Güllüköy’de Bir Gonca
Osmân Kemâlî Efendi…
1862 yılında Erzurum’un Pasinler İlçesi’nin “Güllüköy”ünde doğdu. Babası Halil Efendi’nin soyu ârifler diyarı Buhara’ya kadar gidiyor. Kemâlî hayâtını bir manzûmesinde uzun uzun hikâye ediyor:
Güllüköy ben seni sevdim ezelden
Sevginle vazgeçtim her bir güzelden
Hayâlin hoş gelir cümle emelden
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Sende saklı durur anamla babam
Onlar orda iken ben nere gidem
Ölmekle ben seni sanma terk edem
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Dedeler üstünde evler yaptılar
İçinde her biri Hakk’a tapdılar
Şimdi o yerleri yadlar kapdılar
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
İçinde anamdan doğdum ağladım
Düştüm karanlığa kara bağladım
Kendi âteşimle kendim dağladım
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Karşıda görünen şu karlı dağlar
Bir karış yerinde bin yiğit ağlar
Eski ölenleri bilir mi sağlar
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Güzeller köşküsün tepe başında
Herkes senin havân suyun kasdında
Beslenir düşman da sende dostun da
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Hak seni etmemiş bir şeye muhtâç
İçinde duranlar kalmadı hiç aç
Dört yanında köylerin başına tâc
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Sensin yedi köyün zühre yıldızı
Sende vurdu beni bir perî kızı
İçimden çıkmıyor hâlâ şu sızı
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Bahâr gelir çiçeklerin açılır.
Her yana suyunla ni’met saçılır.
Hazer denizinde suyun içilir
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Ovada tarlalar dağda çayırlar
Bir hanım kız gördüm bulgur sayırlar
Bana bir Ka’be’dir düzler bayırlar
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Yâ hele bahçede güller açarsa
Dostlarım toplanıp çaylar içerse
N’olur bir kör gelip ordan geçerse
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Kuşlar öter, sular çağlayıp akar
Kıble pencereden bir hanım bakar
Kırk yıldır o derd bağrımı yakar
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Meleşir gönlümde koyun kuzular
Çıkmıyor gönlümden eski sızılar
Gönül bir belâdır her şeyi arzûlar
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Uzun tarlalarda ağlar gezerdik
Sularda cânânın sesin sezerdik
Attâr Hakkı vardır neler yazardık
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Hâfız okur Tayyâr yazı yazardı
Bir dilber peşinde aşksız gezerdi
O dilber başkas’nın bağrın ezerdi
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
İstanbul’a gelmiş duydum sevindim
Bana gelecekmiş birçok öğündüm
Gelmedi başıma vurdum dövündüm
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Âlem-i kudsîde Nusret’i gördüm
Düştüm ayağına yüzümü sürdüm
Niyâzî’ye oğlunun hâtırın sordum
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Sözlerimi duyan delidir sanar
Sözüme inanır deliler kanar
Kimbilir içimde ne odlar yanar
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Ezânlar okuduk namazlar kıldık
Aşkın deryâsına gemiler saldık
Murâdsız kalmakla biz murâd aldık
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Ne güzeldir köyün yağı, peyniri
Tali’ bizi etdi her şeyden beri
Biraz da gönderse adamın biri
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Kimi sana anlar kimisi bana
Sözüm dostlaradır değil düşmana
Teyzem oğulları sözüm yabana
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Hayâlim derindir sığmaz hayâle
Rağbetim kalmadı mâl ü menâle
Korkarım Tayyâr da benzer Cemâle
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Bir Cuma namâzı eyledim niyyet
Orda kılacağım bulursam fırsat
Maksad ziyâretdir değil ticâret
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Âh o dağlar, o dereler, o taşlar
Âh orada kalan eski kardeşler
Toprağına insân yüz cân bağışlar
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Güzel yanağında sanki bir bensin
Dışın harâbsa da içinden şensin
Dünyâda son sevgim isteğim sensin
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Bir câmiî vardı on değirmeni
Otları suları dertler dermânı
Orda öğrenmiştim cân u cânânı
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Şâhiddir derdime dağların taşın
Âşıklar gözüsün kurumaz yaşın
Dünyâda çok gezdim bulmadın eşin
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Bir karış yerinde binlerce şehîd
Göğsünde cân verdi nice bin yiğit
Son ziyatimden kesmezim ümit
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Acep oralarda şimdi ne kaldı
Felek herbirini bir derde saldı
Kimi gurbettedir kimisi öldü
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Sende yetişirdi nâzenîn kızlar
Göllerde uçardı turnalar kazlar
Yurdun her yarası git gide sızlar
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Yurdunu sevmeyen değildir insân
Bak yurdsuz değildir en vahşî hayvân
Yurddadır âr u ırz yurddadır imân
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Ne yazık içinde kimse kalmamış
Hep gelen ağlamış kimse gülmemiş
Hiçbiri dünyâda murâd almamış
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Ekinciler çıktı ekin ektiler
Bahçeler yaptılar ağaç diktiler
Bîhûde dünyâda zahmet çektiler
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Ne kalmış yiğidin ne boy ne gedâ
Sanki hevâ imiş oldu bir hevâ
Bâkî yok cihânda Hak’dan maâda
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Gönül karşı geldi bir hûb cemâle
Çok hizmetler ettik ehl-i kemâle
Aşkın uğratmadı yolum muhâle
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Mağrûr zenginlerin beylerin vardı
Bunların başına dünyâlar dardı
İnsânlık içinde bir insân kurdu
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Şendin ne güzeldin hani o günler
Çok bayrâmlar geçti nice düğünler
Sönmeyen bir aşk kalır o ünler
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Fakîre vermezdi zenginler selâm
Yoksullarda yoktu hiçbir hak kelâm
Ne babam gülmüştü orda ne anam
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Adıma cihânda dediler Osmân
Çalışınca oldum Hâfızü’l-Kur’ân
Verdiler soyadı Kemâlî Ozan
Ey güzeller köyü, köyler güzeli
Osman Kemâlî Efendi henüz çocuk denecek yaşlarında ilme yöneldi. Bir taraftan da düştüğü mecazî aşkın sevdasıyla çileli bir hayâta kanat açtı.
Kendileri hayât hikâyesini anlatırken Güllüköy’de başlayan ve İstanbul’da tamamlanan bu otuz yedi senelik mâcerâyı birkaç cümleye sığdırıverir:
“Henüz çocukluk çağı geçmemişti ki Güllüköy’de mecâzen tutulduğum aşkın zebûnu olarak ümitsizce fakat iffetlice hem ilim tahsîline, hem de aşkla mücâdeleye rağbet etmekte idim. On sekiz yaşımda Kur’ân’ı Kerîm’i Hıfz ve Şeyhü’l-Kurra Hâfız Mustafa Efendi’den dahi “Kırâat-i Âsım” üzerine icâzet aldım. O sıralarda Nakşbendî meşâyıhından Şeyh Ahmed-i Taşkesanî Hazretleri’nden “Ulûm-i Şer’iyye” tahsîliyle 28 yaşıma doğru icâzet aldım. Fakat galebe-i aşk bana diyârımı harâm kıldığından Diyarbakır, Musul, Bağdat, Necef ve Kerbelâ gibi ateş yuvalarında semenderler gibi dolaştım. Âkıbet maksûdum olan İstanbul’a 1901’de geldim.”
Çiçek Hastalığı
Felek kimine gün yüzü göstermez. Kemâlî Hazretleri de çark-ı feleğin gün yüzü göstermediklerindendir. Takdîr-i İlâhî onun bir buçuk yaşında çiçek hastalığı vesilesiyle gözünü alınca o da içinden bakmaya başlamış, “alâyiş-i İlâhiyye ve masnûat-ı Subhâniyye’yi idrâk” edemeyen bu büyük gönül, artık renkleri, şekilleri, desenleri çoktan bire indirererek karanlık dünyasına derûnunda uyandırdığı şem’a ile aydınlatmaya başlamıştır. Gönlünde yaktığı şem’a artık Kemâlî’yi eşyânın değil, eşyâyı Kemâlî’nin etrafında pervâne etmeye mecbûr kılacaktır.
Henüz çocuk yaşlarında annesinin elinden ve eteğinden tutunarak yürüyen Osman Kemâlî ne yazık ki birine muhtaç olmadan hayâtını idâme ettirebilmek için bir meslek sahibi olmak durumundaydı.
On Sekiz Yaşında Âşık Bir Hâfız
Altı yaşına geldiği zaman, Güllüköy’deki câmii imâmlarından okumaya başladı, tatmîn olamadı. Büyükleri tutup elinden onu Erzurum’a götürdü. Usûlsuz vüsûl olmaz dedikleri vech ile orada da hıfzını tâlim ettirecek bir hocaya rast gelmedi. Dört senesi hebâ olduğu gibi maddî ve manevî hayli sıkıntılar da çekti. Söz konusu medresede kabiliyetini keşfedemedikleri gibi tahkîr etmekten de geri durmadılar. Üstüne üstlük devam ettiği hocanın şiddetine mârûz kaldığı için iki sene de hasta yattı.
Dediler ilm öğren olursun râhat
İlim büyüdükçe büyüdü mihnet
Bir üstâdım vardı hırçın tabîat
Döğerdi, ben anın demiri idim
Bunun üzerine tahsîl gördüğü medreseden alındı ve yine Erzurum imâm ve hatiplerinden Câfer Ağa Câmii imâmı “Yeşil İmâm” lakaplı Şeyhülkurrâ Seyyid Mustafa Efendi’ye teslîm edildi. Cevherin kadrini sarrâf, insânın hâsını kâmiller bilir derler ki Mustafa Efendi haza kâmil bir âlimdi. Kemâlî onun usûl, üslûp ve terbiyesinde on sekiz yaşında hıfzını tamamladı. Artık o bir Hâfız-ı Kur’ân idi…
Akâbinde yine Erzurum’da Şeyh Ahmed Taşkesânî’den şer‘î ilimlerin tahsîline başladı. Kulaktan öğreniyordu. Parlak bir zekâsı, güçlü bir hâfızası vardı. Arapça ve Farsça dinlediği dersleri hemen hıfzına alır, kendisi öğrendiği gibi arkadaşlarının öğrenmesi için de yardımcı olurdu. Geleneğin gücü, aşkının verdiği öğrenme tecessüsüyle birleşti ve Kemâlî Efendi Hâfız’ın Dîvânı’nı; Hz. Pîr’in Mesnevî-i Manevî’sini, Dîvân-ı Fuzûlî’yi ezberledi ve nihâyet medrese tahsîlini bitirip icâzetnâmesini aldı.
Güllüköy İle Gönlünün Köyü Arasında
İcâzetnâmeyi almasına aldı da gönlü fermân dinlemiyor, aldığı bilgilerden tatmin olmuyordu. Aşk medresesinden icâzet almayınca gönlündeki sızının dineceği de yoktu. Bir tarafta Güllüköy’deki çocukluk aşkı, diğer tarafta küçük yaşlarında manâda gördüğü pîr-i muhteremin tattırdığı aslını bilmediği manevî zevk arasında gelip gidiyordu…
Aradığı neydi veya kimdi? Bilmiyordu…
Güllüköy ile gönlünün köyü arasında sıkışıp kalmıştı.
Kendinin ifâdesiyle “bilmediği bir kuvvet onu bilmediği bir şeylere, bir yerlere çekip götürmüştü.”
Zâten bu âleme düşdüm ağladım
Kendi âteşimle kendim dağladım
Görmeden bir yâre gönül bağladım
Sanki o perînin esîri idim
………….
Çocukluğumdan bir pîr-i muhterem
Bana ders verirdi sanırdım dedem
Meğer o aşk imiş görsem de bilmem
Ayrılmazdım onun nakîri idim.
Onunla gezerken hep leyl ü nehâr
Bir bâdecik verdi ağladığım yâr
Gözümde kalmadı ne dâr ne diyâr
Leylâ vü Mecnûn’un nazîri idim
…………….
Bu âlemde aranılan başka bir şey olmalıydı.
Nereden gelip gittiğimizi bilen, bulan ve gören Muhammedîler olmalıydı…
Derdimize reçete yazacak hâzık tabîbler olmalıydı…
Bir taraftan bunları düşünüyor bir taraftan da çocuk yaşlarında rüyâ âleminde gördüğü pîr-i muhteremi arıyordu.
O kimdi?
Tam bu sıralarda bir vesile ile Kolağası Alî Rıza Efendi[1] ile tanıştı. Cenâb-ı Hakk’ın “Vesileye yapışınız!” ikâzından kinâye gönlünü onun engin deryâsına bir kuş tüyü gibi bırakıverdi. “Kol ağası değil kullar ağası” dediği o âşık ve ârif adamın sohbet meclislerinde bulundu. Bu sohbetlerde kulağına bir damla soğuk su kaçmıştı. Güllüköy’ün goncası burada açılmaya başlamış içindeki Muhammedî sırlar uyanmıştı.
Bir nûr tulû etti şems-i kazâdan
Mürüvvet yetişdi Alî Rızâ’dan
Korkmadım dünyâda hiçbir cezâdan
Gençlikde uşşâkın bir pîri idim
Kol ağası değil kullar ağası
Mübârek kabrine nûrlar yağası
Gün himmeti üstümüze doğası
Lutf u kereminin dilsîri idim
Ağyâra yâr oldu dil verdiğim yâr
Aşkı vücûdumu etdi târumâr
Felek şimdi açdı başka bir bâzâr
Bâzâr-ı cünûnun emîri idim.
Alî Rızâ Efendi’nin sohbeti cânına dokundukça içinde yepyeni kapılar açılıyordu. Açılmasına açılıyordu da içeri girdikçe derdi artıyordu. Derdi zevke dönse de kararı kalmamıştı. Tıpkı kendinden önceki büyük âşıklar gibi Hz. Yûnus gibi, Hz. Mısrî gibi zâhirden bâtına, maddeden manâya, ilimden irfâna sefer etmeye karar verdi. Kendisini asıl vatanına ulaştıracak pîri bulmak için yola çıktı. Erzurum’dan ayrıldı.
Dersim büyüdükçe büyüdü derdim
Gönlümün içinde biri perî gördüm
İn misin cin misin yâ nesin sordum
Benim adım “aşk”dır inan dediler
Artık o aşk ile yandım yakıldım
Her şeyin peşine gözsüz takıldım
Her bakan gözlerle başka bakıldım
Kimi insân kimi hayvân dediler
Hem o perî oldu pîr-i muhterem
Bana ders verirdi sanardım dedem
Meğer o aşk imiş görsem de bilmem
Benden murâd alan aldı dediler
Meğer murâd almak murâdsızlıkmış
Umduğum nâm u şân tek adsızlıkmış
Aradığım râhat râhatsızlıkmış
Artık gülmek olsun giryân dediler
Evimde mekânsız yurtda vatansız
Artık hep dediler beyinsiz densiz
Ölsem de gömerler beni kefensiz
Aşka uy olma peşimân dediler
Kârubân-ı aşka cânsız katıldım
Köle olup bir sâile satıldım
Koğuldum dünyâdan zorla atıldım
Bunda sensin sana düşman dediler
Düşdüm gurbet ele avâre giryân
Râhat bulamadım bir yerde bir ân
Belâkeşler idi refîkim hemân
Sensin seni derde salan dediler
Elinde asâ, boynunda keşkül, yalın ayak, yalın cep yola çıktı…
Diyarbakır, Musul, Kerkük, Bağdat, Necef, Kerbelâ, Trablusşam ve Hatay’da dağ taş, köy köy sorup soruşturdu.
Aradı aradı aradı…
Gönlünde pîr-i muhteremin hayâli, dilinde ehl-i beytin aşkıyla sinesi yangın yerine benzeyen bu coğrafyayı mersiyeleler okuyarak gece gündüz adım adım dolaştı. Dağlara taşlara adını yazdı. Kerbelâ çölünde bağrını ezdi. Necef’te Kerbelâ’da Bâb-ı izzette hasret ateşine su serpilmesi için yalvardı. İnsân-ı hakîkîyi bulmak Allah’ı bulmaktan zordur dediklerini bizâtihi yaşıyordu.
Irak yollarında yürüdüm yayan
Hak idi ağzıma bir lokma koyan
Katırcı peşinde gezdim bir zamân
Biz gece yürürüz uyan dediler
Allah saklamışdı paradan puldan
Bir şey beklemedim gezdiğim yoldan
Gâh dağlardan geçdim gâhi de çölden
Bu yollarda çokdur çıyan dediler
İnsân bulamadım nere vardımsa
Ben beni görürdüm kimi gördümse
Benden dertli buldum kime sordumsa
Senin içindedir dermân dediler
Ağlaya ağlaya Necef’e vardım
Günlerce yüzümü yerlere sürdüm
O kân-ı vefâda çok vefâ gördüm
Her müşkilin olur âsân dediler.
Gözle bakanlara görünür mezâr
Meğer kalb-i âlem Haydar-ı Kerrâr
Herkes murâd alır gizli âşikâr
Yoktur bu kapıda yalan dediler
Kerbelâ’ya vardım belâlar arttı
İçimde benliğim en büyük dertti
Şiddetli belâlar gâyet de sertti
Âşıka belâdır ihsân dediler
Bilirim onları sevenler ölmez
Muhabbet bir güldür açılır solmaz
Mahzûn giden gönül gamla reddolmaz
Olmaz bu kapıda nâlân dediler
(…)
Kemâlî Hazretleri başka bir manzûmesinde bu seyâhatinden şöyle bahsediyordu:
Yalınız başıma çıkdım gurbete
İnsân katlanırmış türlü mihnete
Âhım alev oldu nâr-ı hasrete
Her yanan âteşin nefîri idim
Kasaba kasaba gezdim aç susuz
Gündüz gece oldu gecem uykusuz
Derin dar ellerden geçtim korkusuz
Sanki derelerin nehîri idim.
Hıtta-i Irak’ı köy-be-köy gezdim
Dağlara taşlara derdimi yazdım
Kerbelâ çölünde bağrımı ezdim
Yüklendim belâlar baîri idim[2]
Necef’de yüz tutdum Bâb-ı İzzet’e
Dedim ya Rab su serp nâr-ı hasrete
Ulaştım Hasan’la Hüseyin hazrete
Ehl-i beytin ulu tefsîri idim
Halep ve Konya Mevlevîhânesi’nde
Osman Kemâlî Necef’ten Trablusşam’a geldi. Trablusşam’da müftü ile tanışıp bilişti. Müftü ona sahip çıktı, bir sene onun himâyesinde kaldı; oradan Hatay’a ve Halep’e geçti. Ehl-i Beyt aşkıyla söylediği mersiyeleri duyanların kimi hâmîlik etti kimi de hâinlik. Alevîlikle itham edildi. Bir zaman Halep Mevlevihânesi’nde kaldı ve oradan Konya’ya geldi. O sıralarda Mevlânâ Dergâhı’nda postnişîn olarak Abdülvâhid (ö. 1907) Çelebi bulunuyordu. Ehl-i Beyt muhibbi bir zât olan ve melâmet neşvesi ağır basan Çelebi, Osman Kemâlî Hazretleri’ni pek sevdi. Onların bu dostluğu Abdülvâhid Çelebi’nin oğlu ve yerine posta geçen Abdülhalîm Çelebi zamânında da devam etti. Konya Mevlevîhânesi’nde kendisine teberrüken “Mesnevîhân”lık icâzeti verildi ve sikkesi tekbîrlendi. Kemâlî Hazretleri kıyâfet kanunu çıkıncaya kadar Mevlevî sikkesini başından çıkarmamıştır.
Mübârek vatandı Trabulusşam
On bir ay orada eyledim ârâm
Müftî-i zamânla kaldım bir eyyâm
Uymuşdum insânlık harîri idim[3]
Hatay’da dediler bana Âlevî
Haleb’e varınca oldum Mevlevî
Konya dergâhında aldım Mesnevî
Yıkılmış gönüller ta’miri idim
Dersaâdet Yılları
Takvimler 1901’i gösterirken nasîb-i ezel Kemâlî’yi Dersaâdet’e sevk eder.
İstanbul’da imiş nasîb-i ezel
Havâsı latîfdir halkı pek güzel
Orda cân alırlar cânâne bedel
Gördüğüm rüyânın ta’bîri idim
Kazma kürek alıp taş mı sökmedim
Dolaplar çevirip ip mi bükmedim
Derin hendek kazıp bâğ mı dikmedim
Bir zamân bâğçıvan ecîri idim
İstanbul’a geldiği günlerde ne iş bulduysa işledi; Râmi’de bağ dikti, bostân bekçiliği yaptı, taş ocağında taş söktü. Beyazıt Câmii avlusunda arzûhâlcilik yaptı. Bu sırada kendisini Erzurum’dan tanıyan Fatih müderrislerinden Hâcı Nazmi Efendi’nin tavassutuyla Fatih Câmiinde Mesnevî okuttu. Bir taraftan da Hâcı Nazmi Efendi ile Manastırlı İsmail Hakkı Efendi’den tedrisle icâzet aldı:
Bâyezid’de Fâtih’de oldum vâiz
Ulemâ kavlimden oldular âciz
Habs ü nefy hakkımda görüldü caiz
Kendi ayağımın zencîri idim
1903 senesinde üç aylarda va‘z u nasîhat etmek üzere Selânik’e gönderildi. Burada İttihâtçılarla tanıştı. Dr. Şükrü Kâmil, Mehmed Sâdık, Talât Paşa ve Manyasîzâde Refik Beylerle tanıştı. Tekrar İstanbul’a döndü. Abdülhamîd Han tarafından Şeyhzâde Câmii ittisâlinde bulunan “Âmâlar Medresesi” şeyhliğine tâyin edildi. Kanûnî Sultân Süleyman zamânında âmâların yatıp kalkması ve barınması için tanzîm edilen bu vakıf medrese o dönemde şartlarına uygun işletilmediği için harap vaziyette bulunuyordu. Vakıftan istifâde eden âmâlar müşkil durumdaydı. Vakfın şartlarına uygun yeniden faaliyette bulunması için harekete geçen Osman Kemâlî Efendi selâmlık resminde Sultân Hamîd’e dilekçe verdi. Bunun üzerine Saray’a davet edildi ve Sultân Hamîd’in huzûruna çıktı. Kanûnî Sultân Süleyman tarafından vakfın gâyesinin âmâların kimseye muhtâç olmadan hayâtlarını idâme ettirebilmek olduğu halde bugünkü durumun hiç de böyle olmadığını huzûr-ı pâdişâhîde anlattı. Sultân Hamîd bu görüşmeden pek memnûn ve mesrûr olarak bir fermân çıkardı ve vakfın tekrâr ihyâsını sağladığı gibi Kemâli Efendi’yi âmâlar şeyhliğine tâyin etti. O, bu görevine devam ederken bir yandan da Üsküdar’da Mecelle okutuyordu.
“Âmâlar Medresesi” ne yazık ki Tâlât Paşa’nın Dâhiliye nazır olduğu dönemde alınan bir kararla lâğvedilmiş ve Kemâlî’nin görevi sona erdiği gibi vakıf da faaliyetlerini durdurmuştur. Kemâlî Hazretleri İstanbul günlerini şöyle anlatır:
“İstanbul’da kendi kendime dolaştığım günlerdi. Râmi köyünde Ahmed efendi isminde birisi ile tanıştım. Bu adamın köye yakın bir tarlası vardı ve kendisi oldukça hayırsever bir kimse idi. Yerim yurdum olmadığını öğrenince beni tarladaki kulübesinde misâfireten yatırdı. Ben de onun bu iyiliğine karşı boş durmadım. Yirmi dönüme yakın tarlayı baştan başa krizme ettim. İlk zamanlar gündüz çalışırdım. Fakat oradan gelip geçen halkın, “âmâ adama bakın, tarlada nasıl çalışıyor” diye birbirlerine göstermelerinden ve başıma toplanmalarından usandığımdan, geceleri çalışmaya başladım. Gündüzleri de kulübede istirâhat ederdim. Nihâyet felek onu da çok gördü. Oradan ayrıldım. Şehzâdebaşında âmâlara mahsûs imâret vardı. Oraya gittim. Orada “Bâ-irâde-i âli” yüz âmâ bulunur, bunlara her öğün fodla ve çorba verilirdi. Bu yüz kişiden geriye kalanlar da mülâzım kaydolunurdu. Yüz kişiden biri vefat edince, mülâzımlardan biri onun yerine alınırdı. Ben de evvelâ mülâzım olarak yazıldım, fakat müessesedeki yolsuzlukları gördükçe duramıyordum. Bir selâmlık resminde pâdişâha arz ettiğim istidâ üzerine “Mabeyn” vasıtasıyla sarâya davet edildim ve Sultân Abdülhamîd’in huzûruna çıktım. Âmâların senelerdir nasıl haksızlığa uğradığını ve Cedd-i âlileri cennet-mekân Sultân Süleyman Han Hazretleri’nin âmâlara olan şefkat vemerhâmetleri eseri neticesi kurdurmuş oldukları bu büyük tesis ve vakfın zamanla ihmâle uğrayarak perişan ve acınacak bir hale geldiğini anlattım. Verdiğim izahattan memnûn ve vakfın bu hâle gelişinden müteessir olan pâdişâh, imâretin tâmiri ile vakfın tekrâr ihyâ edilerek benim de âmâlar şeyhliğine tâyinimi irâde buyurdu ve böylece âmâlar şeyhi oldum. Şam’da cezâ reisi olarak bulunduğu sıralarda tanıdığım Hayri Bey ve Selânik’de bulunduğum sıralarda “kâtip” diye tanıdığım Tal’at Paşa meşrûtiyetten sonra biri Şeyhülislâm, diğeri dâhiliye nâzırı olmuşlardı. Her ikisi ile de çok sevişirdik. O kadar ki Tal’at bey bana “baba” diye hitap ederdi. Bunların dâhil oldukları hükûmet, âmâlara mahsûs olan bu müesseseyi lâğvetmeye karar verir, fakat her ikisi de beni çok sevdiklerinden, bu işin ben burada olmadığım bir sırada yapılmasının uygun olacağı husûsunda mutabakata vardıklarından, bir bahâne ile beni Erzurum’a gönderdiler ve ben orada iken de o vakf-ı azîmi lâğvettiler.”
Der-kenâr: Dursun Gürlek anlatıyor
Mimar Sinan’ın çıraklık eserim dediği Şehzâde Câmii’nin bitişiğinde yer alan medreselerden birinin adı “Âmâlar Medresesi” idi. Kanunî Sultân Süleyman zamanında gözleri görmeyenler için vakfedilen bu medresede vakfiye gereğince âmâlar yiyip, içiyorlar ve diğer birtakım ihtiyaçlarını gideriyorlardı. Son zamanlarda vakfın şartlarına uyulmadığı için bu zavallı insânlar mağdur duruma düşmüşlerdi. Yıllar hem de yüz yıllar sonra yine âmâ bir zât teşebbüse geçiyor, Kanunî’nin bu vakfiyesini işler hâle getiriyor.
Semih Mümtaz’ın “Tarihimizde Hayal Olmuş Hakîkatler” isimli kitabında anlattığına göre, bir gün Bâyezid Meydanı’nda toplanan bir grup insân, orada bulunan atlı arabalara binip kendi aralarında konuşmaya başlıyorlar. İçlerinden birinin de rehberlik yaptığı anlaşılıyor. Polisler vaziyeti görünce; “Bu kadar adam nereye gitmek istiyor?” diyerek arabaların yanına yaklaşıyorlar. Bunların gözleri görmeyen yetmiş-seksen âmâ olduğu anlaşılıyor. Başlarında da Osman Efendi adında biri bulunuyor. Polisler:
“Uğurlar ola Osman Efendi, böyle hep beraber nereye gidiyorsunuz?” diye soruyorsa da o zât kem-küm edip söylemek istemiyor. Polisler işin peşini bırakmak istemedikleri için bu sefer de arabacılardan bilgi almak istiyorlar. Arabacılardan:
“Bu adamlar bizimle pazarlık etti, kendilerini Yıldız Sarayı’na götüreceğiz.” cevabını alınca polisler derhâl komisere bildiriyorlar. Komiser de aynı süratle Zaptiye Nezâreti’ni haberdar ediyor. Polisler, Zaptiye Nezâreti’nden:
“Bırakın gitsinler, ama takip edin!” emrini alıyorlar.
Körler kafilesi, Beşiktaş’a varır varmaz, Beşiktaş muhâfızı meşhûr Yedi Sekiz Hasan Paşa’ya durumu bildirirler. Bu müsamaha sayesinde Yıldız Sarayı’nın kapısına kadar dayanırlar. Saat Kulesi’nin dibinde;
“Pâdişâhım çok yaşa!” diye bağırmaya başlarlar.
Pâdişâh haber alır:
“Yine ne oluyor?” diye sorar. Telâşlı bir koşuşturmadan sonra kalabalığın başında bulunan Osman Efendi cevap verir:
“Ecdâdınızdan bir hükümdârın bir fermânı ve bir ihsânı vardı. Buna göre İstanbul’daki fakir körlere belli bir maaş veriliyor, imâretten bedava yemek yemeleri sağlanıyordu. Hâlbuki yıllardır bu maaş verilmediği gibi yemek de yedirilmiyor. Pâdişâh Efendimiz irâde buyursunlar da ecdâdının bu fermânı yerine gelsin. Biz işte böyle bir ricada bulunmak için buraya geldik!”
Bu cevap kendisine iletilince Sultân İkinci Abdülhamîd isteklerini kabul eder;
“Hakları var. Ecdâdın vasiyetine uymak icap eder. Gereken neyse yapılacaktır. Müsterih olsunlar!” der. Pâdişâhın ihsânı olan beşer altın kendilerine verilir; onlar da, yine;
“Pâdişâhım çok yaşa!” diyerek ayrılırlar.
O zamana kadar “Âmâlar Şeyhi” diye bilinen Osman Kemâlî Efendi bu teşebbüsüyle hem Kanûnî Sultân Süleyman’ın yıllarca ihmâl edilen bir vakfiyesini yeniden canlandırıyor, hem de nice mağdûr insânın yemek ve para ihtiyâcının giderilmesine vesile oluyor.”
Âşık Mâşûkuna Kavuşuyor
Eyüb Nişancası’ndaki Şeyh Murâd Buhârî Dergâhı’nın postnişîni zamanının “Melâmî kutbu” olarak tanınan şeyhi ve Hazret-i Peygamber’in otuz ikinci göbekten torunu Seyyid Abdülkâdir Belhî (1839-1923)’dir.
Kemâlî Hazretleri’nin arkadaşı Rahîmî Efendi, Belhî Hazretleri’ne mensuptur. Dergâha uğrarlar ve Rahîmî Efendi şeyhine ziyâret gayesiyle Abdülkâdir Belhî Hazretleri’nin huzûruna çıkar. Bu sırada Osman Kemâlî Efendi, Dergâh avlusundaki şadırvanda oturup Rahîmî Efendi’yi beklemeye başlar. Anlaşılan o ki mevsim bahardır ve çiçek kokuları şadırvandan akan suyun sesiyle kuşların cıvıltısının yarattığı ahenk Kemâlî Efendi’yi on dokuz sene öncesine alıp götürmüş, Kolağası Alî Rıza Efendi’nin sohbetlerinden beslendiği günlerdeki hâtıralarını uyandırır. Murâd Buhârî Dergâhı’nın şadırvanında tam on dokuz sene önce gördüğü, zihnine mıh gibi çakılıp kalan bir manevî zuhûratı yeniden yaşamaya başlar. Yaşadığı bu manâ şöyledir:
“Bir avlunun ortasında şadırvandan vardır ve şadırvandan şırıl şırıl su akmaktadır. Kendisi de şadırvanın yanındadır. Vücûduna da bir ayı yapışır. Ne kadar gayret etse de bu ayıdan kurtulamaz. Zira ayı kendisiyle öyle aynîleşmiştir ki vücûdundan bir kıl çekilse acısını kendi vücûdundan hisseder. Kemâlî’yi ayıdan kurtarmaya çalışsalar da bu acının tesiriyle ayıyı vücûdumdan çekmeyin dercesine dokundurmaz. Tam bu sırada Kolağası Alî Rıza Efendi gelir, kılıçla ayıya vurur. Bu darbeyle Kemâlî Efendi’nin cânı acır ve feryat etmeye başlar. Alî Rıza Efendi ne kadar gayret ederse de Kemâlî’yi ayıdan kurtaramaz. Bunun üzerine Abdülkadir Belhî Hazretleri’nin gelip kendisini ayıdan kurtaracağını söyleyip gider. Akâbinde dergâhın şadırvana bakan kapısı açılır ve içeriden çıkan bir zât kendisine doğru gelmeye başlar. Yaklaştıkça onun heybetinden Kemâlî Hazretleri’ne bir cezbe kaplar. Kemâlî Efendi’nin yanına gelen bu zât Abdülkâdir Belhî Hazretleri’dir. Elini onun alnına koyar, “Besmele” çekmekle birlikte ayıyı vücûdundan çekip alır. Kemâli Efendi büyük bir sevinçle ve gözyaşı dökerek uykudan uyanır.”
Nitekim tam on dokuz sene sonra rüyâda gördüğü bu mekânda âlem-i misâlde yaşadığı hâller hakîkate dönüşmeye başlar ve birazdan dergâhın kapısı tıpkı rüyâsındaki gibi açılarak içeriden çıkan zât yanına doğru gelir. Maşûk ile âşıkın ezelî ahdinin gerçekleşmesi artık ân meselesidir. İdrâki ve fehmi fevkalade gelişmiş olan Kemâlî Efendi yanına yaklaşan kişinin sıradan bir kişi olmadığını çoktan anlamıştır. Zaten insân-ı hakîkî evvelâ neşrettiği Muhammedî kokudan ve heybetinden bilinir ki elhak mücerrebtir! Hazret-i Belhî yaklaştıkça Kemâlî’nin cezbesi artar ve nihâyet aynen rüyâ âlemindeki gibi getirir elini besmele çekerek alnına koyar. Zaten kalbi ağzına gelmiş bulunan Osman Kemâlî Hazretleri bir sayha koparır ve Hazret-i Belhî’nin ayağına düşer.
Âşıkın gönül kuşu çoktan avcının eline geçmiştir ve artık mâşuk âşıkın gönlünü istilâ etmiştir.
Ağlar, ağlar, ağlar…
Ağlamaktan tükenir. Bu vecdin verdiği zevk-i ilâhî ile şevke gelir gönlü dile gelip söyler:
Kasr-ı dil tahtında senden gayrı sultân istemem
Hâk-i pâyinde gubârım, cân u cânân istemem
Varlığım sensin senindir benliğim sensin ne var
Çün vücûdundur vücûdum gayr-ı irfân istemem
Birkaç dervîşin yardımıyla dergâhtan içeri alınır. Kendine geldiğinde Hazret-i Belhî:
-Oğlum! Bugünden itibâren bizimsin, der.
Osman Kemâlî zâten Buharî Dergâhında buhar olup Hakk’a karışmaya hazırdır. Nitekim öyle olur ve O yüce pîrin hizmetine girer:
Eyüp civârında buldum selâmet
Orada parladı nûr-ı hidâyet
İmâm-ı zamâne ettim inâbet
O ulu dergâhın hasîrı idim
Yoğun ibâdet ve riyâzetle geçen bu yakın hizmet dönemi iki sene sürer. Bu sürenin sonunda ara sıra evine gidip gelmesine izin verilir.
Kemâlî’nin zikirle, sadakatla, teslimiyetle, aşkla geçecek olan manâ yolculuğu Hz. Pîr’in vefatına kadar devam eder. On sekiz sene bir gün kadar sürer fakat Kemâlî Hz. Belhî’ye doyamaz. Bu sırada onun ledün pınarı olan dudağından kana kana içer. Mürşidini Hak, kelâmını hakîkat bilir. Nefis perdelerini yırtar, manâ kapıları kendisine açılır. Cem, fenâ, bekâ ve ahadiyyet mertebelerinde seyreder. İnsânlık makâmının zirvelerine çıkar. Nihâyet Hz. Belhî onu bütün kemâl sıfatlarıyla donatarak insânlığa armağan eder.
Dergeh-i Pîr-i Cenâb-ı Hazret-i “Belhî”ye kim
Sıdk ile dil bağlasa ol kul gelir sultân gider
(…)
Hilâfetinden sonra zât-ı âlîlerine “Meclis-i meşâyih” tarafından Fatih Sofular semtinde bulunan bir tekkenin şeyhliği teklif edilmişse de Hazret-i Kemâlî, Belhî’ye hizmeti tekke şeyhliğine tercih etmiştir. Bunu manzûm olarak da şöyle ifâde eder:
Orada verildi cümle mevâhib
Orada kesildi her bir metâlib
Orda tamâm oldu menzil merâtib
Yakûb-ı zamânın beşîri idim.
On sekiz yıl etdim ol pîre hizmet
Âh hizmetden büyük var mıdır devlet
Her bir ahvâlime habîrdi hazret
Ben de her hâlinin habîri idim
Bu büyük gönül hayâtını Hazret-i Mısrî Efendimizin ifâdesiyle “Gayra bakma sen de iste, sen de bul” (Gayra bakma sende iste, sende bul) ifâdesiyle şeklinde hülasa eder:
“Geçirdiğim şu yetmiş seksen senelik ömrümden elimde netice olarak bu kaldı:
“Gayre bakma, sen de iste, sen de bul”
Şunu da söyleyeyim ki kırk sene medrese âleminde ilim tahsîline çalışmaktan bir insân-ı kâmile bir dakîka mülâkî olmayı daha hayırlı buldum.”
Bu muztarip gönül, ömrünün son yirmi beş senesini “Eyüp Nişancası’nda Münzevîler semtindeki evinde” geçirdi. Sâkîlik yaptı, bir avuç sevdiğine aşk dağıttı. Anlaşılmayan örtülü hakîkatleri anlaşılır hâle getirdi. Kâbiliyetli tâliplere vahdetin zirvelerinden sohbetlerde bulundu; tevhîdin inceliklerini remzetti. Açılmamış sırları açtı, açtı, açtı. Yûnus’un ve Niyâzî-i Mısrî’nin üslûbuyla sünûh eden yahut ilâhî vâridât olan sohbetlerini dinleyip cezbeye kapılmamak mümkün değildi. Yirmi yaşından beri gönlünden doğan ilâhiyâtının ve nutk-ı şerîflerinin pek çoğu zâyi oldu.
Hazret-i Kemâlî her konuda vâris-i Muhammedî, vâris-i Belhî ve hallâl-i müşkilât oldu.
*
Osman Kemâlî Hazretleri takvimler 8 Ocak 1954 Cuma gününü gösterirken ihvânına “Sizi Allah’a emânet ettim.” diyerek gece 24 sularında manâya göçtü. Na‘şları 10 Ocak 1954 Pazar günü Eyüp Nişancası’ndaki evinden alınıp Şâh Murâd Dergâhı’ndaki şeyhi Abdülkâdir Belhî Hazretleri’nin kabr-i münevverlerinde “bir Fâtiha’lık vakfeden sonra” Eyüp Câmii’nde kılınan cenâze namâzından tehlîl ve tekbîrlerle Edirnekapı mezarlığında sırlandı (k.s.a.). Şâhidelerinde:
Allâhu Subhânehu ve Teâlâ
Cemî‘-i mü’minîn ve mü’minâta
ve Osmân Kemâlî kullarına
bi-hürmeti’l-Fâtiha
ifâdelerinden başka kendi nutk-ı şeriflerinden alınan şu kıt’aları hâkkedilmiştir:
Cismim rûha döndü Elhamdülillâh
Her şey fenâ bulur Bâkî’dir Allâh
Hak’dır Muhammed’dir, hem Resûlûllâh
Ben Âl-i âbâ’nın Kıtmîr’i idim
(1862 / 8.1.1954)
Aşk Sızıntıları Şerhi – Mustafa Tatcı
[1] Kolağası Ali Rıza Efendi, Gülzâr-ı Âşıkân, (haz. Yalçın Özyapar), İstanbul tarihsiz.
[2] Baîr: deve.
[3] Harîr: Örnek.