a.s.)’ın başını kesti. Arş çığlık atar, cehennem kaynar, yavruları ağlar.)

Şimr, âşura günü Sa‘d oğlu Ömer’in sol kanadında komutanlık yapan ve savaşı körükleyip Hz. Hüseyin Efendimizi katleden kişidir.

23. Ayak basdı o mel‘ûn kalb-gâh-ı sırr-ı Kur‘ân’a
Aliyy ü Fâtıma Peygamber-i âhir zamân ağlar
(O me’lûn /Şimr/, Kur’ân sırrının kalbine / çadırına/ ayak bastı. Alî, Fatma ve âhir zaman peygamberi ağlar.)

24. Harem-gâh-ı Habîb-i Kibriyâ’ya doldu nâ-mahrem
Bizi hep öldürün derler sabîlerle zenân ağlar
(Yüce Peygamber’in haremine nâ-mahrem doldu. Sabîler / çocuklar/ ve kadınlar hepimizi öldürün diye ağlar.)

25. Çadırdan nâle vü feryâd yükseldi semâvâta
Melekler sordular n’oldu dediler teşnegân ağlar
(Çadırdan göklere doğru çığlıklar yükseldi. Bu çığlığı duyan melekler sordular, ne oldu? Susuzlar ağlıyor, dediler.)

26. Döküldü hûn-i mazlûmân yere yer mâteme girdi
Melekler titreyip inler felekde kehkeşân ağlar
(Mazlûmların kanı yere döküldü, yeryüzü mâteme büründü, melekler titreyerek inler, gökte yıldızlar /Samanyolu/ ağlar)

27. Nîsâ-yı Ehl-i Beyt üryân ü giryân kaldı çöllerde
Çöl ağlar, dağlar ağlar, vâdi-yi berr ü yaban ağlar
(Ehl-i Beyt’in kadınları ağlayarak, çırılçıplak bir halde çöllerde kaldı. Çöl ağlar, dağlar ağlar, yakın ve uzak vâdiler ağlar.)

28. O şâhın derdi etmiş cümle insânoğlunu giryân
Bilenler bilmeyenler hep bu derd ile inan ağlar
(O Şâh’ın derdi bütün insânları ağlatmış, inan ki bilen bilmeyen herkes bu dert ile ağlar.)

29. Gelip bir kaç deve çûlsuz yularsız Şimr-i mel‘ûn der
Bugün Şam’a sefer lâzım bu emri her duyan ağlar
(Mel’ûn Şimr birkaç çulsuz, yularsız deveyle gelerek, ‘bugün Şam’a sefer lâzım’ der. Bu emri duyan herkes ağlar.)

Kerbelâ esirleri kervanı, H. 61 yılı, Muharrem’in 19’unda Kufe’den Şam’a doğru hareket etti. 12 gün sonra Şam’a getirildiler.

30 Deve üryân, ciğer püryân yürürler aç susuz sibyân
Deve ağlar, ceres ağlar, yol ağlar, kârbân ağlar
(Çocuklar, çıplak bir deveyle, aç susuz ve ciğeri yanmış bir halde yürürler. Deve ağlar, çan ağlar, yol ağlar, kervân ağlar.)

31. Meşakkatle develer kat‘-ı menzilden kalıp bî-tâb
Düşüp yollarda ma‘sûmân eder âh u figân ağlar
(Develer, bin bir zorlukla yol katetmekten güçsüz düştüler. Yollarda masûmlar âh ve figân ederek ağlar.)

32. O yollarda o çöllerde o ıssız gurbet ellerde
Sekîne Zeyneb’in ahvâline hûr-i cinân ağlar
(O yollarda ve çöllerde, o ıssız gurbet ellerde /İmâm Hüseyn’in kızı/ Sekîne ve / kardeşi/ Zeynep’in hallerine cennetin hûrîleri ağlar.)

Temimli Kura şöyle demiştir:
“Kerbelâ’da öldürülenlerin yanından geçerlerken kadınların ağlayıp dövündüklerini gördüm. Ben her şeyi unutsam bile, Fatıma’nın kızı Zeynep’in söylediklerini unutamam. Allah’a yemin ederim ki kardeşi İmâm Hüseyin’in bedeninin yanından geçtiği esnadaki yıkılışı, çırpınışları ve sözleri dost-düşman herkesi ağlattı.”
Hz. Zeynep’in, kardeşi İmâm Hüseyin’in başsız bedeninin yanından geçtiği esnâda dudaklarından şunlar dökülüyordu:
“Allah’ım! Bu kurbânı bizden kabûl et!”
“Ey bütün gökteki meleklerin kendisine salât ve selâm gönderdikleri Muhammed’im! Bedeni parça parça edilen, bu çölde yere serilen ve topraklar içerisinde kalan bu kişi senin Hüseyin’indir.”
Üçüncü sözünde, annesi Fatıma Zehra’ya seslenerek şöyle der:
“Ey Anneciğim! Ey Fâtıma Zehrâ! Ey dünya kadınlarının en hayırlısı! Kerbelâ çölüne bir bak da düşman toprağı üstündeki oğlunun başını, kanlar içindeki bedenini ve eyersiz katırlara bindirilen esâret altındaki çocuklarını bir gör!”
“Ben o kardeşin /Hüseyn’in/ çadırının iplerine kurbân olayım! Cânımı fedâ ettiğim kimseye kurbân olayım! Yaralı gönül ve susuzluktan kurumuş dudaklarla şehîd edilene kurbân olayım! Damarlarından kanlar akan o sevgili ve şefkatli olana kurbân olayım! Ben dedesi Peygamber, nenesi Hatîce, babası Alî ve annesi dünya kadınlarının efendisi olan kimseye kurbân olayım. Ben, üzerine gün doğuncaya kadar namâz kılan kimseye kurbân olayım!”
Son sözünde ise Hz. Peygamber’in sahâbelerine yönelerek şöyle seslendi:
“Ey hasret ve keder içerisindeki gönül! Bugün dedem Allah Resûlü artık hayâtta değildir. Ey Peygamber ashâbı! Onları esirler gibi yola koymuş ve götürüyorlar.”

“Zeynep’in sözlerini işitenlerin hepsi -Yezîdîlerin askerleri de dâhil- orada bulunan herkes bir anda hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Esir alıp katliam yaptıkları yerden geçirdiklerinde, İmâm Hüseyin’in kızı Sekîne, kendini deveden atarak babasının kanlı cesedini kucakladı, ağladı, feryât ve figân etti. Orada hazır olanların hepsi onunla birlikte ağlamaya başladılar. Bu şekilde kendinden geçinceye kadar ağlamaya devâm etti.

33. Dikildi nîzeye sultân-ı kevneynin ser-i pâki
Çıkıp bir nûr olur arş sâyesinde sâyebân ağlar
(İki cihân Sultânı Hüseyn (a.s.)’in tertemiz başı mızrağa dikildi. Bir nûr gibi yükselip arşın gölgesinde ağlar.)

34. Nihâyet bir sabâhdı Şam’a dâhil oldular âh Şam
O tali’siz misâfirler konuldu hâne hân ağlar
(Nihâyet bir sabah Şam’a girdiler, âh Şam, o talihsiz misâfirler bir hana / konağa/ getirildi. Han ağlar, hane ağlar.)

Daha sonra buraya “Meşhed’un-Nukte” denmiş ve Hüseyn Efendimizin kanının damladığı halının olduğu yere bir türbe inşâ edilmiştir.

35. Yezîd’in askeri oynar güler yapmışdı şehrâyin
Şehir ağlar kûra ağlar yanar deyr içre çân ağlar
(Yezîd’in askeri gülüp oynayarak şenlik yapmıştı. Onlar eğlenirken şehir ve köyler, kilisedeki çan yanarak ağlıyordu.)

36. Benât-ı Ehl-i Beyt’i câriye gönderdiler Rûm’a
Görüp Rûm Kayseri oldu esîr-i nâtuvân ağlar
(Ehl-i beytin kızlarını Rum’a cariye olarak gönderdiler. Rum Kayseri bu çaresiz ve güçsüz esirleri görünce ağladı.)

37. Bahâ-yı hüsnüne bir dilberin bin kişver-i ma‘mûr
Verilse az gelir ikrâh eder de hüsn ü ân ağlar
(Bin tane mamûr belde bir sevgilinin güzelliğinin pahası olarak verilse, az gelir. Buna, güzellik tiksinir de ağlar.)

38. İki meh-peykere dîn-i Mesîhi etdiler teklîf
Dediler sümme-hâşâ tâ-be-mahşer mü‘minân ağlar
(İki ay yüzlüye Hıristiyanlık’ı teklîf ettiler, onlar da “Sümme hâşâ/kat’iyyen olmaz!” dediler, ta mahşere kadar müminler ağlar.)

39. Temennâ-yı visâle mâni oldu gayret-i Mevlâ
Dediler bunlara hîç el sürülmez râhibân ağlar
(/Ehl-i Beyt’in câriye olarak satıldıkları yerde/ Cenâb-ı Hakk’ın gayreti /İlâhî kıskançlığı/ onları alan Hıristiyanlar’ın vuslat arzûlarına engel oldu. Dediler ki bunlara kesinlikle el sürülemez. /Bizim rahipler bunların hâlini yani iffet ve ismetini görseler/ gözyaşlarını tutamazlar.)

40. Mübârek bir gece ol iki meh-rû hasbetenlillâh
Fedâ-yı dîn ü nâmûs oldular hep hûriyân ağlar
(Mübârek bir gece o iki ayyüzlü Allah rızâsı için dîn ve nâmûslarını fedâ ettiler. Buna şâhid olan bütün hûrîler ağladı.)

41. Bu hâle ağlayan gözler görür elbetde dîdârı
Bunun gâfilleri ağlar muhakkak câvidân ağlar
(Bu hâle ağlayan gözler elbette sevgilinin cemâlini görür, bunun gâfilleri muhakkak ebediyyen ağlar.)

42. Belâ-yı Ehl-i Beyt’i yazmağa imkân mı var aslâ
Söz ağlar, söyleyen ağlar, kalem ağlar, yazan ağlar
(Ehl-i Beyt’in başına gelen musibeti yazmaya aslâ imkân yoktur. Bunu anlatan söz ağlar, söyleyen ağlar, kalem ağlar velhâsıl yazan ağlar.)

43. Hüseyn ağlar gözü yaşı olur âlemlere rahmet
Yezîd ağlar gözü yaşı olur la‘net-feşân ağlar
(Hüseyin ağlar, gözyaşı âlemlere rahmet olur. Yezîd ağlar, gözyaşlarıyla etrafa lânet saçar.)

44. Yezîd bir nâm-ı dünyâya değişdi şân-ı ukbâyı
N’idem ol nâm-ı mel‘ûnu kim nâm ağlar nişân ağlar
(Yezîd, âhiretin şânını /gelip geçici ve boş/ bir dünya nâmına değişti. O mel’ûnun nâmını ne yapacağım ki? Nâm ağlar, nişân ağlar.)

45. Evet hazmetmemişdi Âl-ı Süfyân dîn-i İslâm’ı
Resûlün âline yaptıklarına kâfirân ağlar
(Evet, Süfyân oğulları, İslâm dînini hazmetmemişti. Resûlullah’ın ailesine yaptıklarına kâfirler ağlar.)

Ebu Süfyân 561 yılında Mekke’de doğdu. Zengin bir aileye mensûptu. Babası Kureyş’in ileri gelenlerindendir. Hazret-i Peygamber’in davetine icâbet etmeyip ona cephe almış özellikle Uhud ve Hendek savaşında müşriklerin komutanlığını yaparak müslümânları katletmiştir. Müslümânların Mekke’nin fethi öncesinde çocukluk arkadaşı olan Abbâs’ın tavsiyesiyle Peygamberin huzûruna çıktı. Hazret-i Peygamber’in İslâm’a davetini kabûl ederek müslümân oldu. Bazı kaynaklar samîmî bir müslümân olduğunu bildirmelerine rağmen ehlullah bunu şüpheyle karşılamıştır. Ne hikmettir ki hakîkati göremeyen Süfyân’ın Yermuk savaşında bir gözü kör olmuş ve 652 yılında Medine’de ölmüştür. Oğlu Muâviye bilindiği gibi ehl-i beyt muârızlarındandır. O da Hz. Alî (k. v.)’ye isyan edip kendisini halîfe ilan ederek 661 yılında babadan-oğula geçen saltanata dayanan Emevî Devleti’ni kurdu. Oğlu Yezîd de iktidâr hırsı ile Kerbelâ hâdisesinin müsebbibi olmuş ve Ehl-i Beyt’i katletmiştir. Kemâlî Hazretleri Süfyânoğullarının İslâm’ı samîmî olarak kabûllenmedikleri konusunda Hak erenlerce kabûl görmüş umûmî düşünceyi dile getirmektedir.
Niyâzî-i Mısrî Efendimiz de Hak erenleri kabûl etmiş görünen, daha doğrusu hakîkat körü, soğuk nefesli dil müslümânları için “Süfyânî” tâbirini kullanır:
Şol ki Süfyânî artdı tuğyânı
Oldu şeytânî cân gözü kördür

Azdırır halkı bezdirir Hakk’ı
Kizbi çok sıdkı binde bir yokdur

Hakk’a kul ol kul, olasın makbûl
Dil müselmânı şâhid-i zûrdur

Mısrî’nin dînde izzeti zinde
Cümle milletde Hamzavî hordur

46. Alî nûrunu itfâdan garazdı dini mahvetmek
İmâmü’l-Müctebâ’ya verdiler zehri yılan ağlar
(Alî’nin nûrunu söndürmekten maksat dîni mahvetmekti. Seçilmiş İmâma /Hz. Hasan (a.s.)/ zehir verdiler. Zehri aldıkları yılan bile buna dayanamaz ağlar.)

Muâviye Hz. Alî’nin öldürülmesinden sonra iktidâr hırsına kapıldı. Hz. Hasan’a karşı savaş açtı. Bunun üzerine Hz. Hasan müslümân kanı dökülmesin istediyse de bir kısım komutanlar kendisine ihânet etti ve Muâviye ile hilâfeti Muâviye ölünceye kadar kendisine devredeceğini bildirdi. Muâviye hilâfet ordusunun dağıldığını görünce antlaşmayı bozdu ve gasp yoluna gitti. Nihâyet Hz. Hasan, Muâviye tarafından satın alınan eşi tarafından zehirlendi (M. 669).

47. Geçip mihrâb-ı dîne düşmen-i îmân imâm oldu
Bozuldu vahdet-i İslâm namâz ağlar ezân ağlar
(İmân düşmanı /Muâviye/, İslâm’ın mihrâbına geçip imâm oldu. İslâm birliği bozuldu, namâz ve ezân ağlar oldu.)

48. Atıp zindâna Zeyne’l-Âbidîn’i etdiler mahbûs
Cefâ bitmez güneş girmez sebâ etmez vezân ağlar
(Zeynelâbidîn’i zindâna atıp hapsettiler, eziyet bitmez, güneş girmez, rüzgâr esemez, ağlar.)
İmâm Zeynelâbidîn, Hz. Alî (k. v.)’nin oğlu Hüseyin’in oğludur. Kerbelâ hâdisesinde hasta olduğu için kafilede yoktu. Yezid kendisinin Medine’de yaşamasına izin vermişse de Kerbelâ’dan sonra siyâsete girmemekle birlikte- Kur’ân’ın ve Resûlullah’ın öğrettiği İslâm’ı halka anlatıp Emevî siyâsetinin yanlışlığını gözler önüne serdiğinden ötürü yıllarca zindân hayâtı yaşadı ve nihâyet zehirlenerek öldürüldü (ö. 716, Medine).

49. Ezelden ağlarım akdı dü çeşmim kanlı yaşımla
Ne hâbım var ne râhat var yanan cismimde cân ağlar
(Ezelden beri ağlarım, iki gözüm kanlı yaşımla aktı, ne uykum ne de râhatım var, yanan tenimde cân ağlar.)

50. İki göz oldu âmâ ağlarım ey Kurretü’l-ayneyn
Kemâlî sûz-i derdinle nihân ağlar ayân ağlar
(Ey Resûlullah’ın iki gözünün nûru /Hasan ve Hüseyin (a.s.)/ sizin için ağlamaktan iki gözüm kör oldu. Ey Kemâlî! Derdinin yangınıyla görünen ve görünmeyen, gizli ve açık her şey ağlar.)

85
1. Bulmak istersen cihânda dâimâ zevk u huzûr
Evliyânın meclisinden meşhedinden olma dûr
(Dünyada sürekli zevk ve huzûr bulmak istersen, evliyanın meclisinden ve meşhedinden /şehîd düştüğü yerden, makâmından/ uzak kalma.)

Ehlullahın meşhedi, kabri manâsına geldiği gibi manevî makâmı yani huzûru manâsına da gelir. Mâlûmdur ki her velî nefsini Hak için ifnâ ettiği vechile şehiddir. Diğer taraftan meşhed o zâtın şahsında Hakk’a yapılan bir ziyârettir. Zira Hak erenler fânîfillah oldukları cihetle onlardan tecellî eden de Hak’tır. Ehlullahın kabrini bu idrâkle ziyâret etmek gerekir.

2. Bâ-husûs Âl-i Resûl’ün cân u dilden âşıkı
Mustafâ Sabrî Efendi kabri olmuş beyt-i nûr
(Özellikle Hz. Peygamber’in ailesinin cân u gönülden âşıkı olan Mustafa Sabri Efendi’nin kabri Hakk’ın nûrunun evi /mahalli/ olmuştur.)

3. Nakşbendî’den murâd almış yürürdü aşk ile
Burda bâtındır Amasya’da etmişdi zuhûr
(Nakşbendiyye’den murâd almıştı, aşk ile yürürdü. Amasya’da doğmuş İstanbul’da sırlanmıştı.)

4. Ârif-i billâh idi ehl-i kerem ehl-i vefâ
Müstefid idi sehâsından bütün ins ü tuyûr
(Allah için bilgili, cömert ve vefâlı idi. Cömertliğinden bütün insânlar ve kuşlar faydalanırdı.)

5. Yazmak isterken Kemâlî irtihâl tarihini
İki şâhid çıkdı söyleşdi “Hüve Hayyü’l-Gafûr”
(Kemâlî, onun göçtüğü tarihi yazmak isterken iki şahit çıktı: “O cânlı ve merhâmetlidir.” diye konuştu.)

“Hüve Hayyü’l-Gafûr”: H. 1344 /M. 1925.

86
1. Bir âşık gönülle geldik cihâna
Bize her gülen yüz cânânla birdir
Onların gözleri yoldur îmâna
Onların sözleri Kur‘ân’la birdir
(Biz âşık bir gönülle cihâna geldik, bize her gülen yüz sevgiliyle birdir. Onların /kâmillerin/ gözleri insânı imâna götürür, onların sözleri Kur’ân’la birdir.)

2. Ne sevinç yükünü taşırız ne derd
Ne varsa dağıtır gönlümüz cömerd
Bir güzel sevdik ki gözü lâciverd
Saçları ay vurmuş ummânla birdir
(Ne sevinç yükünü ne de dert yükünü taşırız. Cömert gönlümüz /aşktan ve irfândan/ ne varsa dağıtır. Gözü lacivert bir güzel sevdik ki onun saçları ay vurmuş denizle birdir.)

3. Unuttuk epeyce var ki niyâzı
Çekmeyiz çok etse yâr bile nâzı
Erenin kimseden yok itirâzı
Atlılar bizimçün yayanla birdir
(Uzun bir zamandır niyâz etmeyi unuttuk. Yâr bile çok fazla nâz etse biz /âşık/ /onun nâzını/ çekemeyiz. Hak ehlinin kimseye bir itirâzı olamaz. Bizim için atlılar yayalarla aynıdır.)

Atlılar turuk-ı aliyye mensûpları içinde nefisleriyle mücâdelede gâlip gelen ve aşk ile urûc edenlerdir. Yayalar ise şerîati hakîkat haline getiremeyen sûret dervîşleridir.

4. Sûrete baktıkça sîreti gören
Kim varsa biz ona diyoruz eren
Bizim karşımızda gurûr getiren
Yaradan olsa da şeytânla birdir
(Biz, sûrete baktıkça sîreti /içini/ gören kim varsa ona eren diyoruz. Bizim karşımızda gurura kapılan yaradan da olsa şeytânla birdir).

Sûret çok, sîret (cân) birdir fakat her sûret sîretinin yani gezdiği makâmın özelliklerini gösterir. Sûreti insan olan pek çok kişi hayvânları utandıracak sıfatla muttasıftır. Nitekim Yûnus Emre (k.s.a.) Hazretleri “Sûret ile çokdur âdem değmesinde yokdur kadem” buyurmuştur. Bu âlemde sırr-ı Hakk’ı idrâk edemeyen “Sûreti insân görünse de sırrında hayvândır. Yine Hz. Mısrî Efendimiz sûreti insân içi hayvân kişinin taşlarla dövünmesi gerektiğini belirtir:
Burada “taşla dövünmek” pişman olmak anlamına geldiği gibi tesbîhle zikrullah etmek anlamına da gelir.
Cân bu ilden göçmeden cânânı bulmazsa ne güç
Yârini terk etmeden yârânı bulmazsa ne güç

Sûreti insân içi hayvân olursa kişinin
Taşlar ile döğünüp insânı bulmazsa ne güç

Âdemin gönlü içinde bahr-ı ummân gizlidir
Dâimâ susuz gezip ummânı bulmazsa ne güç

Şol fakîr olup gezenlerde hazîne dopdolu
Sa‘y edip ol kenz-i bî-pâyânı bulmazsa ne güç

“Fakru fahrî” devletine erişen sultân olur
Fakr-ı tâmme erişip sultânı bulmazsa ne güç

Herkesin derdine dermânı yine derdindedir
Derdinin içindeki dermânı bulmazsa ne güç

Bunda gelmekden murâd çün kim Hak’ın irfânıdır
Ey Niyâzî kişi ol irfânı bulmazsa ne güç

5. Düşünür söylemez mi‘zâcımız var
Her hırsı def’ eden ilâcımız var
Tenezzül denilen mi‘râcımız var
Gönlümüz her düşkün olanla birdir
(Düşünüp /her keşfettiğimiz gerçeği/ söylememek gibi bir mizâcımız, her hırsı yok eden ilâcımız, tenezzül /tevazu, yokluk/ denilen mirâcımız var. Gönlümüz düşkün /garip, yetim, her taraftan yıkılmış fakîr/ olan herkesle birdir.)

6. Ey Ozan sesini tam yerinde kes
Kubbede akisler bırakır bu ses
Kadrini bilene bu küçük nefes
Binlerce cild tutan destânla birdir
(Ey Kemâlî Ozan! Sesini tam yerinde kes. Bu ses kubbede akisler bırakır. Kıymetini bilen için bu nefes binlerce cilt tutan destânla birdir.)

87

1 Ezelden bezm-i uşşâka giren bir pîrdir Yûnus
Makâm-ı kuds-i lâhuta eren tek/ bîrdir Yûnus
Sarây-ı künfekânın zevkinin tasvîridir Yûnus
Rumûz-i lübb-i Kur’ân metninin tefsîridir Yûnus
(Yûnus ezelden âşıklar meclisine giren bir pîrdir. Ulûhiyetin kutsî makâmına eren tekbîrdir (Allahu ekber sözüdür/tek bir kişidir). Künfekân / Ol, dedi ve hemen oldu. / emrinin sarâyının zevkinin tasvîridir. Kur’ân metninin özünün işâret ettiği remizleri tefsîr eden kişidir.)

“Künfekân. / Ol, dedi ve hemen oldu. Bakara/117, Âl-i İmrân/47 vd.”
“Tekbîr” kavramını ayrıca tek ve bir şeklinde okuyup, tek bir kişidir anlamı vermek gerekir.

2. Yitirmiş kendini kendinde bulmuş zât-ı Mevlâ’yı
Açılmış gönlü, görmüş cân gözüyle sırr-ı esmâyı
Harîm-i li-ma’allaha girip mahv etmiş eşyâyı
Kitâb-ı kâinât-ı aşkı bir teşhîrdir Yûnus
(Kendi vehmî varlığını yok etmiş; Mevlâ’nın zâtını kendinde bulmuş. Gönlü açılmış, Hakk’ın isimlerinin sırrını cân gözüyle görmüş. Hz. Peygamber’in, “Li-ma’allah” (Benim Allah ile öyle bir vaktim var ki melekler yaşadığım bu ana muttali olamazlar) hadîsinde işâret ettiği sırra / makâma/ ulaşarak eşyâyı /çokluğu/ yok etmiş. Yûnus aşk kâinâtının kitâbını gösteren kişidir.)

3. O insânlık içinde gevher-i yektâ-yı ma’nâdır
Hazînedâr-ı eş’âr, hem emîn-i ilm-i a’lâdır
O Hak’la söyleyen, Hak söyleyen bir mürg-i gûyâdır
Cenâb-ı Kibriyâ’nın mazhar-ı takdîridir Yûnus
(O, insânlık içinde manânın tek cevheridir. O şiirlerin hazînedârı, o Hak’la söyleyen, hakîkati söyleyen bir kuştur: Ulu Allah’ın takdîrinin açığa çıktığı yerdir.)

Yûnus Emre ledünnî tecrübelerini ana diliyle ifâde eden Türkçe’yi bir vahiy, manâ, aşk ve irfân dili haline getiren bir mürg-i gûyâdır. /Yani konuşan kuş, hüdhüd, bülbül, papağan yahut muhabbet kuşudur. Konuşma kabiliyetine ulaşan bu kuşlar âlem-i misâlde rûhânîleri /ehlullahı/ temsîl ettiği için diğer uçanlardan farklı addedilmişlerdir. Hakîkaten Yûnus Türkçe’nin bir bülbülü olmuş ve onun izinden gidenler bir Yûnus tarzı yaratmışlardır. Sülûk-ı manevîsini gerçekleştiren her eren hangi dili konuşursa konuşsun, o dili bir vahiy dili hâline getirmeye yetkindir vesselâm.

4. O Rabbü’l-âlemîni aşk bilip aşk içre cân vermiş
Melek insânda görmüş aşkı, insâna nişân vermiş
O aşkın neş’esi âlemlere emn ü emân vermiş
O aşkı bağlayan insânlığa zencîrdir Yûnus
(Yûnus âlemlerin Rabbi’ni aşk bilip aşk içinde cân vermiş; aşkı melek insânda /nefsinden arınmış insânda/ görmüş, insâna /insân-ı kâmil olma yolundaki insâna/ nişân vermiş bir kişidir. Onun anlattığı aşkın neş’esi /kaynağı, zevki/ âlemlere güven ve emniyet vermiştir. Yûnus insânlığı o aşka bağlayan bir zincirdir.)

5. Belâlardan çiçekler toplayıp sadrında bal etmiş
Ölüp ölmezden evvel nefsine kanın helâl etmiş,
Ne dünyâ ehli olmuş ne zuhûrun zerre mâl etmiş
Sevâd-ı mâsivâyı eyleyen tathîrdir Yûnus
(Yûnus belâlardan çiçekler toplayarak gönlünde bal etmiş; ölmeden evvel ölüp kanını nefsine helâl etmiştir. O, ne dünya ehli olmuş ne de zerre kadar mâl biriktirmiştir. Yûnus gönlünde Allah’tan gayrı her şeyi temizlemiş bir kişidir.)

6. O doğmuş ağlamış hiç gülmemiş güldürmemiş dünyâ
Bütün dünyâdan el çekmiş gözünde kalmamış ukbâ
O muhtâç olmamış hiçbir şeye, muhtâç ana eşyâ
Bu hikmet-hâne-i tedrîse bir takrîrdir Yûnus
(O doğduğundan itibâren ağlamış, hiç gülmemiş, dünya onu güldürmemiş; bütün dünyadan vazgeçmiş, âhiret gözünde kalmamış. O hiçbir şeye muhtâç olmadığı hâlde her şey ona muhtâçtır. Yûnus bu hikmet öğrenilen âlem medresesinde bir ifâde tarzıdır.)

7. Anınla fahr ederse var yeri bu arz u eflâkin
Onun Rûhü’l-kuds tesviye etmiş tıynet-i pâkin
Onun kadrin bilen, olmaz esîri dâne-i hâkin
Kulûb-ı âşıkâna bî-bedel tenvîrdir Yûnus
(Felekler ve yer onunla övünürse bu önemlidir; yerindedir. Ruhü’l-Kuds /Rahmânî nefes/ onun saf tabîatını düzeltti. Onun kıymetini bilen, toprağın danesine /dünyevî herhangi bir nimete/ esir olmaz. Yûnus âşıkların kalplerine benzersiz bir nûr saçmaktadır.)

8. O aşk ile yanan aşkdan doğan bir nûr-ı mutlakdır
Sarây-i bezm-i aşkın şem’ine pervâne-i Hak’dır
Sözü miftâh-ı gayb, eş’ârı dil zehrine tiryâkdır
Ulûm-ı Enbiyâ’nın bâis-i tahrîridir Yûnus
(O, aşk ile yanan, aşktan doğan mutlak bir nûrdur. Aşk meclisinin sarâyının mumuna Hakk’ın pervânesidir: Sözü gaybın anahtarı, şiirleri zehir gibi tesirli sözlere karşılık panzehir /ilâç/dir. Yûnus nebîlere ait bilgilerin yazılma sebebidir.)

9 Mübârek nutk-i pâki cân verir erbâb-ı idrâke
Onun her bir sözü şân u şerefdir kavm-i Etrâke
O tohm-i şi‘ri ekmiş bekçi etmiş türbetin hâke
Kemâlî her yıkılmış kalbe bir ta’mîrdir Yûnus
(Yûnus’un mübârek ve temiz sözleri idrâk ehline cân verir. Onun her bir sözü, Türk kavmi için şan ve şereftir. O, şiir tohumunu ekerek, türbesini bu toprağın bekçisi yapmıştır. Kemâlî, Yûnus yıkılmış olan her kalbi onaran kişidir.)

 

 

Kemâlî Hazretleri’nin “Edebiyat Âlemi”nde çıkan Yûnus nutku ve açıklaması

88
1. Hilâl-i mâh-ı nev kaşın hilâlinden nişân vermiş
Olup bedr-i münevver âleme hüsnünle şân vermiş
(Yeni doğan ay, kaşının hilâlinden nişân vermiş, parlak bir dolunay olup güzelliğinle âleme şan vermiş.)

Bu nutk-ı şerifte de görüldüğü gibi varlığın zâhiri neyse bâtını da odur. Zâhirî güzelliğin timsâli “kadın”dır. Kaşları yay, yüzü gün, boyu servi, dili la‘l vs. Bunların her birinin âlem-i manâda karşılığı vardır. Cenâb-ı Hak insân-ı kâmil olan Âdem’den bilinir. Melekût böyle bir âdeme secde eder. Onun dili Kur’ân, boyu vahdet, saçı çokluk âlemi, kaşı ve yüzü Hakk’ın zâtî tecellîlerinin aksidir.
Hak yolunda sâliki Hakk’a ulaştıran tevhîd gerçeği rabıtadan ibârettir. Hakk’ın rengine boyanmış kâmillere râbıta edilir. Bunun yeri de iki kaş ortasıdır. Buradan doğacak olan nûr-ı ilâhî hilâl iken bedr, bedr iken güneş gibi büyür ve âşıkın nefsini sarar gider. Böylece her güzel bir güzelden nişân verir.

2. Nihâl-i serv-i kaddin sâyesi düşmüş de hâk üzre
O sâye âb u âteş hâk ü bâde türlü cân vermiş
(Servi fidanına benzeyen boyunun /ahadiyyet sırrının/ gölgesi toprağa /vücûda/ düşmüş de o gölge su, ateş, toprak ve yele / yani unsurlar âlemine ve bu âlemin meyvesi olan insâna/ türlü hayât vermiş.)

3. Zalâm-ı leyl-i unsurda kalan âvâre-i dehre
Şuâ-i âfitâb-ı tal‘atın emn ü amân vermiş
(Unsurun yani bedeninin karanlık gecesinde kalan zamanın başıboş gezen serserisine güzellik güneşinin aydınlığı güven ve emniyet vermiş.)

4. Zülâl-ı âb-ı la‘lin sırrını izhâr için halkda
Ser-i insânda el nakdîneye nutk u beyân vermiş
(Kırmızı dudağının suyunun sırrını /=tadının/ halka göstermek için insân başında /insâna ta baştan/ peşin olarak konuşma ve açıklama gücü vermiş.)

5. Kelâm-ı mûcizin bî-harf u savt levh üzre isbâta
Hutût-ı gûn-â-gûndan hâmeye türlü zebân vermiş
(Mûcize dolu sözlerini harfsiz ve sessiz levh üzerinde göstermek için kaleme rengârenk hatlardan türlü türlü dil vermiş.)

6. Zuhûr-ı evvel ü âhir bürûz-ı bâtın u zâhir
Bu sırr-ı mübhemi tahlîle insânda cenân vermiş
(Cenâb-ı Hak, evvel ve âhir, bâtın ve zâhire ait müphem sırların açığa çıkması, halledilebilmesi yani anlaşılabilmesi için insânda kalb yaratmış.)

7. Bu varlık varlığın burhânı birsin gayrı yok hâşâ
Bu sırrı ârife gâhi nihân gahi ayân vermiş
(Bu varlık varlığının delîlidir. Birsin, kesinlikle senden başkası yoktur. Bu sırrı âriflere bazen gizli, bazen de açık olarak göstermiş.)

8. Esîr-i aşkın olmuş encüm ü eflâk sergeşte
Zemîn yanmış gözü deryâlara âb-ı revân vermiş
(Felek ve yıldızlar aşkının esiri olmuş /senin varlığının içinde/ avâre ve mütehayyir döner dururlar. Zemin yanmış, gözü deryâlara gözyaşıyla sulamış.)

9. Deme ashâb-ı dil minnettedir ağyâr ni‘metde
Behîm-i nefse dünyâ âb u nân u âşiyân vermiş
(Gönül sahipleri sıkıntılar içinde, gayrılar nimet içindedir deme. Dünya nefs denen bu hayvâna su, ekmek ve oturacak bir yuva vermiş! /Daha ne istiyorsun ki?/)

10. Zemîn tendir, makâm-ı mevt ü firkat derd ü mihnetdir
Urûc-ı rûh eden cisme hayât-ı câvidân vermiş
(Toprak bedenindir. Bu beden ölüm makâmı, ayrılık, dert ve sıkıntıdan ibârettir. Rûha yükselen bedene ebedî hayât vermiş.)

11. Ne ben varım ne ezkârım ne fikrim var ne eş‘ârım
Hümâ-yı nevha-i aşka Kemâlî ad u san vermiş
(Ne ben, ne yaptığım zikirler, ne fikrim, ne de şiirlerim var. Kemâlî aşka nağme düzen /yahut ağıt yakan/ devlet kuşuna ad ve san vermiş.)

89
1. Temevvüc eylemiş deryâ-yı vahdet
Çoğalmış dalgalar her yane düşmüş
Köpürmüş kopmamış o bahr-i Kudret
Anın bir katresi imkâne düşmüş
(Vahdet denizi dalgalanmış, dalgalar çoğalıp her yana düşmüş, o kudret denizi köpürüp kaynamış, onun bir damlası imkân âlemine /oluş dairesine, eşyâya/ düşmüş.)

Ehlullah hilkat /yaratılış/ mevzûunu olmuş bitmiş bir hâdise gibi düşünmezler. Onlar olmakta olan bir hâlden bahseder. Bu oluş hâlini de enfüslerinde seyredip olmakta olanı da buna göre anlatırlar. Kemâlî Hazretleri de bu nutkunda vahidiyetteki hilkat özelliklerini kendi tecrübeleriyle dillendirmektedir. Bir spermin insâna ve ondan insân-ı kâmile yahut bir tohumun ağaca, yaprak ve meyveye oradan tekrâr tohuma dönüşümü ne ise, nefesten nefse düşen bir hava zerresinin insâna gelme serencâmını da öyle düşünmek mümkündür. Vahdet deryâsının katresi, dalgası veya köpüğünden maksat, Hakk’ın kendi zâtındaki kudretidir. O kudret nûr, gevher, kalem, akıl, nefs ve diğer isimlerin hangisiyle anılırsa anılsın “aşk”tan başka bir şey değildir. Bu âlem aşk-ı ilâhînin Celâl ve Celâl sıfatlarıyla zuhûrudur.
İmdi bir sırr-ı ilâhî de şudur ki yaratma yani oluş, sadece bedenen gerçekleşen bir hâdise değildir. Âdem’in bir anadan ve bir babadan gelişinin hikâyesi olduğu gibi âdemin bir Âdem-i manâ olan Hak nefese sahip kâmil bir insândan doğuşunun da hikâyesidir. Hakk’ın nefesini taşıyan insân-ı kâmil o vahdet deryâsının kendisidir ki içindeki gevher yani Muhammedî sır hilkatte getirdiğimiz arama, bulma, bilme gücü olan aşkın cazibesiyle ortaya çıkar. Bu câzibe ile deryâ-yı zât olan kâmil cezbeye kapılır. Onun bu meczubiyeti câzib olana yönelmeyi gerektirir. Başta böyle olan hâdise sonra tersine döner. Aşk âşıkı meczûb, insân-ı kâmili câzib hale getirir. Bu cezbe ikiliğe düşenin biri idrâk serencâmıdır ki adına aşk derler vesselâm
“Yana düşmüş” ibâresini “yâ ne düşmüş, düşen bir şey yok” anlamında da okumak mümkündür. Zira vahdet deryâsından kopan, ayrılan düşen ikinci bir varlık yoktur. “Düşmüş” ifâdesi, Hakk’ın varlığa tenezzülüdür. O kendini her kabiliyetiyle göstermeye yetkin benzersiz ve tek varlıktır.

2. O büyük deryâdan bir gevher çıkmış
Ne cihet ne zamân ne mekân yokmuş
Gevheri bilen yok yalınız Hak’mış
Anın tam sûreti insâne düşmüş
(O vahdet denizinden bir cevher /=Nûr-ı Muhammedî/ çıkmış. Bu tecellîde ne yön, ne zamân ne de mekân varmış, o cevheri bilen sadece Hak imiş başka bilen yokmuş / zira ikinci bir varlık yokmuş/. O cevherin tam yani kâmil sûreti “insân” olmuş.)

3. Yem gevherden çıkmış gevher deryâdan
Bir nûr tulû etmiş sû-yi Âmâ’dan
Bir kalem belirmiş nûr ile mâdan
Kitâb-ı kâinât ayâne düşmüş
(Deniz cevherden, cevher de denizden çıkmış. Âmâ /belirsizlik/ âleminin suyundan /yönünden/ bir nûr doğmuş, su ile nûrdan bir kalem belirmiş, kâinât kitabı ortaya çıkmış.)

Su, hakîkati remzeder. Sû-yı âmâ’dan yani “Âmâ’nın suyundan” ve “âmâ yönünden” demektir. Âmâ âlemi, zâtî âlemdir, orada taayyün, çoğalma, eksilme vs. söz konusu değildir. Varlığın hakîkatidir, biriciktir ve özdür. Su ise feyz-i ilâhîdir, hakîkatin remzidir. Feyzin bir manâsı da taşkın akan su demektir. Oluş âmâ âleminden başlamıştır ve el’ân olmaktadır. Kemâlî Efendi’nin “Âmâ âlemi”nin suyundan /lâ-taayyün denilen varlığın sıfat kokusu almadığı zâtî âlemden/ yani hakîkatinden bir nûr doğmuş dediği, ilk tecellî Nûr-ı Muhammedî’dir. Bu nûr, eşyânın özüdür. Bu nûrun bir adı su, bir adı kalem, bir adı danutfedir. Varlık âmâ âleminin taayyününden ibârettir. Âmâ’da iken bize karanlık olan, ayânda iken aydınlık olmaktadır. Cenâb-ı Hâlık, âmâda iken Hak, -ilminin sûrete bürünmesiyle- halk hâlindedir. Allah (c.c.) Hakk’ı ve halkı, içi ve dışı, biri ve çokluğu zâtında toplar. Velhâsıl eşyâ yani halk, âmânın sûretleri /kalemin kelimeleri/ olduğu için okunması gereken bir kitaptır.

4. Coşmuş neş‘elenmiş o bahr-ı mescûr
Ervâhı neşretmiş bir bâd-ı maftûr
Kelimât giyinmiş kitâb-ı mestûr
Felekler aşk ile devrâne dönmüş
(O /her şeyi ihâta eden/ deniz /yani zât-ı vâhid/ coşmuş, neşelenmiş /neş’et etmiş/. Fıtratında var olan bir yel rûhları diriltmiş. Örtülmüş olan kitap kelimeler giyinmiş, felekler aşk ile dönmeye başlamış.)

Neş’e, sevgi gösterisi ve neş’et etmek yani içindekileri çıkarmak demektir. Mevcûd, vücûd-ı vâhidin zevkiyle vücûd dairesine girmiş yani tecellî etmiştir.

Mestûr kitap zâttır, bunun mukâbili âdem-i manâ olan mürşid-i hakîkidir. Kelimeler sıfatlar âlemidir. Zât sıfattan bilinir.

5. Sefîne misâli kurulmuş zemîn
İktizâ eylemiş âkil bir emîn
Âdem’den evvel çok âdem nice bin
Gelmiş de nevbet kavm-i câne düşmüş
(Yeryüzü gemi gibi kurulmuş, içine akıllı, kendisine güvenilir bir kişi /Hakk’ın halîfesi, âdem-i manâ/ gerekli görülmüş. /Sen bunu bir tek “âdem” geldi gibi anlama, âdemden evvel nice bin âdem-i manâ gelip geçmiş de sıra cân kavmine /âteşten yaratılan cinlere/ gelmiş.)

Vücûd-ı mutlak bir deryâ, mezâhir bu deryâda insânlık hedefine doğru yolculuk yapan birer gemi /yolcu/ gibidir. Bedenli veya bedensiz (cinlere mensup) her yolcu insâna, insân-ı kâmile doğru seferini yapmaktadır. İnsân bu bedene gelinceye kadar unsurlar âleminden mevâlid-i selâseye (varlığın üç çocuğuna), oradan cân /cin/ kavmine oradan da insâna gelir ki bu tekâmül sırasında yolcu sefine misali çalkalanır durur… Ta ki menzile yani âdem-i manâya varıncaya kadar bu çalkalanma devâm eder. Âdem varlığın Hak’ta ifnâ olmasıyla sükût edecektir vesselâm.

6. Katreler misâli yayılmış hayât
Eşkâle bürünmüş bilcümle zerrât
Tabâyi‘ anâsırdan ahsen sıfât
Mevâlidden geçip hayvâne düşmüş
(İlâhî hayât, damlalar gibi varlığa yayılmış, bütün zerreler şekillere bürünmüş, unsurlara ait tabîatler yani yaratılış özellikleri en güzel sıfatlara bürünerek üç çocuğa yani toprak, bitki, ve nihâyet hayvâna gelmiştir.)

Varlığın ham maddesi dört unsurdur: Hava, ateş, su, toprak. Bu dört unsurdan havanın tabîatı soğukluk, ateşinki sıcaklık, suyunki yaşlık, toprağınki de kuruluktur. Varlık Nûr-ı Muhammedî’den tenezzül ederek dört unsura ve dolayısıyla dört mizâca, oradan yeni bir terkiple mevâlid-i selâseye /cemâdât, nebâbât ve hayvânâta/ oradan da insâna intikâl etmiştir. İnsân dört unsurdan geçerken bu unsurlara ait tabîatleri de yüklenmiştir. Bunların mizâçtaki hâkimiyeti mutedil oluncaya kadar nefs terbiyeye muhtâçtır.

Sun‘ullah Gaybî Baba katreler misâli yayılan ve varlık âleminde seyreden bu unsurların hepsinin bir nefesten ibâret olduğunu şöyle buyurmaktadır:
Se mevlûd dört tabîat çâr anâsır nüh felek yekbâr
Kamu ol bir nefes hükmüyle seyr eyler gezer bir bir

7. Âdemle keşf olmuş o büyük deryâ
Tezâhür eylemiş binlerce esmâ
Her esmâ bin sıfât giymekte hâlâ
Şit’ten geçip Nûh’da tûfâne düşmüş
(O büyük deniz /vahdet/, Âdem’le keşf edilmiş /açılıp anlaşılmıştır. /Hakîkat şu ki/ Hakk’ın binlerce ismi zuhûr etmiştir ve her isim her ân binlerce sıfatıyla halâ zuhûr etmeye devâm etmektedir. O deryâda gevher nihâyet Şit’ten Nûh’a geçmiş, onun devrinde de Tûfân meydana gelmiştir.)

8. Görülmüş Âdem’de çün mim-i Ahmed
Anınla bilinmiş Allâhu Ahad
Yiğirmi sekiz harf tamâm-ı ebced
Muhammed’miş âhir-zamâne düşmüş
(Sonunda Âdem’de Ahmed’in mimi /ilk cevherin yani nûrun varlığı/ görülmüş, Allah’ın sonsuz birliği onun vücûda gelmesiyle bilinmiş, yirmi sekiz harften oluşan ebcedin /harflerin, abâ ve ecdâdın/ tamamı Muhammed’den ibârettir ki o da âhir zamana düşmüş.)

Yirmi sekiz harf, varlığın tamamıdır ve yaratılış yirmi sekiz harf üzerinedir. Bunların başı elif, zuhûru mimdir. Bütün harfler eliften doğmuş, mim ile en güzel terkibe ulaşmıştır. Elif Allah, mim Muhammed demişlerdir. İkisinin birleşmesi “Resûlullah” ibâresiyle anlaşılabilir. Âdem esmânın babası, Muhammed ise âdeme verilen ve onun tarafından öğretilen esmâ ile Cenâb-ı Zât’ı isbât eden kişidir
Ebced, harfler yani varlıklar demek olduğu gibi iki kelimenin terkibinden oluşan eb ve ced (baba ve ata) ismiyle de harflerin kaynağı olan elif yani ahadiyet imâ edilmektedir.
Varlığın nihâyeti kendini zâtta gerçekleştiren makâm-ı Muhammed’dir. Bu sebeple eşyâ yani cemâdât, nebâtât ve hayvânât zamânını, Muhammedî olan ve zâtı bilen insân-ı kâmil ise âhir zamanını /anı/ yaşamaktadır.

9. Hem deryâ hem gevher hem kalem odur
Hem felek hem ervâh hem Âdem odur
Hem Raûf hem Rahîm hem Erhâm odur
Gâhi ayân gâhi nihâne düşmüş
(Deniz, inci, kalem; felek, rûhlar ve Âdem, Raûf /çok acıyan/, Rahîm /merhâmetli/ ve Ehram / en merhâmetli/ odur. O bazen gizlenmiş bazen görünmüş.)

10. Ölüler diriltmiş o demle Îsâ
Anınçün çalışmış Hızr ile Mûsâ
Ya‘kûb Zekeriyyâ olmuşlar âmâ
Hikmet-i Muhammed Lokmân’e düşmüş

(Hz. İsâ, o nefesle ölüleri diriltmiş, Hızır ile Mûsâ onun için çalışmış, Yakûb ve Zekeriyyâ onun için kör olmuş, Muhammedî hikmet, Lokman’da tecellî etmiş.)

11. Âdem’den İdrîs’den Ahmed’di maksûd
Anda ayân olmuş Vâcibü’l-vücûd
Anınçün melekler eylemiş sücûd
Gaflet ü vâhime şeytâne düşmüş
(Âdem ve İdrîs’in gelmesinden maksat /ahadiyet sırrının tam tecellîsi olan/ Ahmed idi. Vâcibü’l-vücûd /vücûdu mutlak ve varlığı zarûrî olan Allah/ Hz. Ahmed’de görünmüştü. Melekler onun için Âdem’e secde etmişti. /Âdem’deki Hakk’ın nûrunu göremeyen şeytân gaflete ve şüpheye düşmüş, kovulmuştu.)

12. Âdem’de Ahmed’i görenler ayân
Gözünde kalmamış ne cin ne şeytân
“Elestü” ahdine sâdık bir insân
Bunda gelip mutlak îmâne düşmüş
(Âdem’den Ahmed’i apaçık görenlerin gözünde ne cin ne de şeytân kalmıştı. Elestü yeminine sâdık bir insân /Adem’deki Hak tecellîsini gören işi Hak’tan bilmiş ve bu ilâhî oyunda ikiliğe düşmeden nefsine ârif olmuştu. O ârif/ dünyaya gelip mutlak imân etmiş, Hakk’ı bilip görmüş ve Hak’ta fânî olarak rûh-ı vâsilîn olmuştu.)

“Elestü” Arapça’da “değil miyim?” demektir. Kur’ân’da A‘raf sûresinin 172-173. âyetlerinde Cenâb-ı Hakk’ın: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusunda geçer. Nefisler bu soruya: “Evet, Rabbimizsin. ” diye cevap verdikleri için birbirlerine tanık tutulmuşlar ve şehâdet etmişlerdir. Kıyâmet gününde her nefs burada verdiği sözü yerine getirmek, Rabbini tanımak zorundadır. Ehlullah Bezm-i Elest’te verilen cevapların bazılarının olumlu “belâ”; bazılarının olumsuz “lâ” şeklinde olduğuna imân ederler.

13. Enbiyâ güneştir velîler kamer
Manzûme-i âlem bunlarla döner
Kâmili bulmakmış âlemde hüner
Andan gâfil kalan bîgâne düşmüş
(Peygamberler güneş, velîler /nûrunu güneşten alan/ aydır. Âlemin düzeni bunlarla döner. Dünyada en büyük hüner kâmil insânı bulmakmış. Ondan gâfil olan Hakk’a ve hakîkate yabancı kalmış.

14. Âşıklar seyretmiş bunda cemâli
Âlemi görmüşler aşk ile mâli
Her bir noksân ile âmâ Kemâlî
Aceb ki da‘vâ-yı irfâne düşmüş
(Âşıklar, dünyada zinde iken cemâli seyretmiş, âlemi aşk ile dolu görmüşlerdir. Ne şaşılacak bir durumdur ki bütün kusur ve eksikleriyle bu âmâ Kemâlî de irfân davâsına düşmüştür.)

90
1. Bu varlık bizce yokmuş var olan varlık nihân olmuş
Giyinmiş on sekiz bin âlemin şeklin ayân olmuş
(Bu varlık /çokluk/ bize göre yoktur. Var olan /yegâne varlık/ çoklukta gizlenmiş. Bu varlık, on sekiz bin âlemin şeklini giyinip görünür olmuş.)

2. Tecellî eylemiş zâtiyle esmâ vü sıfâtından
Zuhûr etdikçe ef‘âli hemân kevn ü mekân olmuş
(Zâtıyla isim ve sıfatlarından tecellî etmiş, ef‘âli zuhûr ettikçe hemen varlık ve mekân oluşmuş.)

3. Kurulmuş arş-ı insân içre vâsi‘ kürsî-i Rahmân
O kürsîyi kuran gâhi ayân gâhi nihân olmuş
(İnsân denen arşın içinde /Cenâb-ı Hakk’ın tecellî mahalli olan gönülde/ Rahmân’ın geniş kürsüsü kurulmuş, o kürsüyü kuran gâh gizlenmiş gâh görünmüş.)

Arş, dokuzuncu göktür. Bütün âlemi çevreleyen, âlem tasavvurunun sonu ve en yüksek noktası kabûl edilen yerdir. Allah’ın izzet ve saltanatı bu mahalde tecellî etmiştir. Bu sebeple arş için zâtî âlem, arş-ı a’lâ, arşu’llah, arş-ı Rahmân gibi ifâdeler de kullanılır. Esasen bu tâbir kâmil insânın gönlüdür. Kürsî ise, Hakk’ın insân-ı kâmilden tasarrufunun remzidir. Bursalı İsmail Hakkı XE “İsmail Hakkı” Kitâbü’n-Netîce XE “Kitâbü’n-Netîce” ’de şöyle der:
“er-Rahmânu ‘ale’l-‘arşi’stevâ” (Allah, arşa hükmetmektedir. A‘râf/54, Yûnus/13, Ra‘d/2, Tâhâ/5) âyet-i kerîmesinden murâd-ı İlâhî XE “İlâhî” zât-ı Hakk’ın sıfat XE “sıfat” -ı rahmet XE “rahmet” ile arş XE “arş” -ı a‘lâ üzerine istivâya, arş bu sıfatın zuhûruna mahâl olmaktan Hakk’ın zâtına dahi mahâl olmak lâzım gelmez. Arş XE “Arş” , Hak Teâlânın cemî‘-i ‘avâlime rahmetidir. Zîrâ te’sîrât ve tedbîrâta âlettir ki onun hareketiyle şu’ûn XE “şu’ûn” -ı İlâhiyye vücûd XE “vücûd” bulur. Arş ve kürsî XE “kürsî” hemân levh XE “levh” u kalem XE “kalem” gibidir. Arş, mazhar XE “mazhar” -ı kalem, kürsî mazhar-ı levhdir. Bu cihetten ibtidâ felek XE “felek” -i rahmet kalem-i a‘lâ, yani hakîkat XE “hakîkat” -ı Muhammediyye’dir ki rahmet-i mutlakanın zuhûruna müstevâdır. Bu hakîkate felekü’r-rahmet derler. Bâtın XE “Bâtın” -ı rahmetin mazharı hakîkat-ı Muhammediyye XE “hakîkat-ı Muhammediyye” , zâhir XE “zâhir” -i rahmetin mazharı arş-ı azîmdir. Bu sebepten azîm ile vasf olundu.”
Kemâlî Baba insân-ı kâmil varlığın arşı olduğu için “Arş-ı insân”, Rahmân olan Allah insân-ı kâmilden tasarruf ettiği için de “Kürsî-i Rahmân” tabirini kullanmaktadır. Gönülden hükmeden sultân bazen ayan bazen de nihân olsa da tasarrufu mutlaktır ve her an devâm etmektedir. Şöyle de denebilir, mevcûdun beyni insân-ı kâmil, vücûdun beyni de gönüldür. Her ikisi de arş mesâbesindedir.

4. Bizimçün bunca yıllar bunca olmuşlar olanlar hep
Anınçün emr-i “Kün” ifhâmıdır devr ü zamân olmuş
(Bunca geçen yıllar, bunca olanlar hep bizim içindir, bize göredir. Devir ve zaman denilen, onun için bu sebeple “Kün/ol!” emrini bildirmekten ibârettir.)

Kün, “ol!” demektir. Allah’ın varlıkları yaratması için yapması gereken tek şey “kün” diye emretmesidir. “Bir işe hükmettiği zamân ona sadece ‘ol/kün!’ der ve o da oluverir.” Bakara/ 117.

5. Elest bezminde erbâb-ı muhabbet aldı tekbîrin
Anunçün doğduğunda kâim-i emn ü emân olmuş
(Muhabbet ehli elest meclisinde tekbîrini aldı, onun için doğduğunda güven ve emniyet içinde dâimî olmuş.)

6. O bezm-i “kün fekân” ârifleri her bezme sultândır
O ândan çıkmamış her ân içinde gark-ı ân olmuş
(O “kün fekân ol derse olur!” meclisinin bilgileri her meclisin sultânıdır, o andan çıkmamış her zamân anı yaşamıştır.)

7. Hayâl-i hazret-i insânı kılmış zâtına mir‘ât
O mir‘ât-ı mücellâya bakan cân içre cân olmuş
(Cenâb-ı Hak Hazret-i insânın hayâlini /zihinde tasarlanan varlığını/ kendisine ayna yapmış, o parlak aynaya bakan /sâlik/ cân içinde cân olmuş.)
Buradaki hayâl kelimesi Hazret-i insânın sâlik tarafından tahayyül edilen cemâlidir. Bu cemâl, Hakk’ı temsîl eder. Hz. Niyâzî Efendimiz meşhûr:
İki kaşın arasına çekdi hatt-ı istivâ
Âdeme esmâyı ta‘lîm etdi ol hatdan Hudâ

Beytiyle başlayan nutkunda bu hayâl edilen mahal için “İki kaşın arası” der. Bu beyti izah eden Muhammed Nûr Efendimiz şunları söyler:
“Hatt-ı istavâ”dan murâd nefs-i nâtıka yani hakîkat-i insâniyedir. Nefs-i kül ve nefs-i nâtıka için Nakşiyye vesâir ehli turuk vücûd-ı insânîde birer mahal tayîn ederler. Ancak bunun mahalli iki kaşın arasıdır. İşte Cenâb-ı Hak, Âdem’e ilm-i esmâyı nefs-i kül mazharı olan nefs-i nâtıkadan yani iki kaş arasından ta‘lîm eylemiştir.”

8. Erenler “Fakru fahri” sırrına mahv-ı vücûd etmiş
Murâdsızlıkda bunlar kâmyâb u kâmrân olmuş
(Fakrımla övünürüm /hadîsiyle belirtilen Cenâb-ı Hak’ta yokluk/ sırrına ulaşanlar benliklerini yok etmiş, bunlar murâdsızlık makâmında murâdlarına ermişler ve bahtiyâr olmuşlar.)

Sâlik murâdsız yani her türlü talepten kurtulmuş olmalıdır. Zira talep ikiliktir. Vahdet ehli fakra /yokluğa/ erişmiş ve ikilikten kurtulmuştur. Kimden ne istesin ki?

9. Kemâlî dest-i Haydar’den içenler kevser-i aşkı
Unutmuş cümle âlem zevkini zevk-i cihân olmuş
(Kemâli! Haydar-ı Kerrâr’ın elinden aşk kevserini içenler, bütün dünya zevklerini unutup cihân zevkinin kendisi olmuş.)

Mevcûd, vücûd-ı vâhidin bilinme zevkinin eseridir. Mevcûdun ham maddesi zevk-i ilâhî ve bilinme arzûsudur. Dolayısıyla aslını seven ve ondan başka bir varlığın olmadığını Hakke’l-yakîn bilen ehlullah /vâsil-i Hak/ dâimî bir zevk içindedir.

91
1. Ağlarım yıllarca bî-tâb u tüvân oldum yetiş
Bitdi cismim ser-be-ser âh u figân oldum yetiş
(Yıllardır ağlıyorum. Güçsüz ve tâkatsiz kaldım. Cismim eridi, baştanbaşa âh u figân oldum, yetiş.)

2. Nâr-ı hasret yakdı senden gayrı bende her ne var
Âteş-i aşkınla pâmâl-i duman oldum yetiş
(Hasret ateşi bende, senden başka ne varsa hepsini yaktı. Aşkının ateşiyle dumanlar içinde çiğnendim, yetiş!)

3. Gülmedim gülmek de sensiz istemem ey kân-ı hüsn
Her ümîdim söndü her idbâre kân oldum yetiş
(Ey güzellik kaynağı! Gülmedim, sensiz gülmek de istemem, her ümidim söndü, bütün bahtsızlıklarımın sebebi kendim oldum, yetiş!)

4. Kalmadı hiçbir emel ancak murâdımdır ecel
Al elim rahmeyle menfûr-ı cihân oldum yetiş
(Hiçbir arzûm kalmadı, tek arzûm ölmek. Elimden tutuver, bana merhâmet et zira cihânın nefret ettiği birisi oldum yetiş!)

5. Elli yıldır ağlarım sensin tesellî-âverim
Elli yıldır dîde-i eşkimle kan oldum yetiş
(Elli yıldır ağlarım, bana tesellî veren sensin. Elli yıldır kanlı gözyaşları dökerim, yetiş!)

6. Sen buyurdun ümmete âmâya şefkatmerhâmet
Hamdülillâh dâhil-i emn ü emân oldum yetiş
(Sen ümmete körlere acıyıp şefkat etmesini buyurdun. Allah’a hamd olsun ki emniyet sahana girdim.)

7. Nûr içinde zulmete düşdüm ü tende kalmışım
Hasta-dil âmâ garîb mehcûr-i cân oldum yetiş
(Tende kaldım, nûr içinde karanlığa düştüm. Hasta bir gönül, kör, garip ve yaralı bir cân oldum, yetiş!)

8. İstemem sensiz hayât noksân Kemâlî n’eyleyem
Hûy-i bed-âvâre-i âhir zamân oldum yetiş
(Sensiz hayâtı istemem, Kemâlî / kemâli/ noksan hayâtı ne yapayım? Âhir zamanın kötü huylarıyla hûylandım, bunlardan beni kurtar yetiş.)

92

1- Ey Habîb-i Kibriyâ sensin Resûl-i kâinât
Rahmetenli’l-âlemîn âlemlere sensin hayât
(Ey ulu sevgili Muhammed Mustafa! Kâinâtın resûlü sensin. Âlemlere rahmet olarak gönderilen, âlemlere hayât veren sensin.)

Bilindiği gibi “Muhammed” kavramının üç vechi vardır:
“Allah’ın ilk yarattığı şey benim nûrumdur.” diyen Hazret-i Peygamber, resûller içinde son peygamber olarak gönderilerek bu ilk nûru temsîl eden, yaşayan ve taşıyan bir insân-ı kâmildir. Eşyâ (varlık) ise onun nûrundan ve onun yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır. Böylece Muhammed kavramı ilk nûr olan “Nûr-ı Muhammed”i, bu nûrdan yaratılan “tafsîlat-ı Muhammed”i ve bu nûrun sırrını taşıyan vücûdu yani “Hazret-i Muhammed”i ifâde etmektedir. İnsândan maksat da bu nûru taşıyan yetkin insân (insân-ı kâmil)dır.
Eşyânın ve içinden varlığın câmii olarak yaratılan insândan, bu insânın seyr ü sülûktan mirâcından maksat makâm-ı Nûr-ı Muhammed’e yani insânın kendi aslına yükselmesidir. Bu oluş ve dönüş bir zevk-i ilâhî, ilâhî bir bilinme arzûsudur.
Kur’ân-ı Kerîm’de varlığın aslının Hak olduğu ve tekrâr ona döndürüleceği belirtilir.
Bu doğrudur!
Hazret-i Muhammed ise mirâcını yaparak “ona” dönen, bu dönüşün şerîatini yani kurallarını ortaya koyan kişidir. Diğer nebî ve resûller insânın aslına mirâcı sırasında uğrayacağı duraklardır. Manevî seyre çıkan kişi nerede olduğunu bilir. Dolayısıyla Kur’ân’daki nebî ve resûller de tamamlanmış bir makâm olan “Muhammed”e yükselemedikleri için nerede olduklarını yani henüz “olma” noktasına ulaşmadıklarını bilmektedirler. Hazret-i İsâ’nın Hazret-i Ahmed’in geleceğinden haber vermesi henüz gitmesi gereken makâm olduğunu bilmesindendir.
İmdi Muhammed’in (a.s) niçin kâinâtın resûlü, Kibriyâ’nın Habîbi ve âlemlere rahmet olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Zira Muhammed, zât-ı Hak’ta tamamlanmış insândır. Varlığa hayât kaynağı olması, geçtiği yollarda yaşadığı tecrübeleri anlatması, varlığın elinden tutup kendi makâmına taşıması, insânı ebedî ve ilâhî zevke ulaştırmak için vuslat yollarını bildirmesi ve her şeyden önemlisi insâna Rahmânî bir ayna olması…Bunlar onun âlemlere rahmet olması için yetmez mi?
Kemâlî Efendi bu na‘t-ı şerîfinde “Muhammed” kavramının bu üç vechesinden hareketle hakîkat-i Muhammediyye’yi anlatmaktadır.

2. Her ne âlemde hayâtsın ayn-ı âlem şâhısın
Her be-nev mahlûk içinde nev-be-nev giydin sıfât
(Âlemde her ne varsa /Cenâb-ı Hak onu senin nûrundan halkettiği için sen ona / hayât kaynağısın. Âlemin aynısısın /âlemin hakîkatisin/, hükümrânısın. Her çeşit mahlûk içinde yeni yeni sıfatlara büründün ve göründün.)

İlk beyitte belirttiğimiz gibi âlem Nûr-ı Muhammedî’nin zuhûrudur. Tevhîd gözüyle bakarsa nûr, kesret gözüyle bakarsan nâr görürsün.

3. Görmeden görmüş gibi her devrden vermek haber
Gösterir her devrde sensin nizâm-ı mümkinât
(Görmeden görmüş gibi her devirden haber verir, bunu her devirde yaparsın zira sen varlıklara nizâm verensin.)

4. Bunca gamdan kurtulup kurtardığın bunca beşer
Sıdkına bundan büyük âyâ olur mu mu‘cizât
(Bunca gamdan kurtulup da kurtardığın bunca beşer /insân/ var. Acaba sıdkına /doğruluğuna/ bundan büyük mucize gösterebilir mi?)

“Beşer” kelimesini sadece insân değil, “beş er”den yani hava, ateş, su, toprak ve bunlara nefh edilen ilâhî rûhtan müteşekkil bütün varlık olarak anlamak gerekir. Varlığın tohumu Muhammedî hakîkat olduğu gibi onu bu ten elbisesinden yine aynı nûrun mücessem tecellîsi mürşid-i hakîkî olan zât kurtaracaktır. Aslında nûr da nâr da kendisidir. Nârdan nûra çıkaran da…Bunları iyi tefekkür etmek gerekir.

5. Sûrete teşrîf-i zâtın zulmeti nûr eyledi
Feth-i Mekke eyledin feth oldu her bir müşkilât
(Zâtının sûret âleme teşrîfi karanlığı nûr etti, aydınlattı. Mekke’yi /nefs beldesini/ fethettin, bütün müşkiller açıldı.)

6. Her makâmı seyredip insânda zâhir olmasan
Ekmel-i mahlûk olup insân bulur muydu necât
(Her makâmı geçerek insânda ortaya çıkmasan, insân en mükemmel varlık olup kurtuluş /vuslat/ bulur muydu?)

Hak’tan halka intikâl eden her zerre insâna doğru gelen bir yolcudur. On sekiz bin âlem dedikleri bir insânda cem‘ olmuştur. İnsân bu hâlde de kalmayacak, bir mürşid-i hakîki rehberliğinde Hakk’a dönecektir. Cehennem yahut cennet, mîzân, terâzi, âhiret hemen içinde yaşadığımız hâllerdir. İnsân-ı kâmile gelen necâttadır vesselâm.

7. Şevk-i vaslınla dönen eflâk ü eşbâhdan doğar
Nev-be-nev eşcâr ü ezhâr u hubûbât u nebât
(Vuslatının arzûsuyla varlık dairesine girip dönen /her zerre/ feleklerden, cisimlerden, yeni yeni ağaçlardan, çiçeklerden, hubûbat ve bitkilerden doğar.)

8. Hep bu eşkâl ü suver hep bu sunûât-ı garîb
Cümlesi seyr-i cemâlin’çün gelip eyler salât
(Bütün bu şekil ve sûretler, garip san’atkârâne yapılar senin cemâlinin yani mutlak güzelliğinin seyri /temâşası/ için zikreder /gel çağrısına uyup döner/.)

Arapça “Salât/salâ”, zikir ve namâz anlamına geldiği gibi sıla ile de bağlantılı olup asli vatan anlamına da gelir. Türkçe’deki saladurmak, haber göndermek; sala da haber anlamlarına gelir ve salâ ile aynı yazılır. Kemâlî Baba salât kelimesiyle bu manâların hepsini birden düşündürmektedir. Bütün varlık Hakk’ın cemâlini seyretmek /temâşâ etmek, ona doğru sefer etmek/ için kendi makâmında zikr etmektedir/sılasına doğru sefer etmekte, gel çağrısına uymaktadır/.

9. Aşk-ı pâkin bir inâyetdir Kemâlî âşıka
Yok durur bundan büyük erbâb-ı aşka iltifât
(Ey sevgili! Tertemiz aşkın Kemâlî’ye bir inâyet, bir ilâhî yardımdır. Aşk ehline bundan büyük lutuf yoktur.)

Kemâlî mahlasını “kemâli” şeklinde de okuyup “temiz aşkın kemâli, âşıka inâyettir.” şeklinde de manâ vermek gerekir. Aşkın kemâli sâliki, vâsil-i Hak eder vesselâm.

93
1. Şems-i hüsnün eylemiş izhâr-ı envâ‘-ı hayât
Nûr-ı vechinden nûmayândır vücûh-i kâinât
(Senin güzellik güneşin varlıkta çeşitli hayâtları ortaya çıkarmış, kâinâttaki sûretler yüzünün nûrundan görünür olmuş.)

2. Şem-i rûyin şevkidir pervâne-veş döndükçe çarh
Âb u âteş hâk ü bâddan gösterir yüz bin sıfât
(Dünyanın pervâne gibi dönmesi, yüzünün mumundan saçılan ateşin şevkiyledir. Dünya döndükçe su, ateş, toprak ve rüzgârdan /dört unsurdan/ yüz bin sıfat gösterir.)

3. Katreler nehre nehir deryâya deryâ katreye
Devreder insânı bulmakçün budur maksûd-i Zât
(Damlalar nehre, nehir denize, deniz damlaya insânı bulmak için devreder, zâtın /insânın/ maksadı budur.)

Sun’ullah Gaybî Sultân devr-i şer‘iyi anlatırken şöyle buyurur:
Nice bir bu âlem-i kesretde devrân edesin
Merkez-i vahdetde kutb ol devr eden gelsin sana
*
Zât-ı Hak’dır her sıfâtdan dem-be-dem devr eyleyen
Gâh görünür asfiyâdan gâh görünür eşkiyâ
*
Hüsnü zâhir olmak içün nev-be-nev hil‘ât giyip
Ahsen-i sûretde dâim devr eden Hak’dır beğim
*
Devrin itmâm etmeyip esfelde devr eden garîb
Kande idrâk eder ol lutf ile kahrın neydigin

4. Dâm-ı unsûr dâne-i mekr ile örtülmüş durur
Bul “sırât-u mustakîm”le dâm-ı unsûrdan necât
(Unsur yani beden tuzak hile tanesiyle örtülmüştür. Dosdoğru yol ile /şerîat, tarîkat ve marifet yolundan git de/ unsur / beden/ tuzağından kurtul.)

İnsânın aslı nûrdur, dünyaya bu nûra dönmek için gönderilmiştir. Bunun yolu da bir kâmil mürşid rehberliğinde şerîat, tarîkat, marifet ve hakîkat çizgisinde yürümek, dünya sevgisinden, unsurlar âleminden kurtulmaktır. Dünyâ güzellikleri hakîkat yolu üzerinde içine dâne atılan tuzaklar gibidir, tuzaklara takılıp kalan dünyada kalır. Takılmayan aslına gider.
Kemâlî Hazretleri dünya güzellikleri için dâm-ı unsur demektedir. Burada çocukların kuş avlamak için elek yahut kalbura ip bağlayıp yanına da buğday, arpa vs. koyup yeme gelen kuşları avladığı gibi, dünya sevgisiyle yaşayan insânın ecel tuzağına düşmesini karşılaştırmaktadır. Hak âşıklarının bu dünyada hiçbir murâdları yoktur ve onlar süflîye tenezzül etmezler vesselâm.

5. Bu merâyâ-yı cihânın nev-be-nev seyrânı var
Âdemoğlu baksa izhârın görür hayvân nebât
(Bu cihân aynalarının yeni yeni temâşâsı var, âdemoğlu zuhûr eden şeylere baksa bitki ve hayvân olarak görür, aslını görmez.)

Halk Hakk’ın aynasıdır, gönül gözüyle bakınca aslı görülür, zâhir gözüyle bakınca sûreti…

6. Bu anâsırdan çıkıp eflâki geçmiş erlere
Ref’ olur cümle hicâb âsân olur her müşkilât
(Bu unsur elbisesinden çıkıp felekleri geçen Hak erenlerin bütün perdeleri kalkar, her müşkil /bunun aslı ne sorusu/ çözülür ve idrâk kolaylaşır.)

7. Ey Kemâlî şi‘ri tezyîf eyleyen gâfillere
Söyle kim varlık gidince şi‘re derler vâridât
(Ey Kemâlî! /Bu nutkettiğin/ şiirle alay eden gâfillere söyle: Benlik gidince şiire vâridât derler.)

“Vâridât” vahiyden bir cüz’dür. Zirâ vâridât-ı ilâhiyyede nefisten eser yoktur. Kaldı ki aşk ile emmâreden mülhemeye, mutmainneden safiyyeye yolculuk eden erlerin kelâmları da Hakk’a aittir. Bu sebeple ehlullahın sözleri için “ilâhî, hikmet, nefes” denmiştir. Nefesi nefissiz olan Kemâlî Baba nutkunun vâridât-ı ilâhî olduğunu beyân ediyor ki elhak Hak’tır. Nitekim Cenâb-ı Resûlullah “şiirde hikmet vardır” buyurmuştur.

94
1. Amân ey pâdişâhım şâh-ı mün‘im bî-emân olmaz
Kapında ben gibi düşkün zaîf ü nâ-tüvân olmaz
(Amân ey pâdişâhım, nimet veren şâh lutufsuz olmaz. Kapında benim kadar düşkün ve güçsüz birini bulamazsın!)

2. Ne sabra tâkatim ne âh u feryâd etmeye kudret
Ne yapsam bilmem ol mâha figân etsem figân olmaz
(Ne sabretmeye, ne de âh ve feryâd etmeye kudretim var. O ay yüzlü güzele ne yapsam bilmem, figân etsem, figân da olmaz.)

Âşıkın ses çıkarması da şikâyet anlamına gelir. Bu sebeple gelene “eyvallah!” demesi en doğrusudur.

3. Havâ birdir, nefes bir, ayrılan tenlerde cân birdir
Anınçündür ki cânân olduğu bir tende cân olmaz
(Havâ ve nefes birdir, ayrılan tenlerde cân da birdir. Onun içindir ki sevgilinin olduğu bir tende /âşıkın teninde/ cân olmaz.)

Cân Hakk’a aittir. Terk-i dünya, terk-i ukba yahut terk-i hestî /benlik terki/ kolaydır amma terki terk zordur. Bu sebepledir ki vuslata Hak yolunda cân verenler erdiler.

4. Kimi kimden neyi izhâr u ihfâ eylemek mümkin
Gözün aç ârif-i nefs olana bir şey nihân olmaz
(Kimi kimden yahut neyi kimden sakınıp saklayacak, açıp açıklayacaksın? Ey âşık gözünü aç, nefsine ârif olana hiçbir şey gizli değildir!)

5. Safâsı ni‘meti cismin kalır girdâb-ı unsurda
Tabîatde kalan rûhun hayâtı câvidân olmaz
(Bedenin zevki ve nimeti anâsır /beden/ girdâbında kalır, tabîatda kalan ruhun hayâtı ebedî olmaz.)

Girdâb /anafor/ denizlerde veya ırmaklarda meydana gelen çukurlardaki sularının aynı daire içinde dönmesidir. İçine düşen kişiyi yutup öldüren bu çukurlar, tabîat zulmetinde /dört unsurdan müteşekkil nefsin etkisinde/ takılıp kalan insânın durumuna misaldir. Tasavvuf yani Hak yolu insânı beden girdâbından çıkarıp rûha yönlendirir. Çâresi bir kâmil mürşidin eteğine yapışıp riyâzât, zikir ve tefekkür ile nefsi tezkiye ve tahliye etmektir vesselâm.

6. Hümâ-yı himmeti süflî tabîatde kalan bî-baht
Esîr-i nefsdir dünyâları yerse doyan olmaz
(Gayret kuşu aşağılık tabîatta /havanın, ateşin, suyun yahut toprağın tesirinde takılıp/ kalan bahtsız nefsinin esiridir. O dünyaları yerse doymaz.)

Hümâ kuşu suflî tabîata yani dünyaya tenezzül etmez. O, rûhu temsîl eder. Fakat rûh beden hapishânesinde mahbûs olursa ve oradan kurtulmak için gayret /himmet/ etmezse o kişi kendisini yazık etmiş olur. Bu sebeple nefsi aç bırakıp ruhu beslemek gerekir. Nefsin gıdâsı dünya, rûhun gıdâsı ise tevhîddir. Hak yolunun başı da sonu da tevhîddir vesselâm.

7. Ey insânoğlu, Allah aşkına gel dinle bu pendim
Bu dârü’l-imtihândan başka dâr-ı imtihân olmaz
(Ey insânoğlu Allah aşkına gel bu öğüdümü dinle, bu imtihân evinden yani dünyadan başka imtihân yeri olmaz.)

8. Gözün aç bak ki her gün gitmede hem cins ü akrânın
Didişme bunca dertlerle bu yerde kâm-rân olmaz
(Gözünü açıp bak ki her gün akrânların ve hem cinslerin ölüyor, bunca dertlerle didinme, burda kimse bahtiyâr olmaz.)

9. Sana senden yakın Allah’ı kendinden uzak görme
O Allah ki bütün cân ve cihân ansız cihân olmaz
(Sana senden yakın /yakîn/ olan Allah’ı kendinden uzak görme, o Allah ki bütün cân ve cihân onsuz olmaz.)

10. Yanar nâr-ı sivâda kavrulur sicn-i tabîatde
O dil kim âşık-ı Peygamber-i âhir-zamân olmaz
(Bir gönül ki âhir zaman peygamberinin âşıkı olmaz, tabîat /benlik/ hapishânesinde mâsivâ /gayrullah, dünya/ âteşiyle yanıp kavrulur.)

11. Zuhûr etmezse “Eynemâ-tüvellû semme vechullâh”
Anın zikri kabûl-i bârigâh-ı müsteân olmaz
(Nereye dönerseniz Allâh’ın vechi -zâtı- oradadır âyetinde işâret edilen sır nefsinde ortaya çıkmazsa, onun zikri /yegâne sığınıp yardım istediğimiz. Müsteân olan/ Allah’ın huzûrunda kabûl edilmez.)

İslâm’ın ve irfânın hedefi insânın her yüzden Hakk’ı müşâhede etmesidir. Cenâb-ı Hak âyetinde şöyle buyurur:
“Feeynemâ tuvellû fesemme vechu’llâh. /Nereye dönerseniz Allâh’ın vechi -zâtı- oradadır. Bakara/115.”
Bu sırrın tahakkuk edebilmesi için sâlikin celâlde iyi tutunması gerekir.
Hz. Mısrî Efendimiz de fenâ ve bekânın tahakkuku mevzuunda aynı âyeti teyid ederek yolcuya şu tavsiyede bulunur:
Var “Semme vechullâh”ı bul tâ görüne sana ol il
Senden sana eyle sefer kim edesin seyrân kamu
*
Âdem isen semme vechullâh’ı bul
Kanda baksan ol güzel Allâh’ı bul
*
İzâfâtı bırak gözden açılsın dîde-i hak-bîn
Temâşâ-yı cemâl-i şâhidi dil-cûyu tevhîd et

Salât-ı ehl-i kurbun kıblesidir “semme vechu’llâh”
Niyâzî durma dâim secde-i ebrûyu tevhîd et

12. Dumû-i eşk-i haşyetle tahâret etmeyen âşık
Salât-i dâimûndan lem’a-i envâr ayân olmaz
(İlâhî haşyetin /korkunun verdiği ürpertiyle döktüğü/ kanlı gözyaşıyla temizlenmeyen âşıkta salât-ı dâimûn ile /zikr-i dâimî neticesinde/ tecellî edecek olan nûrların parıltısı gönlünde belirmez.)

13. Gönül sahiplerini gözle görmek kaydına düşme
Bekâ âşıklarında kisve vü nâm u nişân olmaz
(Gönül ehli ehlullahı başgözüyle görmek /anlamak/ hatasına düşme, bekâ âşıklarında kıyâfet, nâm ve nişân olmaz.)

14. Nesîm-i “eynemâ kumtum” esen bir başa taş olsa
Olur dağ üstü bâğ enhâr akar anda duman olmaz
(Nerede olursanız olun, O, sizinle beraberdir /hükmünün/ yeli bir başa taş olarak esse, yani taş getirse, dağ üstü bâğ olur, nehirler akar, orda duman olmaz.)

Cenâb-ı Hak âyette şöyle demektedir:
Huvellezî halakas semâvâti vel-arda fi sitteti eyyâmin summestevâ alâl-arşi ya’lemu mâ yelicu fîl-ardı ve mâ yahrucu minhâ ve mâ yenzilu mines semâi ve mâ ya’rucu fîhâ ve huve meakum eyne mâ kuntum vallâhu bi mâ ta’melûne basîr./Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden, yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilen O’dur. Nerede olursanız olun, O, sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür. Hadîd/ 4.
“O sizinle beraberdir” sırrı bir sâlik tarafından enfüste ve afâkta yaşanıp bilinç haline getirilse, o sâlik başına taş düşse de o taşta Hakk’ın parmağını ve hatta kendisini görür, taşı Hak’tan gayrı görmez. Dağ üstü bağ olmak deyimi gönüllerin tevhîd ile ihyâ olduğunu anlatır. Tevhîdle sulanmayan, beslenmeyen bir bağ bakımsız bir dağdan farklı değildir. Cenâb-ı Hakk’ın “O sizinle beraberdir.” ihtârı, tevhîd yolcusunu ilme’l-yakînden Hakka’l-yakîne geçirmek için bir ikâzdır. Bunun gönülde tecellî etmesi, zikr-i dâimî anlamına gelir ki bu daireye giren kişi eşyâda Hakk’ı seyreder.

15. Rumûz-i “külli şey’in hâlikün illâ”yı aşkdan sor
Kemâlî râvî-i aşkın hadîsinden yalan olmaz
(Ey Kemâlî! “O’nun zâtından /vechinden/ başka her şey yok olacaktır.” sırrının işâretlerini aşktan sor, aşk râvîsinin hadîsinde yalan olmaz.)

Allah (c.c.) vahdet ehlinin yokluk bilincini anlatırken şöyle buyurmaktadır.
“Kullu şey’in hâlikun illâ vechehu: O’nun zâtından/ vechinden/ başka her şey yok olacaktır. Kasâs/88.”
Hadîs, Peygamber efendimizin dedikleri, yedikleri, giydikleri, imâları, hâlleridir. Aşk ehli fenâ makâmlarını mürşid-i kâmili yüzünden bilvesile yaşarken yolu fenâfi’r-resûlden de geçer. Bu makâmda sâlik Resûlullah’ın hâliyle hâllendiği için dediği, yediği, içtiği, hâsılı kelâm hiçbir noksânı olmadan her şeyi ona benzer. Aşkın râvîsinde bu sebeple yalan olmaz. Fânîfillah olanın daha doğrusu nefsi Kur’ân olanın kendisi hadîstir vesselâm.

95
1. Kesret-i esmâ sıfâtdan zâtın i‘lândır garaz
Zât-ı Ahmed’den zuhûr-ı Hakk’ı ityândır garaz
(Cenâb-ı Hakk’ın esmâ ve sıfâtının çokluğundan gaye zâtını bildirmektir. Ahmed’in zâtından maksat da Hakk’ın zuhûrunun isbâtıdır.)

Ahmed kelimesindeki mim çıkarılsa, geriye sadece Ahad sözü kalır. Mim, Hz. Peygamber’de ifâdesini bulan kâmil insânın vücûduna, Ahad ise hüviyetine işâret eder. Hz. Peygamber, sûretâ insân şeklinde görünse de aslı Hak’tır. Ahmed’in mimi eşyâ âleminde Resûl olmuştur. Onun nûru, Hakk’ın nûrundandır. Hz. Peygamber’in, “Beni gören Hakk’ı görmüş demektir” sözüyle anlatmak istediği budur. Ahmed’in miminden, yani kâmil insânın sûretinden hareketle aslını anlayamayan kimse yaratılış sırrına ulaşamaz.
Peygamber ve velîlere yol gösteren, Allah âriflerine önder olan Ahmed’in mimidir.
Dokuz göğün sultânı odur!
Onun ruhu insânların ve meleklerin hidâyet rehberidir!
Hakk’ın en büyük ismi ve aranılan biricik sır odur!
Kendisine kavuşmak isteyenlere yol gösteren odur!
Ezel nûrunun oluşu odur!
O, ebedî, öncesiz ve sonrasız olan Hakk’ın zât nûrunun ışığıdır!
Allah (c. c.), henüz tecellînin olmadığı âmâ (zuhûrsuzluk) âleminde gizli bir hazîne idi, bilinmeyi istedi. Kendi sıfât ve zâtını anlayıp, âyetlerini (işâretlerini) ayne’l-yakîn (gönül gözüyle) görebilsinler diye vücûd bulmağa, oluşu idrâke kabiliyetli, Hakk’ı görmeğe lâyık bir topluluk yarattı. Bunlara, Hakk’ın zâtını seyredebilecekleri bir ayna (kâmil insân) gerekti. Mânâ yolcuları, Hakk’ı onun yüzünden seyrettiler.
Nebîlerin ruhları Muhammedî hakîkate ayna olan kâmil insâna tâbi olur. Bu ayna, velîlere Hakk’ın nûrunu gösterir.
Zât nûru, sıfatları Ahmed’in nûrundan ortaya çıksın diye, kâmil insânın zâtına tecellî etmiştir. O zâta lutf ile bir defa bakmış, o aynada kendisini göstermiştir. Ona ilk taayyün (taayyün-i evvel), ilk belirti denmiştir. Rûhların babası budur. O Gafûr (merhametli, bağışlayıcı zât), bir daha tecellî etmiş, sonra bütün ruhlar ortaya çıkmıştır. Bu oluşuma ikinci tecellî (taayyün-i sâni) denmiştir. Zât sırrı eşyâ âleminde görünmüş, kâinât bu rûhun (ikinci taayyünün) çocuğu olmuştur.
Hakîkat Ka‘be’sine vasıta Muhammedî hakîkat olan o rûhtur. Menzile ve maksada ulaştıran vesile O’dur. Oluş sırrı, Muhammed’in “mim”inden bilinmiştir. Bütün sıfatların mazharı mim (Muhammed)’dir; Hakk’ın sıfatları bu mim’de toplanmıştır.
Manâ yolunda gerçek bir erene yoldaş olan, Ahadiyyet makâmına ulaşır. Ahmed’in (Ahadiyyet makâmında bulunan kişinin) ruhaniyeti Hakk’ın zâtına delîldir. Cebrâil, onun bulunduğu lâhût âlemine giremez. O makâma ne melek, ne de nebî sığar. Peygamber orada bütün beşerî sıfatlarını bırakmıştır.
*
XVI. asırda Kastamonu’da yaşamış olan Şabânî erenlerinden Muslihiddin Vahyî Hazretleri’ne kulak verelim:
Mîm”Mîm” Muhammed”Muhammed” ‘dir Resûl-i kâinât XE “Resûl-i kâinât”
Ol durur âyîne-i envâr-ı zât XE “zât” XE “envâr-ı. i. zât” XE “âyîne-i. i. envâr-ı. i. zât”

Dîde-i ibret”Dîde-i ibret” le baksan ey dede XE “dede”
Zât-ı Bârî”Zât-ı Bârî” görünür âyîne”âyîne” de

Mâsivâ”Mâsivâ” dan eylesen ref’-i nikâb XE “nikâb” XE “ref’-i. i. nikâb”
Görünür Hakk’ın cemâl”cemâl” “Hakk’ın. i. cemâl” i bî-hicâb XE “hicâb” XE “bî-. i. hicâb”

Nûr-ı zât”zât” “Nûr-ı. i. zât” ın aks”aks” ini âyîne”âyîne” den
Mümkin”Mümkin” iken görmemek ay”ay” ı neden

Görmedi âyîne”âyîne” den bu çeşm-i ter XE “çeşm-i ter”
Çekmeyince kuhl-i mâzâga’l-basar XE “mâzâga’l-basar” XE “kuhl-i. i. mâzâga’l-basar”

Âdem”Âdem” i göz kıl”göz kıl” dı nûr-ı nazar”nazar” “nûr-ı. i. nazar” ı
Göz”Göz” o gözdür göre rûy-ı dilber”rûy-ı dilber” i

Pes bu gözden açmayanlar cân u ten XE “cân u ten”
Nâ-murâd ol” Nâ-murâd ol” up durur maksûd”maksûd” dan

Vermeyince nûr-ı esmâ”nûr-ı esmâ” dan cilâ XE “cilâ”
Rûşenâ olma”Rûşenâ olma” z dil”dil” olmaz âşinâ XE “âşinâ”

Mîm-i Ahmed”Ahmed” “Mîm-i. i. Ahmed” tarh ol”tarh ol” unsa ger ıyân XE “ıyân”
Kim kalır lafz-ı Ahad”Ahad” “lafz-ı. i. Ahad” ancak hemân

Âlem-i kesret”kesret” “Âlem-i. i. kesret” de mîm ol”mîm ol” du Resûl XE “Resûl”
Zâhiren nev’-i beşer”nev’-i beşer” cism-i Resûl

Nûr-ı Ahmed”Ahmed” “Nûr-ı. i. Ahmed” kendi nûru”nûr” ndan idi
Men reânî'”Men reânî'” den murâd”murâd” ı bu idi

Kim ki almaz mîm-i Ahmed”mîm-i Ahmed” ‘den murâd
Ol tarîk-i Hak”Hak” “tarîk-i. i. Hak” ‘da kaldı bî-murâd

Enbiyâ vü evliyâ”evliyâ” “Enbiyâ vü. i. evliyâ” ya reh-nümâ XE “reh-nümâ”
Ârif-i billah”Ârif-i billah” olana pîşvâ XE “pîşvâ”

Ol durur ol pâdişâh”pâdişâh” -ı nüh-felek XE “felek” XE “nüh-. i. felek”
Rûh-ı pâk”Rûh-ı pâk” i hâdi-i ins”ins” “hâdi-i. i. ins” ü melek XE “melek”

İsm-i a’zam”İsm-i a’zam” sırr-ı ekber”sırr-ı ekber” ol durur
Vasl”Vasl” ına cümle rehber”rehber” ol durur

Ol durur ol neş’e-i nûr-ı ezel XE “ezel” XE “nûr-ı. i. ezel” XE “neş’e-i. i. nûr-ı. i. ezel”
Nûr-ı zât”zât” “Nûr-ı. i. zât” n pertev”pertev” idir Lem-yezel XE “Lem-yezel”

Gizli genc”genc” “Gizli. i. genc” idi amâ”amâ” da ol İlâh XE “İlâh”
Diledi kim bilineydi pâdişâh
XE “pâdişâh”
Halk id”Halk id” e bir fırka”fırka” kim kâbil-vücûd XE “kâbil-vücûd”
Olmağa lâyık ol”lâyık ol” a ehl-i şuhûd XE “şuhûd” XE “ehl-i. i. şuhûd”

Bileler anın sıfât u zât”zât” “sıfât u. i. zât” ını
Göreler ayne’l-yakîn”ayne’l-yakîn” âyât”âyât” ını

Bunlara kıla tecellî”tecellî” zât-ı Hak XE “zât-ı Hak”
Lâzım ol”Lâzım ol” du kim ola mir’ât-ı Hak XE “mir’ât-ı Hak”

Mecma‘-i kül”Mecma’-i kül” ola ol bir zât”zât” ola
Zât”Zât” ına Hakk”Hakk” ‘ın o hem mir’ât”mir’ât” ola

Enbiyâ ervâhı”Enbiyâ ervâhı” kıla iktidâ XE “iktidâ”
Evliyâ”Evliyâ” ya göstere nûr-ı Hudâ XE “nûr-ı Hudâ”

Zât”Zât” ına kıldı tecellî”tecellî” nûr-ı zât XE “nûr-ı zât”
Zâhir ol”Zâhir ol” a nûr-ı Ahmed”nûr-ı Ahmed” ‘den sıfât XE “sıfât”

Lutf”Lutf” ile kıldı ana bir kez nazar XE “nazar”
Oldu ol âyîne”âyîne” de hem cilve-ger XE “cilve-ger”

Dediler evvel ta‘ayyün”ta’ayyün” “evvel. i. ta’ayyün” ana nâm XE “nâm”
Pes ebü’l-ervâh”ebü’l-ervâh” odur bil ey hümâm XE “hümâm”

Kıldı bir dahi tecellî”tecellî” ol Gafûr XE “Gafûr”
Cümle ervâh”ervâh” itdi pes andan zuhûr
XE “zuhûr”
Dediler sâni ta‘ayyün”ta’ayyün” “sâni. i. ta’ayyün” ana ad
Kümmelîn”Kümmelîn” sözüdür kıl inkıyâd XE “inkıyâd”

Oldu ol rûhun tıfıl”tıfıl” ı kâinât XE “kâinât”
Mazhar”Mazhar” ıdır zîra anın ism-i zât XE “ism-i zât”

Ka’be-i tahkîk”tahkîk” “Ka’be-i. i. tahkîk” e oldur vâsıta XE “vâsıta”
Menzil ü maksûd”maksûd” “Menzil ü. i. maksûd” a oldur râbıta XE “râbıta”

Mîm Muhammed”Muhammed” “Mîm. i. Muhammed” ‘den bilindi kâinât XE “kâinât”
Ya’ni mîm”mîm” dür mazhar”mazhar” -ı cümle sıfât XE “sıfât”

Lafz-ı Bismillah”Bismillah” “Lafz-ı. i. Bismillah” ‘daki ism-i Celâl XE “Celâl” XE “ism-i. i. Celâl”
Gösterir âyîne-i dil”âyîne-i dil” de Cemâl XE “Cemâl”

Lafzâtu’llah”Lafzatu’llah” yani kim ol ism-i zât XE “ism-i zât”
Münderic”Münderic” dir anda esmâ vü sıfât XE “sıfât” XE “esmâ vü. i. sıfât”
XE “Resûl” XE “cism-i. i. Resûl”
2. Akl u nûr rûh u kalem “ahbebtü en-u’ref”dedir
Halk-ı eşyâdan vücûd-ı Hakk’ı seyrândır garaz
(Akıl ve nûr, rûh ve kalem “bilinmeyi sevdim.” sırrındadır. Bununla anlatılmak istenen yaratılan varlıklarda Hakk’ın vücûdunu seyretmektir.)

Hazret-i Resûl (s.a.v.): “Evvelu mâ halakallâhu rûhî”, “Evvelu mâ halakallâhu nûrî”, “Evvelu mâ halakallâhu ‘arşî”, “Evvelu mâ halakallâhu’l-kalemu”, “Evvelu mâ halakallâhu’l-‘aklu” buyurmuştur. Bunların hepsi birdir.
Akıl, nûr, rûh ve kalem gibi lâ-taayyünden taayyüne inen yani gaybtan şuhuda inen ilk tecellîlerden maksat Nûr-ı Muhammedî Hazretleri’dir. Bunların hepsi birdir. Varlığın ilk zuhûru rûh ve nûrdur sonra sırasıyla kalem ve akıl gelir. Gerçekte bunlar zâtın ahadiyetine göre sıfâtlardan ibârettir ve Hakk’ın zâtını bildirme sevgisiyle yarattığı ilk tecellîlerdir. Varlık tecellîden önce hokkanın içindeki mürekkeb gibi idi, zuhûr başlayınca mürekkeb yazıya dönüştü yani zâttaki bilgiler isimleriyle ve resimleriyle açığa çıktı ve çıkmaktadır.

3. “Alleme’l-esmâ”yı bil Âdem’deki esrârdır
Harf u savt u lâfzdan ma‘nâ-yı Kur‘ân’dır garaz
(“Allah Âdem’e isimleri öğretti.” âyetinde işâret edilen isimler, bil ki Âdem’deki sırlardır. Harf, ses ve kelimelerden maksat da Kur’ân’ın manâsıdır.)

Alleme’l-esmâ, isimler bilgisi demektir. Âyette şöyle denilir:
“Ve alleme âdeme’l-esmâe kullehâ summe aradahum ale’l-melâiketi fe kâle enbiûnî bi esmâi hâulâi in kuntum sâdikîn./Allah Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek “Eğer doğru söyleyenler iseniz haydi bana bunların isimlerini bildirin dedi. Bakara/31.”.

Âdem varlığın başı ve sonudur. Bütün mevcûdâtın özeti olup ayn-ı Hak’dır. Eşyâ kendi kabiliyetine göre zikir üzre hayâtını sürdürürken âdem-i manâ mazhar-ı kül yani Hakk’ın tam mazharı olarak esmâyı kendinde toplamıştır. Onun vücûdu Hakk’ı bir bütün olarak zikr ettiği için ondan tecellî eden Hak’tır. Hülasa Allahu Teâlâ Hazretleri ef’âliyle, sıfâtıyla ve zâtıyla insânda âşikâr oldu.

4. Katreler yemden çıkar enhâr olup durmaz akar
Cenk eder her seng ile deryâ-yı ummândır garaz
(Damlalar denizden çıkar, nehirler gibi durmadan akar. Değdiği her taşla her engel ile kavgâ eder. Onun bu engelleri aşma derdinden maksat okyanusa ulaşmaktır.)

Katre de ummâna doğru yol alan nehir de yolcudur. Hedefi zât /insân-ı kâmil/ deryâsıdır. Zerreden küreye bir sıfattan yüz gösteren bütün bu eşyâ kendinden kendine sefere çıkmış bir yolcudur. Bu bilinç yolculuğu çatışmalarla doludur. Çatışma yani kavgâ insânın kemâle ulaşıp zâtı bildiği noktada bitecektir. Burası fakr-ı tâmme yani tam yokluktur. Hak tecellî edince halktan eser kalmaz.

5. Devr-i eflâk ü anâsır tavr-ı eşkâl ü suver
Cümle mevcûdun vücûdu Hakk’a burhândır garaz
(Feleklerin ve unsurların dönüşü, sûretlerin ve şekillerin tavrı, cümle varlığın vücûdundan maksat Hakk’a delîldir.)

Varlık “Hay”dır ve hareket halindedir. Bu akış, bu seferler kendinden kendinedir ve Hakk’ın en büyük delîlidir.

6. Gâfil olma her belâ gafletdedir olma melûl
Ârif ol kim her belâdan gaye ihsândır garaz
(Gâfil olma! Her belâ varlığın Hakk’a ait olduğunu bilmeme gafletindendir. Kederlenme! Ârif ol ki her belâdan gâye ilâhî bir lutufdur.)

7. Tâ ezelden nûr-ı vâhiddir Muhammed’le Alî
Âyet-i “sümme-denâ”dan Şâh-ı Merdân’dır garaz
(Muhammed’le Alî tâ ezelden beri tek bir nûrdur, “Sümme denâ” âyetinden kasıt Hz. Alî’dir.)

Cenâb-ı Hak âyetinde “Summe denâ fetedellâ fekâne kâbe kavseyni ev ednâ./ Sonra -Muhammed’e- yaklaştı, -yere doğru- sarktı. Araları iki yay aralığı kadar veya daha da yakın oldu. Necm/ 8-9.” buyuruyor.
“Summe denâ” seyr ilallâh’a, cem‘e (Allah’a seyre) işâret eder.
“Fetedellâ”, seyr anillâha, (Allah’tan seyre) fenâ-yı ef‘âle, hazretü’l-cem‘e, nuzûle yani aslâ dönüş makâmına işâret eder.
“Kâbe kavseyn”, seyr maallâha (Allah ile birlikte seyre), cem‘ü’l-cem‘e işâret eder.
“Ev ednâ” ahadiyyete işâret eder.
Bu makâmların iki cem‘de birleşmesi fenâ ve bekâ makâmlarıyla ilgilidir. Erenler bu iki makâm için kavseyn (iki yay) tabirini kullanmışlardır. İki kavsin birleştiği yer cem‘ü’l-cem‘dir yani varlığın afâkta ve enfüste ahadiyet üzere yaşanmasıdır. Peygamberler burada belirtilen makâm üzere yaşamışlardır. Ta ki Muhammed (a.s.)a gelinceye kadar…
Hazret-i Îsâ makâm-ı cem‘de, Hazret-i Mûsâ “hazretü’l-cem‘”de, Hazret-i Dâvûd cem‘ü’l-cem‘de seyretmiştir. Makâm-ı Muhammed ise ahadiyet makâmı olup Resûlullah’tan irşâd olan vereselerin de geldiği nokta burasıdır. Bu makâma Mahmûd olanlar oturur. Her vaktin hâtemi yani insân-ı kâmili zâtta olup adı Mahmûd’dur. Hz. Peygamber bu makâmın sırrını Hz. Alî efendimize o da silsile yoluyla kendinden sonraki vereselere devretmiştir. Bu sebeple Resûlullah’ın Alî’si kim ve ne ise, Alî’nin de vârisi Alî’dir.
Nitekim Resûl-i Ekrem Hz. Alî Efendimizin geldiği makâma işâreten “lahmike lahmi demmike demmi cismike cismi rûhike rûhi./Eti benim etim, kanı benim kanım, cismi benim cismim, rûhu benim rûhumdur” demiştir. Bu hadîsteki sır yaşayan Hz. Alî olan insân-ı kâmilin sırrıdır. Hz. Kemâlî Efendimiz “tâ ezelden” derken bugüne getirip tâlibin zamânda takılıp kalmasına mâni olmakta, yaşayan kâmilin (Ona selâm olsun!) Muhammedî sırrından dem vurmaktadır vesselâm.

8. “Küntü kenz” ârifleri ol kenzden bir nûrdur
Devr eder her âlemi isbât-ı Yezdân’dır garaz
(Küntü kenzin /gizli hazîne denilen zât sırrının/ âriflerinin hepsi o hazîneden bir nûrdur. / aralarında ayrılık gayrılık yoktur/. O nûrun âlemi devrederek insân-ı kâmilden yine bir insân-ı kâmile gelmesinden gaye Hakk’ın isbâtıdır.)

Cenâb-ı Hak hadîs-i kudsîde “Kuntu kenzen mahfiyyen fe-ahbebtu en-u‘rafe fe-halaktu’l-halka li-u‘raf./Ben gizli bir hazîne idim, istedim ki bilineyim, halkı bu bilinme sevgisiyle yarattım.” Buyurmuştur. Bu hadîs-i kudsî İbn Arabî tarafından Futûhat ve Fusûs’ta şöyle kaydedilmektedir:
Kuntu kenzen lem u‘raf feahbebtu en u’rafe fehalaktu’l-halka ve te‘arraftu ileyhim fe‘arafûnî./Ben bilinmeyen bir hazîne idim, bilinmeyi istedim de mahlûkatı yarattım. Onlara kendimi tanıttım, onlar da beni tanıdılar.”

9. Nefsini idrâk eden “Kâim-bi-nefsillâh” olur
Bildiler insâniyetten ilm ü irfândır garaz
(Nefsini idrâk eden Allah’ın nefsiyle beraberdir. İnsâniyetten maksatın ilim ve irfân olduğunu bildiler.)

“Men aref” sırrın duyan “kâim bi-nefsillâh”dır
Nefsini fehmeyleyen bilmez ham u kem olduğun
(Men aref /‘Nefsini bilen –ârif olan- Rabbini de bilir’/ sırrını vicdânında yaşayan kişi “Allah’ın nefsiyle kâim yani bekâ bulmuş ve kendi kendine yeten, varlığı başka birine muhtâç olmayacak makâma /bekâbillaha/ gelir. Onlar insânlıktan gayenin ilim ve irfân yani nefsini bilmek olduğunu anladılar.)

Kıyâm bi-nefsihî, ikinci bir varlığa bağımlı olmayan, varlığı kendi kendine yeterli olan Allah demektir. Nefsini Kayyûm eden yani Hak ile kâim olan fânîfillah olmuş bir sâlik, ölmeden vâsilîn içine dahil olmuş velâyet erbabıdır.

10. Ser-be-ser eşyâ avâlim bî-karâr bir aşk ile
Her biri durmaz döner ta‘zîm-i insândır garaz
(Eşyâ ve âlemler baştan başa dur durak bilmeden aşk ile dönmektedir. Varlığın her birinin dönmesinden maksat, insânın hürmetine, insâna gelmek içindir.)
Varlık zerreden küreye, karıncadan deveye insâna doğru gelmektedir. Cenâb-ı Hak insândan bilinir.

11. Cism ü a‘zâ vü his terkîbi insânlıksa da
Vech-i insândan şuhûd-i vech-i Rahmân’dır garaz
(İnsân beden, organlar ve duyguların bir terkibi gibi görünse de insânın yüzünden maksat Rahmân’ın yüzüdür.)

Burada “insân”dan maksat “Hz. İnsân”dır. Âyet-i kerîme’de “E’r-rahmânu ‘ale’l-arşi’stevâ./Rahmân, Arş’a kurulmuştur. Tâhâ/ 5.” buyrulmuştur. Arşa kurulan bu insân mürşid-i hakîki olan Hz. İnsân’dır. Varlık onun tasarrufunda olup O zât her zerreye bir nefesten daha yakındır. Allah (c.c.) onun vechinden tecellî eder vesselâm.

12. Her nefesde sende zâhir sende bâtındır Hudâ
İsm ü resm ü nev’den tesbîh-i Sübhân’dır garaz
(Cenâb-ı Hak senin her nefesinde zâhir ve bâtındır. İsim, resim ve bu kadar çeşit eşyâdan maksat Sübhân olan Allah’ı tesbîh etmektir.)

“Tesbîh” kelimesi Arapça’da bir şeyin suda veya havada yahut kendi yörüngesinde yüzmesi, geçip gitmesi demektir. Cenâb-ı Hakk’ın varlığı bir denize benzetilirse tesbîh o denizde yüzmek, havaya benzetilirse, havanın içinde cevelân etmek anlamına gelir. Bu manâda “Sübhânallah” zikri Hakk’ın varlığında olma bilinciyle donanmak demektir. İnsân her nefesinde bu bilince ulaştığı zaman o erenlerdendir ve dâimî zikirdedir vesselâm

13. Mahzen-i râz-ı Hudâ sensin mahall-i hayr u şer
Sendedir sırr-ı kader ol sırr-ı iz‘ândır garaz
(Cenâb-ı Hakk’ın sırrının mahzeni, hayır ve şerrin zuhûr ettiği varlık sensin. Kader sırrı sendedir. İnsânın gayesi o sırrı idrâk etmektir.)

14. Bil “salât-ı dâimûn” sırrın Kemâlî aşk ile
Dâimâ âşık huzûr-ı Hak’da dîvândır garaz
(Kemâlî! Dâimî zikr /Hak ile olma/ sırrını aşk ile bil. Dâimî zikirden gaye âşıkın Hakk’ın huzûrunda olduğunu bilmesidir.)

96
1. Derûnî derdimi derde giriftâr olmayan bilmez
Yanan pervânenin hâlin yanıp nâr olmayan bilmez
(Gönlümdeki derdimi /aşkımı/ derde tutulmayan bilmez. Yanan pervânenin hâlini yanıp ateş olmayan bilmez.)

2. “Sivâd-ı mâsivallâh” ref‘ olur nûr-ı “huvallâh”la
Bunu fakr u fenâda yok olup var olmayan bilmez
(Huvallâhın nûru yani O Allah’tır sırrının nûruyla mâsivâ zulmeti kalkar. Bunu fakr u fenâda /yokluk zevkinde/ yok olup yeniden var olmayan bilemez.)

3. Ne bilsin “men aref” sırrın esîr-i nefs-i emmâre
Anı nefsinde kâim nefs-i kahhâr olmayan bilmez
(Nefs-i emmârenin esîri olan kişi Men aref / ‘Nefsini bilen –ârif olan- Rabbini de bilir.’/ sırrını ne bilsin? Onu nefsinde, yok olmuş nefs ile var olmayan bilmez. /Yani nefsini terk ile kemâle ulaşmayan bilmez./)

4. Bu gözle Hak görülmez her ne görsen kendi vehmindir
Anı görmek görünmekden rehâkâr olmayan bilmez
(Bu baş gözüyle Hak görülmez, gördüğün her şey vehmindir / hayâlindir/. Onu görmek görünmekten kurtulmakla mümkündür, kendini görenler O’nu bilmez.)

5. Nedir bu cân u ten kimdir tutan bu dâr u deyyârı
Bunu bu dârda bî-dâr u deyyâr olmayan bilmez
(Bu ten ve rûh nedir, bu varlık evini ve içinde yurt tutanlar kimdir? Bunu bu dünyada evsiz ve yurtsuz olmayan bilmez.)

6. Okursun her nefesde gerçi “Lâilâhe illallâh”
Bunun ma‘nâsını ma‘nâ-yı ezkâr olmayan bilmez
(Gerçi her nefeste “Lâilâhe illallâh” der kelime-i tevhîd okursun, bunun manâsını zikr ettiğinin manâsı /kendisi/ olmayan bilemez.)

Zâkir ve mezkûr oldukça zikrinde şirk vardır. Zikrin aslı zikredenle edileni tevhîd etmek, zikr ettiğin vücûda dönüşmektir.

7. Muhît-i külli şey zâtı muhât kendi sıfâtıdır
Zuhûr-ı külli eşyâdan haberdâr olmayan bilmez
(Nûruyla her şeyi kuşatıp kapsayan zâtı, kuşatılan da sıfatlarıdır. Hakk’ın eşyâdan küllî olarak âşikâr olduğunu /yani muhît ve muhât olanın Hak olduğunu/ bilmeyen bilmez.)

Allah (c.c.) zâtıyla mütecellî, sıfâtıyla mütehallî (süsleyen), esmâsıyla muhît, ef‘âliyle zâhirdir. Onun esmâ, ef’al ve sıfâtını zâtından ayrı görmek ne kadar yanlış ise, sıfâtına zât demek de o kadar yanlıştır. Sıfât zât deryâsı içindedir fakat müstakil bir vücûd değildir. Ne güzel buyurur Mısrî Efendi:
Zînet etmiş zîr ü pes evsâf ile
Her sıfâtdan zâtın ilân eylemiş

Yine Muhammed Nûr (k.s.) Hz. Mısrî’nin irâd ettiği bir beyt-i şerifini yorumlarken şöyle bir misâl verir:
Şu mâhîler gibi kendini deryâdan cüdâ sanma
İhâta eylemiş her yana bak her sûyu tevhîd et

Şu balıklar gibi kendini deryâdan uzak sanma.
Bir defa balıklar bir yere toplanıp meşveret etmişler ve demişler ki:
“Biz işidiyoruz, su denilen bir şey varmış. Bu su nasıl şeydir?
İçlerinde suyu bilen bulunmayınca demişler ki:
“Bahr-i muhît-i kebîrde bir büyük balık var, bilse bilse o bilir; gidip ona soralım. Ma‘lûm ya, balık suda pek sür‘atli gider. Bir anda bir günlük mesâfe kat‘ eder. Hâsıl-ı kelâm o büyük balığa gidip meseleyi anlatırlar. O dahi onlara şöyle cevâb verir:
“Siz bana sudan gayrı bir şey gösterin de ben de size suyu göstereyim. Kezâlik, vücûd-ı Hak’tan gayrı vücûd yoktur ki vücûd-ı Hak görüle!
Bizim zamânımızdan evvel Mısır’da ulemâ beyninde bir ihtilâf vâki olmuş. İçlerinden bazısı:
“Cenâb-ı Hak bu avâlimi ilmi ile ihâta eylemiştir.” demiş. Diğerleri:
“Hayır, vücûdu ile muhîttir.” demişler. Nihâyet Câmi-i Ezher’de toplanarak ba‘de’-l-mübâhase (tartışmadan sonra) hangi taraf haklı çıkar ise ona tâbi olmağı kararlaştırırlar. Câmi-i Ezher’deki ictimâlarında o vaktin velîlerinden bir zât oraya gidip tecemmu‘larının esbâbını sormuş, onlar da meseleyi anlatınca buyurmuş ki:
“Ey budalâlar! Cenâb-ı Hakk’ın ilmi zâtından ayrı mıdır? İlmiyle ihâta eden zâtı ile ihâta edemez mi?”

8. Ararsan devr-i ekvânı dilersen sırr-ı insânı
Geçip sırr-ı hafâdan lübb-i esrâr olmayan bilmez
(Yaratılmışların aslına doğru yolculuğunu anlamaya çalışır, insânın sırrını öğrenmek istersen, bunu sırr-ı hafâdan /gizli sırdan/ geçerek sırların özü /sırrın kendisi, sırr-ı ahfâ/ olmayan bilmez.)

Bazı turuk-ı aliyye meşâyıhı tâliplerini letâyif-i seb‘a ile /yedi latîf mertebenin sırrını öğreterek/ götürür. Nefs-i emmâre bu yolculukta sırasıyla Nefis, Rûh, Kalb, Sır, Sırrus-sır, Hafâ ve Ahfâ mertebelerinden geçer. Bu mertebelere nefis tezkiyesiyle yolculuk yapan tarîklerde Emmâre, Levvâme, Mutmaînne, Mülheme, Radiyye, Mardiyye, Safiyye (Kâmile) gibi isimler de verilmiştir. İşin hakîkati, bunların hepsi de aynıdır. Bir tâlib ekvânın devr sırrını ve insânın aslını öğrenmek istiyorsa, nefsini rûh, sonra sırasıyla kalb, akıl, sır ve sır ötesi makâmlara ulaştırmalıdır vesselâm.

9. Görülmez “Rabbî erinî” haşre dek söylerse bin Mûsâ
“Tecellellâh” ile “mes‘ûk-i dîdâr” olmayan bilmez
(Bin tane Mûsâ, haşre kadar “Rabbim bana /cemâlini/ göster.” dese de Allah’ı göremez. Zirâ onun zâtını İlâhî tecellî ile dîdâra sevk edilmeyen bilmez.)

“Ve lemmâ câe mûsâ li-mîkâtinâ ve kellemehu rabbuhu kâle rabbi erinî enzur ileyke, kâle len terânî ve lâkininzur ilâl-cebeli fe inistekarre mekânehu fe sevfe terânî fe lemmâ tecellâ rabbuhu lil-cebeli cealehu dekkan ve harra mûsâ saıkan, fe lemmâ efaka kâle subhâneke tubtu ileyke ve ene evvelul mu’minîn. /Mûsâ tayin ettiğimiz zamanda gelince, Rabbi onunla konuştu. Şöyle dedi: “Rabbim, bana göster, Sana bakayım.” “Beni asla göremezsin. Ve fakat dağa bak! O, mekânını kararlı tutabilirse (yerinde durabilirse); o zaman sen, Beni görürsün.” buyurdu. Rabbi, dağa tecellî ettiği zaman onu paramparça etti. Mûsâ bayılarak yere düştü. Sonra ayıldığı zaman: “Sen Sübhân’sın (Seni tenzih ederim). Sana tövbe ederim. Ben, mü’minlerin ilkiyim.” dedi. A’raf/143.”

10. Deme eşyâya Hak kim Hak gelince şey olur zâil
Kemâlî sırr-ı Hakk’ı sırr-ı settâr olmayan bilmez
(Kemâlî! Eşyânın Hak / gerçek/ olduğunu söyleme, Hak tecellî edince her şey yok olur. Hakk’ın sırrını, örtülmüş olan sırra vakıf olmayan bilmez.)

97
1. Burhân ile ben ol eb-i müşfik ile birdik
Yâ Rab o ne günlerdi ki birlikte gezerdik
Eşyâda hemîn aşk ile zâtını sezerdik
Gözden dökülen kan ile nemler ele girmez
(Yâ Rab! O ne güzel günlerdi. Burhân ile ben o şefkatli baba ile beraberdik ve birlikte gezerdik. Eşyâda dâimâ aşk ile /o müşfik babanın/ zâtını sezer, zevklenirdik. Gözden aşk ile döktüğümüz kanlı gözyaşları /o güzel günler/ geri gelmez.)

Burhân Oktay Kemâlî Baba’nın sevgili damatlarıdır.

2. Bir gün yine evden çıkarak bir yola girdik
Bin şükr ki rûyumuzu pâyine sürdük
Ol râh-ı behiştîde bûy-i vahdeti sezdik
Pîşân-ı safâ bâğ-ı erenler ele girmez
(Bir gün yine evden çıkıp bir yola girdik, bin kere şükürler olsun ki yüzümüzü ayağına sürdük, o cennet yolunda vahdet kokusunu sezdik. Erenler bâğındaki meclisinin önderleri / kâmiller/ ele gelmez. /Âh o güzel demler tekrâr yaşanmaz!/)

3. Sâhilde duran bir geminin kasrına bindik
Her vech ile mekkâre-i âlemden emîndik
Yâ Rab ne idi bizler ol mecliste mekîndik
Bir öyle güzellikler o femler ele girmez
(Sâhilde duran bir geminin köşküne bindik, her yönüyle dünyanın hilelerinden emindik, Ya Rab, ne güzeldi, biz öyle bir mecliste bulunmuştuk. Bir daha öyle güzellikler ve sohbet eden, cân bahşeden dudaklar ele geçmez.)

4. Sordum, dedim ey pîr nedir bunca inâyet
Dedi, bu mihen-hânede lâzımdı hikâyet
Yoksa bugünün zevkine lâyık mı şikâyet
Bu bezmde devr ettiği demler ele girmez
(O pîre bu kadar ilâhî lutfun manâsını sordum. Bu sıkıntılı dünyada yaşanması gerekenler vardı dedi. Yoksa, bugünün zevkine şikâyet yakışır mı? / Bu zevke ulaşabilmek için o sıkıntıları yaşaman gerekirdi!/ Heyhat ki o pîrin meclisinde döndürdüğü kadehler /sohbet-i ilâhî/ bir daha ele geçmez.)

5. Mahzûnluğumuzdan gelip ol pîre mürüvvet
Deryâ-yı kerem cûşa gelip etti inâyet
Burhân ile Âsım’dadır elbette hidâyet
Ol lutf ile ihsân ve keremler ele girmez
(Üzgün hâlimizden dolayı o pîremerhâmet geldi, cömertlik denizi coşup bize ihsânda bulundu. Doğru yol elbette Burhân ve Âsım’dadır. O lutf ile, ihsân ve cömertlikler ele geçmez.)

Burhân Oktay ve Âsım Sönmez

6. Ol pîr duâlar eyledi biz eyledik âmîn
Burhân ile Âsım kulunu kılmaya rüsvâ-bîn
Bir yok olalar kim olalar var ile Hak-bîn
Nutk u himmet eden gizli kalemler ele girmez
(O pîr Burhân ile Asım kulunun rezil olmaması, yok olup Hakk’a kavuşması için dua etti, biz âmin dedik. Nutku Hak olan ve manâ yardımı yapan gizli kalemler ele geçmez.)

98

1. Âh ile gönül âh ki hûbân ele girmez
Feryâd ki feryâd ile cânân ele girmez
(Âh eyle gönül âh ki güzeller /kemâl ehli/ ele girmez, feryat ki bu feryât ile sevgili ele geçmez.)

2. Varlıkla varılmaz der-i ihsânına yârin
İhsân ile ol sâhib-i ihsân ele girmez
(Yârin ihsân kapısına benlikle gidilmez. İhsân ile ol yoksa ihsân sâhibi ele girmez.)

Âşıkın dergâh-ı ilâhiyeye, mürşid-i manevîye ihsânı benliğini kurbân edip de varmasıdır. Yoksa Hak erenler sırdan bir nasip koklatmazlar.)

3. Derd ehline dermân yine derd içre nihândır
Erbâb-ı dile derd gibi dermân ele girmez
(Dert ehlinin dermânı derdi içinde gizlidir. Gönül ehline dert /aşk/ gibi bir dermân ele girmez. Onların isteyip bulamadıkları derd-i Hak’tır.)

4. Cân baş ile bil hizmet-i pîrânı ganîmet
Her şey bulunur sohbet-i pîrân ele girmez
(Ey âşık, pîrân hizmetini ganimet bil, onlara canla başla hizmet et. Her şey elde edilir de pîrânın sohbeti kolay kolay ele geçmez.)

Dervîşlik en kısa tanımıyla mürşid-i hakîkiye hizmettir. Her şeyiyle hizmet…
Mürşidin vücûdu küllî vücûddur, onu mahalle komşusu yahut asker arkadaşı gibi görmemek icap eder. Pîrlere hizmetin çeşidi, sınırı, şekli yahut mâhiyeti olmaz. Buna, bir bardak su vermekten yoldaki bir yetimin başını okşamaya kadar her şey dahildir. Unutmamalıdır ki zerreden küreye her şey onun kulu, sen de bu varlığın hizmetkârısın. İşçi patronunun, öğretmen müdürünün, kadın kocasının yahut kocası karısının işini yapmaz, Hakk’ın işini yapar. Halka hizmet Hakk’a hizmettir. Pîrler taliplere önce bu eşyânın dosta ait olduğunu, dostun zâhir yüzü olduğunu, her neye baksa sırr-ı Sübhân’ın orada olduğunu öğretir…
Öyleyse insân neye ve kime hizmet ettiğini bilmelidir. Dünya gören dünyada kalır…Hak gören Hak’ta fânî olur gider vesselâm.

5. Kaldırma yüzün hâk-i reh-i Şâh-ı Necef’den
Haydar gibi sultânlara sultân ele girmez
(Necef Sultânının /Hz. Alî’nin/ yolunun toprağından yüzünü kaldırma, Haydar gibi sultânlara sultân bir daha ele girmez.)

Necef, Bağdat’ın güneyinde Hz. Alî Efendimizin türbesinin bulunduğu bir şehirdir. Mecazen Her kâmil pîrin mekânı aslında bir Neceftir.
Hz. Alî Efendimiz manâ yolunun başıdır. Her kâmil ve mükemmil pîr aslında bir Alî’dir.

6. Ey nutfe iken “ahsen-i takvîm” olan insân
Bil kadrini bil sûret-i insân ele girmez
(Ey bir nutfe /sperm/ iken en mükemmel varlık olan insân! Bu sûretin kıymetini bil. Zirâ insân sûreti kolay kolay ele geçmez.)

Kâinâtta bedenli bedensiz en mükemmel varlık insândır. İnsân bu elbiseye bürününceye kadar ne yollardan geçmiştir de gaflet perdesi bu yaşananları örttüğü için hiç haberi olmamıştır. Hâsılı vücûd ikliminin en aşağısına atılıp da içinden en güzel sûrette zuhûr eden varlık “ahsen-i takvîm” olan insândır. Biz bu âleme ilk nûr olan Muhammedî sûretten âlem-i ervâha, sonra sırasıyla nefs-i kül, tabîat, heyûlâ, cism-i kül, şekil, arş, kürsü, felek-i atlas, felek-i menâzil, yedi kat gök yedi kat yer, anâsır-ı erbaa, mevâlîd-i selâse maâdîn, nebâtât ve hayvânâttan süzülerek insâna geldik. Cenâb-ı Hak bu nüzûlü bir âyetinde şöyle beyân eder:
“Lekad halakne’l-insâne fî-ahseni takvîm. Sümme radednâhu esfele sâfilîn./Biz, gerçekten insânı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik. Tîn/4-5.”
İnsân tenezzül ettiği bu âlemden “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci‘ûn./Biz şüphesiz her şeyimizle Allah’a âidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz. Bakara/156.” sırrına mazhar olarak zât-ı Hakk’a yani aslına dönmek zorundadır. İnsânlığının kadrini bilmeyen insân yazık ki geldiği yere nüzûl eder, bu sûreti tekrâr ele geçirmek için devre tâbi olmak zorunda kalır. Öyleyse insân bir zât mürşidinin murâkabesinde sülûk çıkarıp Cenâb-ı Hakk’a dönmek için aşk ile tevhîd yoluna gitmeli sırasıyla tevhîd-i ef‘âl, tevhîd-i sıfât ve tevhîd-i zât, cem‘, hazretü’l-cem‘, cem‘ü-l-cem‘ ve ahadiyet mertebelerini yaşayarak kemâl mertebesine ulaşmalıdır.

7. Tek bir nefesin gâfil olup verme hevâya
Sıhhat gibi bir ni‘met-i Sübhân ele girmez
(Gâfil olup bir tek nefesini havâya /boşa/ verme, sağlık gibi bir ni’met bir daha ele geçmez.)

Ömür mahdûd, zaman kısa tecrübe sonsuzdur. İnsân bu kısa ömründe bir tek nefesini boşa harcamamalı, her hâlukârda işinde, aşında, eşinde nefesini Hak ile alıp vermelidir. Nitekim nefes de Hak’tır, sâhibiyle alıp vermek kulluk borcudur.

8. Her bir güzele meyl edip âteşlere yanma
Yûsuf çok olur Yûsuf-ı Ken‘ân ele girmez

(Her güzele meyledip ateşlerde yanma. Yûsuf çok olur amma Ken‘ân’ın Yûsuf’u /çokluk âlemindeki Cemâlullah sırrı, insân-ı kâmil/ kolay kolay bulunmaz.)

Yûsuf-ı Kenân cân yani rûhu, babası Yakûb (a.s.) ten yani kesreti remzeder. Âşık bir mahbûb-ı hakîki ile tenden rûha, çokluktan vahdete sefer etmelidir ki aslını bilsin.

9. Âmâlığına hırka-i peşmînine bakma
Osmân gibi bir sâhib-i irfân ele girmez
(Kör olduğuna ve yün bir hırka /yokluk elbisesi/ giydiğine bakıp da yanılma. Osman gibi bir irfân sâhibi kolay kolay ele girmez. /âleme nâdir gelir./)

Hak erenler “kepenek altında er yatar!” demişlerdir. İrfân gizli bir hazînedir kimde olduğu belli değildir. Öyleyse tenkid etme, her gördüğünü Hızır bil vesselâm.

99
1. Aşk ehline cevretme ile yâr unutulmaz
Ölse çürüse hasret-i dildâr unutulmaz
(Âşıklara yaptığı eziyetlerle sevgilinin unutulacağını sanma. Âşık ölse, çürüse bile sevgilinin hasreti sürer gider.)

Aşk davâsı güdenin talebi cemâlullah denen dürr-i yektâ ile mukâyese edilemeyecek olan cemâlullah sırrıdır. Âşık bu davâsını fedâ-yı cân ederek, maşuk da cân fedâ edebilecek mi imtihân edip yoklayarak isbat edecektir. Öyle ya babasından kızını istiyorsun dokuz dereden su getirtiyor da mürşid-i hakîkiden sır talep edince mi imtihân etmeyecek…
Hâsılı kelâm Hak yolunda cevr ü cefâ da vardır imtihân da! Âşık mâlıyla, evlâd u ıyâliyle, cânıyla imtihân edilecektir… Bu yolda “ben ve ten” diyene geçit verilmez vesselâm.

2. Bakmaz mısın ahvâline şu bülbül-i zârın
Hâr içre çeker mihneti gülzâr unutulmaz
(Şu inleyen bülbülün hâline bakmaz mısın? Dikenin içinde eziyet çeker yine de gül bahçesini unutamaz.)

Manâ yolu celâlden cemâle giden bir yoldur. Cenâb-ı Hakk’ın bir adı da “Zülcelâli ve’l-ikrâm”dır.

3. Dünyâda vefâ eylemedin bâri ölünce
Gel kabrime bir def‘a vefâdâr unutulmuz
(Ey sevgili! Dünyâda vefâ göstermedin bâri ölünce bir kerecik olsun kabrime gel de vefâlı olduğunu göster. Mâlûmdur ki vefâlı insânlar unutulmaz!)

4. Humhâne-i aşka giremez hâm olan ervâh
İnkârı geçer var ise ikrâr unutulmaz
(Ham ervâh, nefs-i emmâredeki insânlar aşk meyhânesine /kâmiller huzûruna/ giremez. Onların inkârı unutulur gider de Hak âşıklarının ikrârı unutulmaz!)

5. Mahbûb-i ezel her kime etmişse tecellî
Ol hubb-i kadîm nûr olur artar unutulmaz
(Ezelî sevgili kime tecellî etmişse, o kadîm sevgilinin sevgisi nûr olur, nûru artar da unutulmaz.)

6. Sanma ki seni terk eder ölmekle Kemâlî
Mahv olsa tenim mihrim olur var unutulmaz
(Kemâlî, ölmekle sanma ki seni terk eder! Tenim yok olsa /ölsem/ muhabbetim daha da çoğalır, o sevgiliyi unutmaz.)

AŞK SIZINTILARI ŞİİR DİZİNİ

1
MÜNÂCÂT
Hamd-i lâ-yuhsâ Hudâ’nın şânına mutlak sezâ
Sâni-i tekvîn O’dur îcâdına yok intihâ
2
NA’T-I PEYGAMBER
Ey vücûdu kâinâta bahşeden zevk u safâ
Yani kim mebnî-i âlem sensin ey kân-ı vefâ
3
NÜBÜVVET MÜHRÜ
Yâ Muhammed âferînler gıbtalar tahsîn sana
Yani kimse ermedi ermek değil mümkin sana
4
ENÎSÜ’L FUKARÂ
Cân u ten, varlık bekâsız bir vedâatdir sana
Sen seni bilmek bahâsız bir sâadetdir sana
5
Na’t-ı aşkın eyledi her nikmeti ni’met bana
Vird-i aşkın verdi bir mihnetde bin râhat bana
6
Derd-i aşkın öyle te’sîr eylemiş kim cânıma
Olsa yem kanım yetişmez dîde-i giryânıma
7
TAHMÎS-I FUZÛLÎ
Bülbülün aşkı eder bülbülü gülzâre fedâ
Nice pervâneleri zevki kılar nâre fedâ
Kâinât olsa sezâ Ahmed-i Muhtâr’e fedâ
Cânımın cevheri ol lâl-i şeker-pâre fedâ
Ömrümün hâsılı ol şîve-i reftâre fedâ
8
Bir mübârek zâta erdim cismi pâk ismi Rızâ
Menba‘-i ilm ü maârif mahzen-i cûd u sehâ
9
Mâh-ı Ken‘ân’dan mı aksetmiş bu hüsn ü ân sana
Sen mi benzersin ona yoksa meh-i Ken‘ân sana
10
Bir gece değişti ansız bir havâ,
O anda Ahmed Muhammed Mustafâ,
Yürüdü ve geçti cibâl ü sahrâ
Hak buyurdu “Sübhânellezî esrâ”
11
Toprak aç koynunu kızım Mücellâ
Sana pâk geliyor incitme aslâ
Suâl melekleri selâma dursun
O imtihân verdi aliyyü’l-âlâ
12
Sâkiyâ sun bâde-i aşkından uşşâka şarâb
Hasret-i la‘lin ile bağrım yeter etdin kebâb
13
Akl u iz’ânla bilinmez sırr-ı mâ evhâ-yı kalb
Sâhibi cisme açılmaz Cennet-i Me’vâ-yı kalb
14
On dört asır evvel eser-i sun‘-ı garâib
Nurlattı cihânı dediler Leyl-i Regâib
15
Seni muhtâc eden eşyâya sensin Hak değil muhtâc
Seninçün aç olan eşyâ önünde görme kendin aç
16
TAZMÎN-İ YAVUZ SULTÂN SELÎM
Bir âteşe yandım ki ne dil kaldı ne maksûd
Sa‘y ü amel ümmîd ü taleb oldu siyeh dûd
İkbâl-i cihân ger sana hep olsa da mebsût
Aldanma bu dârü’l-mihenin her şeyi bî-sûd
“Feryâd ez-în nev‘-i vücûd-i adem-âlûd”
17
Ey ezel askeri ey rûh-ı vatan şanlı şehîd
Sana ölmez dedi Hak verdi sana ömr-i mezîd
Seni medhetmek için tâkati yok insânın
Seni medhetmededir Hazret-i Kur‘ân-ı Mecîd
18
Kıl lisânını pâk her dem Zât-ı zikrullâh ile
Fikrini imhâ edip isbât-ı zikrullâh ile
19
Anâsır kisvesinden seyr kıldım sırr-ı “Tâhâ”ya
Ridâ-yı Murtazâ’yı giydim azmettim “ev ednâ”ya
20
Nasıl bir mübârek geceydi yâ Rab
Muhammed dünyâya geldiği gece
Felekler oynayıp cihân güldü hep
Annesi sevinip güldüğü gece
21
Ey Türk! Bu yerlerden geçme bîgâne
Eğer mâlik isen pâk bir vicdâna
Bunun ulviyyeti sığmaz beyâna
Çanakkale dayip atma yabana
22
Neler çekmekteyim derdinle sensiz yâ Resûllallah
Gamınla geçmedi bir ân mihensiz yâ Resûllalah
23
Sudûr-ı bâ’is-i kevn ü mekânsız yâ Resûllalah
Sutûr-ı dil-sitân-ı “kün fekân”sın yâ Resûlallah
24
Âlemde âlem olan
Lâ ilâhe illallâh
Devr edip âdem olan
Lâ ilâhe illallâh
25
Aşkın beni rüsvâ-yı cihân eyledi gitdi
Yakdı ciğerim bağrımı kan eyledi gitdi
26
Güllüköy ben seni sevdim ezelden
Sevginle vazgeçtim her bir güzelden
Hayâlin hoş gelir cümle emelden
Ey güzeller köyü köyler güzeli
27
Ben neyim bilmek nedir tefhîme kudret kalmadı
Oldu dil pâmâl-i aşk tebyîne tâkat kalmadı
28
Gönül ne dalmışsın şu bahr-ı game
Bu gam yakışır mı ibn-i âdeme
Şâd olmak istersen şâd olam deme
Bu dâr-ı mihnetde gülen olmadı
29
Kendi hüsnün seyr kılmak istedi sultân-ı aşk
Eyledi keşf-i cemâl yani açıldı kân-ı aşk
30
Mahzen etmiş Hayy u Kayyûm sırrına insânı Hak
Mazhar-ı esmâ sıfât u zât kılmış anı Hak
31
Bezm-i uşşâka duhûle aşk ile sûzân gerek
Gam beyâbânında gamsız gezmeğe arslan gerek
32
Aşksız âlemde âdem olmanın imkânı yok
Derd devâdır âşıka bî-dertlerin dermânı yok
33
Bulmasın Yâ Rab tarîk-i aşka sâlikler zevâl
Aşksız âlemde insânlık muhâl-ender-muhâl
34
Cihânda âkil ol merd ol kerîm ol
Ulû’l-azm ol metîn ol müstakîm ol
35
Ey gönül ağla, gönülde hükmeden sultânı bul
Sen seni terk eyle sende sâhib-i fermânı bul
36
Her varakda gör ne sırlar eylemiş izhâr gül
Sanki esrâr-ı Alî’nin remzidir esrâr-ı gül
37
Sevme dünyâda güzel ger olsa da Yûsuf-cemâl
Kevser olsa bâdesin içme budur fazl u kemâl
38
Zâhidâ Hakk’ı ararsan Hakk’a burhândır gönül
Ara bul Hakk’ı gönülde beyt-i Rahmân’dır gönül
39
Ey vücûd-i kâmilin mehpâre-i hüsn ü cemâl
Hak yaratmış hüsnünü mecmûa-i fazl u kemâl
40
Kasr-ı dil tahtında senden gayrı sultân istemem
Hâk-i pâyında gubârım cân u cânân istemem
41
Bülbül-i gülzâr-ı aşkım başka gülzâr istemem
Tâlib-i dîdâr-ı yârim ayrı dîdâr istemem
42
Korkma her yerde senin rehberin oldukça kerem
Sana olmaz iki âlemde ne derd ü ne elem
43
Sabâdan dün gece ol gül ruhun hâlin suâl etdim
Dedi bûyun getirdim cânımı nezr-i nihâl etdim
44
Belâ-yı dehrden sen sanma kim zâhid figân etdim
Bahâristân-ı ömre âhımı bâd-ı hazân etdim
45
Nice günler bu bağ içre beni ben bî-karâr etdim
Düşüp vehm ü hayâle gördüğüm her nûru nâr etdim
46
Nâre yandım aşk-ı pâkinden ferâgât etmedim
Mahvolup cânân yolunda câna rağbet etmedim
47
Pâk-i aşkın serde tâc-ı iftihârımdır benim
Derd ü mihnet gam değil bir gam-küsârımdır benim
48
Senden sana feryâd ediyor kalb-i hazînim
Sen duymaz isen kim duyacak var mı yakînim
49
Ben neyim bir pîr elinde nâye benzer âletim
Bî-tasarruf bî-dilem âh u figândır âdetim
50
Mecnûn gibi Leylâ’lara baktım seni gördüm
Düştüm çöle sahrâlara baktım seni gördüm
51
Bir sabâh uyandım hüzn ile mâtem
Kaplamış gönlümü kararmış âlem
Belâlar enîsim yerim derd ü gam
Başımda alevli bir duman gördüm
52
Yerler kâğıd olsa ağaçlar kalem
Derdim birer birer yazsam ağlasam
Keder sehbâ olsa mürekkeb elem
Gamım satır satır düzsem ağlasam
53
Gönülde sen varken seni özledim
Esen rûzgârlardan haber gözledim
Yârelendim değil bir yâre oldum
Kendi elemimle kendim sızladım
54
Bir zamân bir köyün fakîri idim
Kör idim herkesin hakîri idim
İnsânlar içinde yoktu kıymetim
Sanki insânlığın abîri idim
55
Mâcerâlar mâcerâsı bir muammâdır ölüm
Sâik-i nâr-ı cahîm ya dâr-ı me’vâdır ölüm
56
TAHMÎS-İ FUZÛLÎ-İ BAĞDADÎ
Âferîn ey nâzım-ı tertîb-i imkân âferîn
Bî-lisân ü bî-zamân bî-hadd ü pâyân âferîn
Kıldı hüsn-i pâkini insânda i‘lân âferîn
Âferîn ey sâni‘-i ten-perver-i cân âferîn
Hâlikü’l-eşyâ ilâhü’l-halk u Rabbü’l-âlemîn
57
Bir nefesdir gaybiken âlemleri âlem kılan
Bir nefesdir ma‘ u tîn terkîbini âdem kılan
58
Bu varlık senindir ey ulu Sübhân
Sensin kâinâta yürüten fermân
Sensin cân sensin cân içinde cânân
Sensin ayân olan hem sensin nihân
59
Hayvân gibi yatma gözün aç uyan
Seni bu kılığa bak kimdir koyan
Yersin yedirirsin okur yazarsın
Yediren yiyen kim doyuran doyan
60
Yâ Rab bu sitemhânede kurtar beni benden
Yâ Rab beni ayırma bu gamhânede senden
61
SEYYİD ABDÜLKÂDİR BELHÎ’NİN VEFÂTINA TARİH
Bir mübârek gündü gecesi Regâib’den ayân
Hâce-i hikmet dediler istiyor seni şu ân
62
Düşdüm elem-i gurbete dildârın elinden
Yandım alev-i hasrete bedkârın elinden
63
Bülbül-i şeydâ ne yapsın zâr u giryân olmasın
Gül gibi ömrü geçer n’etsin de nâlân olmasın
64
Kıldı insâniyyeti insânlığı âbâd dîn
Ayırıp hayvâniyetden eyledi âzâd dîn
65
Âkil olmaz bilmeyen âdemliğin dem olduğun
Zât-ı Hakk’ı her nefes sırrında hemdem olduğun
66
Bir âh edeyim âhı da cângâhı da yansın
Eflâke çıkıp şu‘lesi tâ arşa dayansın
67
Hamdolsun Allâh’a yaratmış insân
İçine doldurmuş mâye-i îmân
İnsânı bulmayan hayvândır hayvân
İnsânı hayvândan ayırır irfân
68
Yavrum sağlıkla yat selâmet uyan
Büyü bir insân ol sâhib-i irfân
Emdiğin süt olsun mâye-i îmân
Başında var olsun ananla baban
69
Sevdiğim herkesin gamküsârısın
Nedendir âşıkın sitemkârısın
Düşer mi şânına bunca tegâfül
Sen ki mülk-i hüsnün hükümdârısın
70
Bakıp hâl-i perîşânıma her dem dîde kan ağlar
Kalıp göz ağlamaktan şimdi hâlâ cism ü cân ağlar
71
Ne benliğim vardı ne bu kâinât
Bu sırra “emr-i kün fekân” dediler
Ne hayât var idi ne havf-ı memât
Buna da “sâbit-i ayân” dediler.
72
Bu vücûd iklîmine bir cân gelir bir cân gider
Gâhi cânân cân olur gâh cân bî-cânân gider
73
Açıkdır bâb-ı rahmet sarf-ı himmet eyle er ol er
Senindir cümle ni‘met bezl-i ni’met eyle, er ol er
74
NA‘T-I İMÂM-I ALÎ ALEYHİS-SELÂM
İlmim amelim tâatim ezkâr-ı Alî’dir
Rûhum ferâhım devletim ikrâr-ı Alî’dir
75
Gâfil olma ey gönül her derde dermân sendedir
Sûretâ bir abdsin bâtında sultân sendedir
76
Aşka düştüm zülfü sevdâsıyla yandım rûz u şeb
Sevdiğim sevdâyı bilmez mi bilir bilmezlenir
Yâr-tek yüz döndürüp âlem bana hasm oldu hep
Aşk ile gavgâyı bilmez mi, bilir bilmezlenir.
77
NİYÂZÎ-İ MISRÎ’Yİ TAHMÎS
Ârif ol esrâr-ı kalbe beyt-i Rahmân andadır
Vâkıf ol sînende aşka cân u cânân andadır
Gir harâb-âbâd-ı kalbe kenz-i pinhân andadır
Her neye baksa gözün bil sırr-ı Sübhân andadır
Her ne işitse kulağın mağz-i Kur‘ân andadır
78
Nedir ey bülbül-i şeydâ ferâhın efgândır
Sana n’oldu ciğerin bir gül için püryândır
79
Aşk ehline âlemlerin esrârı ayândır
Âriflere envâr-ı Hudâ sanma nihândır
80
Sanma her sûret-i insânda olan insândır
Belki hayvânları mahcûb edecek hayvândır
81
Âşıka sûret-i cânânede Rahmân görünür
Sanma erbâb-ı dile şîve-i şeytân görünür
82
Şem‘a-yi cemâlin eyledikce yâd
Gözüme ne cihân ne cân görünür
Nigâhın gönlümü etmezse âbâd
Dünya başdan başa vîrân görünür
83
RÛHÎ-İ BAĞDÂDÎ’Yİ TAHMÎS
Ey gönül bil “ezelî ahd”e samîm isterler
Aldığın “bâr-ı emânât”a kerîm isterler
Hâlik’in seyrederek halka rahîm isterler
Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler
“Yevme lâ yenfeû”da kalb-i selîm isterler
84
İMÂM HÜSEYİN ALEYHİSSELÂM’A MERSİYYE
Muharremdir kamer mahzûn güneş me‘yûs kan ağlar
Felek şerkeşte mebhût hayrete dalmış cihân ağlar
85
Bulmak istersen cihânda dâimâ zevk u huzûr
Evliyânın meclisinden meşhedinden olma dûr
86
Bir âşık gönülle geldik cihâne
Bize her gülen yüz cânânla birdir
Onların gözleri yoldur îmâne
Onların sözleri Kur‘ân’la birdir
87
Ezelden bezm-i uşşâka giren bir pîrdir Yûnus
Makâm-ı kuds-i lâhut’a eren tek/ bîrdir Yûnus
Sarây-ı künfekânın zevkinin tasvîridir Yûnus
Rumûz-i lübb-i Kur’ân metninin tefsîridir Yûnus
88
Hilâl-i mâh-ı nev kaşın hilâlinden nişân vermiş
Olup bedr-i münevver âleme hüsnünle şân vermiş
89
Temevvüc eylemiş deryâ-yı vahdet
Çoğalmış dalgalar her yâne düşmüş
Köpürmüş kopmamış o bahr-i Kudret
Anın bir katresi imkâne düşmüş
90
Bu varlık bizce yokmuş var olan varlık nihân olmuş
Giyinmiş on sekiz bin âlemin şeklin ayân olmuş
91
Ağlarım yıllarca bî-tâb u tüvân oldum yetiş
Bitdi cismim ser-be-ser âh u figân oldum yetiş
92
Ey Habîb-i Kibriyâ sensin Resûl-i kâinât
Rahmetenli’l-âlemîn âlemlere sensin hayât
93
Şems-i hüsnün eylemiş izhâr-ı envâ-i hayât
Nûr-ı vechinden nûmayândır vücûh-i kâinât
94
Aman ey Pâdişâhım şâh-ı mün‘im bî-emân olmaz
Kapında ben gibi düşkün zaîf ü nâtüvân olmaz
95
Kesret-i esmâ sıfatdan zâtın i‘lândır garaz
Zât-ı Ahmed’den zuhûr-i Hakk’ı ityândır garaz
96
Derûnî derdimi derde giriftâr olmayan bilmez
Yanan pervânenin hâlin yanıp nâr olmayan bilmez
97
Burhân ile ben ol eb-i müşfîk ile birdik
Yâ Rab o ne günlerdi ki birlikte gezerdik
Eşyâda hemîn aşk ile zâtını sezerdik
Gözden dökülen kan ile nemler ele girmez
98
Âh ile gönül âh ki hûbân ele girmez
Feryâd ki feryâd ile cânân ele girmez
99
Aşk ehline cevretme ile yâr unutulmaz
Ölse çürüse hasret-i dildâr unutulmaz